Makale

GENÇLERE TARİH BİLİNCİ KAZANDIRMAK

GENÇLERE TARİH BİLİNCİ KAZANDIRMAK

Enver YILIKOĞLU


İlahiyat ve edebiyat tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı’nın şu veciz sözü tarihin gelecek nesillere aktarılmasının önemini gözler önüne sermektedir: “Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz; bugünü anlamayan yarını göremez, yarını inşa edemez; hatta dünden gelen hamlelerin nedenlerini bile düşünemez.” Bu sözden yola çıkarak denilebilir ki, dünü ve bugünü anlayan, tarih bilinci içinde geleceği inşa eden nesillerin nasıl yetiştirileceği her zaman güncelliğini koruyan bir konudur.
Tarih bilimi genel manasıyla insan topluluklarının geçmişte meydana getirdikleri olayları, birbirleriyle ilişkilerini, sosyal ve ekonomik durumlarını, yer ve zaman göstererek, sebep sonuç ilişkisi içerisinde, belgelere dayalı olarak objektif bir biçimde inceleyen sosyal bir bilim dalıdır. İnsanların geçmişten günümüze kadar sosyal, iktisadi ve siyasal faaliyetleri, meydana getirdikleri kültür ve uygarlıklar tarih biliminin konusunu oluşturmaktadır. Sosyal bilimlerin temeli olarak kabul gören tarih, milletlerin hafızası durumundadır. Bu açıdan bakıldığında bir milletin tarihini iyi bilmesi ve gelecek nesillere aktarabilmesi hayati önem taşır.
Bilinç insanın kendisini, çevresini ve olup biteni tanıma, algılama, kavrama, fark etme yetisi olarak ifade edilir. Bu manadan hareketle tarih bilinci, insanların geçmişleri ile yüzleşmesi, geleceğe daha güvenle bakması, topraklarına sahip çıkması, eldeki tarihî mirası cömertçe harcamaması ve ülkenin değerlerine dört elle sarılması anlamına haizdir.
1984 yılında dönemin başbakanı Turgut Özal, ülkesinin geleceği adına çözüm yolları arar ve eğitim konusunda Japon pedagoglara bir araştırma yaptırmak ister. Eğitim konusunda uzman heyet, gençler üzerine araştırma yapmak için Türkiye’ye davet edilir. Türkiye’de muhtelif görüşmeler ve incelemelerde bulunan heyet son olarak Turgut Özal’ın yanına çıkar. Bu görüşmeye Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler de refakat etmektedir. Heyetin vardığı netice acıklıdır: Sizin gençlerinizde tarih şuuru az.
Oradaki yöneticilerimiz, bu acıklı neticeye bir hayli üzülür, hiç ummadıkları bu durum karşısında âdeta sarsılırlar ve Japon heyetine sorarlar:
- Peki, Japonya olarak kendi gençlerinizde millî bir şuur oluşturma adına neler yapıyorsunuz?
Heyette yer alan Japon eğitimci: “Okula başlayacak olan çocuklarımıza bir program uygularız. Önce onları en gelişmiş fabrikalarımıza götürür, robotların yaptığı makineleri gösteririz. Makine yapan makineler karşısında hayret ve hayranlık içinde kalır masum yürekleri. Anlayacakları bir dille, orada yapılanları açıklarız. Bu fabrikaların sadece Japonya’da yapılabildiğini, başka milletlerin bunu başaramadıklarını, okul öncesi çocuklarımıza anlatırız. O küçücük çocuklar, duyduklarına hem şaşırırlar hem de çok mutlu olurlar.
Bu geziler tamamlanır.
Çocuklar, saatte 250-300 km sürat yapan trenlere bindirilir. Bu araçların da sadece Japonlar tarafından yapılabildiği vurgulanır. Eğer kendileri de iyi ve düzenli çalışır ve Japon olduklarını unutmazlarsa bunların daha lüks ve daha süratli olanlarını yapabilecekleri kendilerine söylenir.
Bu geziler zinciri, onlara Japon olmanın ne kadar önemli bir şans olduğunu kabul ettirir. Sonunda yolları, Nagazaki ve Hiroşima’ya düşürülür.
Orada, öğrencilere Japonların II. Dünya Savaşı sırasında başlarına gelen felaket anlatılır ve şunlar söylenir: ‘Bu çalışkan milletin düşmanları da vardır. Eğer daha çok ve daha dikkatli çalışmazlar ve iyi Japon olmazlarsa kendilerinin de başına, bu bombaların daha beteri atılabilir. Çünkü eski düşmanlıklar bütünüyle bitmiş değildir.’
Çocuklar, atom bombası atılmış şehirlerde yaşanan acı hatıralarla sarsılırlar. Zira atom bombasından geriye, sadece on binlerce ölü, yaralı ve ot bile bitmeyen topraklar kalmıştır. Bu dehşetli gerçek, onları derinden derine etkiler.
Okul hayatında da bu bilgi ve bilinç çerçevesi etkili bir biçimde genişletilir. Dolayısıyla bu gençlerin Japon olmaktan başka çareleri kalmaz.”
Japon eğitmen bizim yöneticilerimize bu tespitlerini anlatırken arkalardan gelen bir ses işitilir. Bu sesin sahibi Japon eğitmene yönelik: “İyi de bizim sizin gibi Hiroşima ve Nagazaki’miz yoktur.” diye seslenir.
Bu sesi duyan ve kendisine ne söylenildiğini anlayan Japon eğitmen hiç düşünmeden şu cevabı verir:
- Sizin Hiroşima ve Nagazaki gibi yerleriniz bizimkilerden çok daha etkilidir, der ve şu örnekleri sayar: “Bir metrekareye bin merminin düştüğü Çanakkale Zaferi’nin kazanıldığı tarihî savaş alanları sizde. Çocuklarınızın ve gençlerinizin etkilenmesi için yeter de artar bile Çanakkale. Dünyanın en gelişmiş ve güçlü ordularına karşı Türkler olmazları olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içerisinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İmanın, azmin, birlik beraberliğin neleri yendiğini ispatlıyorlar burada. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin millî şuur kazanmalarına yetecek örneklerle doludur. Bu sebeple gençlerinizi gruplar hâlinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmelisiniz. Her Türk genci Çanakkale savaşlarının yapıldığı bölgeyi bilerek gezmeli, atalarının ne olmazları başardığını gururla görmeli, iftiharla öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki: Sizler de birlik beraberlik içinde çalışmazsanız düşmanlarınız yine gelir, Çanakkale’yi işgal etmeye kalkışırlar; yurdunuzda özgür yaşamayı size layık görmez, tutsakları durumuna düşürmek isterler... Ama çalışır, teknolojiyi yakalarsanız ülkenizi kalkındırır, gelişen bir ülke hâline getirirsiniz. Başınız dimdik durursunuz yabancıların karşısında!"
Bu anekdottan çıkarabileceğimiz sonuçlar gençlerimize tarih bilinci aşılama konusunda yol gösterici olacaktır.
İletişim kanallarının çoğaldığı, internetin ve sosyal ağların hayatın pek çok sahasında egemen olduğu günümüzde gençler, zamanlarının büyük bölümünü sanal mecralarda harcamakta ve oradan gelecek olan her türlü zihinsel ve kültürel deformasyona maruz kalmaktadırlar. Yer yer bağımlılığa varan etkileşim ortamları, kültür erozyonun da boyutlarını artırmaktadır. Gençler sadece hayatın gerçeklerinden değil toplumdan, toplumsal bilinçten ve tarihin nesillere aktardığı kodlardan kopmaktadır. Nesillerin kültürel kimlikle yeniden mücehhez kılınması, küçük yaşlardan itibaren verilecek tarih eğitimi ve bilinciyle mümkün olabilmekte.
Tarihteki sayısız kahramanların faziletlerini, örnek şahsiyetlerini ve başarılarını nakış işler gibi ilmek ilmek küçük yüreklerine işlemeliyiz. Günümüzün sanal esaretinden gençlerimizi kurtarmalı, mazimizin derinliklerinde yatan gizli hazinelerimizi onların önüne sermeliyiz. Tarihimizi sadece anlatmakla aktaramayız. Altaylardan Anadolu’ya uzanan şanlı tarihimizden gençlerimize rol modeller, yol göstericiler çıkarmalıyız. Ecdadımızın yazmış olduğu nice destanları gençlerimize en etkili şekilde aktarmalı, Orta Asya’dan Anadolu’ya ve dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya koyduğumuz kültürel mirasa dikkat çekmeliyiz. Gençlerimizde okuma kültürünü bir davranış hâline dönüştürmek ve bir yaşam tarzı hâline getirmek mecburiyetindeyiz. Bugün Müslüman dünyasının içinde bulunduğu zorlu dönemin temelinde bilgisizlik, cahillik ve taassubun olduğunu unutmayalım. Kitap ile aramıza koyduğumuz mesafeleri kaldırarak gençlerimizin kitap okumalarını sağlayarak doğruyu, adaleti, fazileti ve ahlakı kitaplardan öğrenmelerini sağlamalıyız. Okuyan bir nesil, köklerine sahip çıkacak ve geleneklerine bağlı kalacaktır. Böylece geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturabilecektir.
Ebeveynler ve eğitimciler olarak tarihimizde dönüm noktasını teşkil eden mekânları ve müzeleri çocuklarımızın teneffüs etmelerini sağlamalı, müze gezilerini hayatımızın bir parçası hâline getirmeliyiz. Aksi takdirde tarihinden uzaklaşan gençler sanal rol modellere yönelecek, zaman içerisinde de tarihe ve kültüre yabancılaşmış nesiller oluşacaktır. Bu durum karşında neler yapabiliriz? Kazım Paşa’nın şu sözüne kulak verirsek sorumuzun cevabını da bulmuş olacağız: “Bir çınar için toprak altındaki kökleri ne ise -ve bu kökler kurudukça çınar nasıl kurumaya başlarsa- bir millet için de tarih odur. Tarihini bilen millet, kökü sağlam çınar gibidir. Zamanla eski âdet ve ananesini, yaşayış tarzını unutan, tarihini bilmeyen, ecdadının neler yapmış olduğundan haberi olmayan bir millet, kendini ayakta tutan köklerinden birkaçını kurutmuş demektir. Tarih okuyarak onu sulamak lazımdır.”