Makale

GÖÇMEN AMA GÖÇMEYEN KADINLAR

GÖÇMEN AMA GÖÇMEYEN KADINLAR

Doç. Dr. Zekiye Demir
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi


“Komşuda pişer bize de düşer.” demiş atalarımız, bize düşense her şey olabilir: Bazen mutluluk bazen de gözyaşı; bazen alkışlamak, dua etmek bazen de sorumluluk taşımak ve taşın altına elini koymak. Kocaman bir köye dönüşen dünyamızda değil komşu ülkede, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan olaylar gündemimizin, gönlümüzün tam ortasına oturabilir, Myanmar örneğinde olduğu gibi. İşte öyle oldu Suriye’de yaşananlar da. Komşu ülke olmasından dolayı etkisi de bize düşen sorumluluk payı da büyük oldu.
Komşumuz Suriye’de 2011 yılında iç savaş patlak verdi ve bir cuma günü masum insanların kimyasal silahlarla bombalanmasının ardından milyonlarca Suriyeli canını kurtarmak için en yakın komşusuna, Türkiye’ye sığındı. Türkiye’nin yapacağı iki şey vardı: Ya onca masum insanın alevler içinde kalışına gözlerini kapayıp kulağını tıkayacak ve kapılarını kapalı tutacak ya da tarih, kültür, komşuluk bağı ve hukuku olan bu mazlumlara kapılarını ve gönlünü açacaktı. Hem komşuluğun bize verdiği yükümlülük hem de mirasını devraldığımız kadim geçmişimizin genetiğimize yüklediği diğerkâmlık çerçevesinde iç savaş mustaribi komşuya kapılarımız sonuna kadar açıldı. Açılan bu kapılardan girenlerin sayısı otuz yedi Avrupa ülkesinin kabul ettiği Suriyeli sayısından üç kat daha fazlaydı. Bu mağdur kardeşlerimize ülkemizin yaptığı maddi yardım da tüm dünyanın yaptığının yirmi katıydı. Resim çok netti: Suriyeliler konusunda sözde insan hakları ve demokrasi havarisi kesilen Batı’nın politikası “Doğu, sınırlarınızı açın, sığınmacılar size gelsin ama Batı, sınırlarınızı kapatın, bize gelmesinler.” mantığındaydı.
Türkiye, Suriyelilerin güvenli bir limanı oldu ve Nisan 2011’den bu yana ülkemize kayıtlı olarak giriş yapanların sayısı 3 milyonu aştı. Kayıt için gerekli evrakları almadan/alamadan ülkelerini terk etmek zorunda kalan ya da çeşitli nedenlerle kayıt dışı kalanlar da hesaba katılırsa bu sayının daha da büyük olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil. Beklenmedik bir anda yoğun olarak ülkemize gelen Suriyeliler nasıl tanımlanacaktı? Uluslararası hukuk, olayın doğası, konjonktürü de içine alan tek bir tanımlama yapılamadı. Kimi göçmen, kimi mülteci, kimi de misafir dedi.
Misafir dendi zira iç savaşın bu kadar uzun süreceği tahmin edilmedi; tıpkı günlük hayattaki misafirlerimiz gibi belli bir süre kalır sonra giderler diye düşünüldü. Göçmen dendi ve göç olgusu konuşuldu; zorunlu göç-gönüllü göç, iç göç-dış göç… Suriyeliler hangi göçmen grubun içinde yer alıyordu? Dış göçle zorunlu göçün kesişimi. Yani ülke dışından olan ve savaş, kıtlık, salgın hastalık, can güvenliği gibi nedenlerle zorunlu olarak göç edenler. Mülteci dendi. Ne de olsa Suriye’den gelenler “ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu” için vatandaşı olduğu ülkeye geri dönemeyen ve dönmek istemeyen kişiler tanımlamasına da girebilmekteydi. Hâlâ hangi isim daha uygun tam netleşmemiş olsa da bana kendi zaviyemden “misafir” hoş geldi.
Mülteci denince acınası bir durum, göçmen denince bir burukluk hissi vardır. Oysa misafir sıcak, sımsıcak bir kelimedir. Belki de benim yetiştiğim kültürden kaynaklanır bu sıcaklık. Misafir, Tanrı hediyesidir. Yenmez yedirilir. Başköşeye oturtulur. Tabi ki umduğunu değil bulduğunu yiyecektir. Ama misafir her hâlükârda istenen bir şeydir, berekettir. O geldiği yere on rızıkla gelir, birini yer, dokuzunu ev sahibine bırakır. Evet, bazıları için gelip bir süre kaldıktan sonra gidecek kişidir, hatta başta niyet böyledir ama evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz. Bugünün misafiri yarının komşusu, bugünün geçicisi yarının yerleşiği, kalıcısı olamaz mı? Olur, pek tabi ki olur, tarih bunun örnekleri ile doludur.
İç savaş nedeni ile ülkelerini bırakıp Türkiye’ye gelen Suriyelilerin %75’ini kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. Literatür, göçün kadınlaştığından bahseder. Göçün kadınlaşmasından kast edilen: U-
luslararası göç sürecine bağımsız katılan kadınların sayılarının artması ve daha bağımsız hareket edebilmeleri sonucu göçmelerin yarısını oluşturur hâle gelmesidir. Yani son yarım yüzyılda göçte yaşanan en önemli değişimlerden birisi, kadının göçünün geçmişle karşılaştırıldığında daha çok olmasıdır. Kadınlar ailevi nedenlerle ve çalışma amaçlı göç edebildikleri gibi bulundukları ülkede yaşanan savaş ve karşılaştıkları sömürü nedeniyle de zorunlu olarak göçe maruz kalırlar.
Suriye’den ülkemize göç edenlerin çoğunluğu kadındır ve kadınlaşan göçün en trajik nedeni olan savaş onları da göçe zorlamıştır. Göçün her türü kendi içinde bir dizi zorluklar, sorunlar içerir; hele savaş göçleri bunun en çetrefillisi, hazırlıksızı ve bilinmeyene yolculuğudur.
Suriye’den gelen kadınların AFAD’-ın verilerine göre %70’e yakını okuma-yazma bilmeyen ya da ilk düzeyde eğitimi olan düşük eğitim profilli, mesleği olmayan kadınlar. Mesleği yok, eğitimi yok, çoğunun babası ya da kocası yok. Hangi cesaretle çıktılar bu yolculuğa. “Kadınlar zayıftır ama anneler güçlü.” denir ya! Bu sözün haklılık payı olmasaydı bilinmeyene yolculuk etmeye nasıl cesaret ederdi 3 çocuğu ile Fatma, 4 çocuğu ile Muna, 6 çocuğu ile Raşa ve 1 çocuğu ile 19 yaşındaki Nadya? Suriye’den gelen birçok kadının eşi ya şehit düşmüş ya savaşmakta ya da kendisinden haber alınamayan bir vaziyettedir. Kendileri de Türkiye’de ya devletin barınma merkezlerinde ya da kentlerin arka mahallelerinde kötü koşullardaki kiralık evlerde genel olarak göçmenlikten, fakirlikten, cinsiyetten/kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarla baş etmek zorundalar.
Sosyolojik olarak göçün her türü uyum sorununu beraberinde getirir, isterse iç göç olsun. Kürt, Türkmen ve Arap etnik kökenlere ait Suriyeli göçmen kadınlar, kendilerini toplumdan izole ettikleri müddetçe yaşadıkları uyum sorunu derinleşecektir. Uyumu en iyi sağlayacak araçların başında dil gelmektedir. Suriyeli kadınlarla kurulan temas neticesinde 1970’lerden sonra Almanya’ya giden Türk kadınlarının yaşadığı sorun ve sendrom benzerliği dikkati çekmektedir. O yıllarda Türk kadınları kendilerini ifade edecek düzeyde Almanca bilemediklerinden Alman devleti ve milleti ile olan ilişkileri çocukları aracılığı ile yürütmüşlerdi. Karşılaştığımız pek çok Suriyeli ailede de aynı manzara söz konusudur. Uyum için bir diğer araç da paradır. Para kazanmanın en bilindik ve genel geçer yolu da eğitim ve meslek sahibi olmaktır. Suriyeli kadınların da eğitim ve mesleki yeterlilik profilleri düşüktür. Hatta aralarındaki az sayıdaki eğitimli ve meslek sahibi olanlarda bile dil sorunu olduğundan mesleklerini icra problemi yaşanmaktadır. Dil-eğitim-gelir, bunlar birbirlerini harekete geçirir. Bu noktada bir kısır döngü başlamaktadır: Ne kadar dil o kadar kazanç sağlama imkânı, ne kadar kazanç o kadar kendini eğitme imkânı, ne kadar eğitim o kadar sosyalleşip dil öğrenme imkânı zincirleme olarak devam edip gitmektedir.
Suriye’den Türkiye’ye sayıları çok olmasa da servet sahibi, varlıklı insanlar da gelmiştir. Bunlar en azından fakirlikten kaynaklanan sorunlarla karşı karşıya değildir. Ancak ülkemize gelen kadınların çoğu eğer kamp merkezlerinde değilse başta barınma olmak üzere beslenme ve giyim-kuşam gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilme sorunu yaşamaktadır. Birçoğu yıkık dökük yerleri kendilerine yuva yapmaya ve çocukları ile burada yaşamaya çalışmaktadır. En temel öz bakım ihtiyaçlarını ve çocuklarının ihtiyacını karşılamakta güçlük çekmektedir. Devletin, sivil toplum kuruluşlarının ve duyarlı halkın düzenli olmayan yardımları sayesinde ayakta kalma mücadelesi vermektedirler.
“Ele bakar” yaşamak ve buna zorunlu olmak insan onurunu zedeleyen bir yaşamdır. Suriyeli kadınların büyük bir çoğunluğunun eğitim ve mesleki beceri sorununun olması, gelir getirecek işlerinin olmaması onları yardımlarla yaşamak zorunda bırakmaktadır. En temel üretim araçları insan, para ve topraktır. Bir fabrikayı kurmak için bu üç unsur zorunludur ve bunların içinde de birinci sırada insan gelir. Bugün Çin’in ekonomik büyümesinin temelinde de insan kaynağı gelir. Bu kapsamda bu kadınları ekonomik çarka dahil etmenin yollarını aramak hem ülke menfaatinedir hem de insani bir yardımdır. Tüketen değil üreten, alan el değil veren el olma her normal insanın arzu edeceği bir yaşamdır.
Suriyeli kadınların çoğunluğunda savaş sırası travma ile savaş sonrası strese ve depresyona dayalı psikolojik sıkıntılar olduğu gözlemlenmiştir. Savaş öncesi ve savaş sırasındaki iyi kötü hatıralarını, geçmişlerini bir kalemde geride bırakıp yeni bir hayatı bütün yoksunluk ve bilinmezliğiyle birlikte omuzlamaya çalışmak, kadınlarda psiko-sosyal bozukluklara yol açmıştır. Onlara ayda bir yapılan kısa ev ziyaretlerinin ve ikram ettikleri bir fincan kahveyi içecek kadar zaman ayırmanın bile psiko-terapi etkisi yaptığı bilfiil görülmüştür.
Suriyeli kadınlar bahis konusu olduğunda erken evlilik ve çok evlilik gündeme gelir. Çok evlilik sosyokültürel toplum özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Barınma merkezlerinde ve dışında yaşayan kadınlara evlilikle ilgili Türk medeni mevzuatı hakkında bilgiler verilmektedir. Ancak bu, kayda geçmeyen evliliklerin varlığını önlemede yeterli olamamaktadır. Yine yasada belirtilen yaştan erken evliliklerin suç olduğu ile ilgili de bilgiler verilmektedir. Burada bir hususa dikkat çekmek gerekir: Evlilik yaşı ile eğitim yüksekliği arasında doğrusal bir ilişki vardır. Eğitim, evlilik yaşını ileri çekmektedir. Dolayısıyla erken evlilik sorununun da eğitimle aşılma ihtimali yüksektir. Zira kendisi 14 yaşında evlenmiş iki kız annesinin, yapılan görüşmelerde kızlarını okutacağını ve 20 yaşından önce asla evlendirmeyeceğini söylemesi bu konuyla ilgili ümitvar olunabileceğini göstermektedir.
Suriyeli kadınlar, kendileri ile ilgili ev sahibi ülkede oluşturulan bazı negatif ön yargılardan rahatsızdırlar. Bunlardan birisi onların Türk aile yapısını bozacakları, gayrı ahlaki sektör de denilebilecek fuhuş sektörünü yaygınlaştıracaklarının düşünülmesidir. Hacettepe Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre Türkiye’ye gelip fakirlik nedeni ile bu sektöre malzeme olmuş Suriyeliye rastlanmamıştır.
Mevzu geniş, sorun derin ve çok boyutlu, yazılacak sayfa ise sınırlıdır. Bu nedenle Suriye’den gelen kadınların ancak birkaç sorununa değinmek mümkün olabilmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki dilini bilmediği ama merhametine güvendiği bir ülkeye sığınan, çocuklarına kol kanat geren, kocaman yürekleri ile göçü göze alabilen bu kadınlar Allah’ın yardımı, ülkemizin sağduyulu politikası, insanımızın gönül genişliği sayesinde birçoğu göçmen ama göçmeyen kadınlar olarak dimdik ayakta kalacaklar.