Makale

SUYUN YAZGISI

SUYUN YAZGISI

Fatma Nur Ünlü Sürer


İnsanın mayası toprak, bir kuru çamurken balçığı var eden bir damla su idi. Hayat misali kıvrılarak yol alan, daraldıkça köpüren, genişledikçe durulan bir bereket kaynağı oldu ilk andan bu yana. O su ki kâinatı yüzdüren ana rahminin sıcak yuvası, koca bir okyanus olurdu varlık elbisesini giyene.
Hayatın devamlılığı suyun ömrüyle mümkün olagelmişti. ”Basit bir sudan oluşan” insan zamanla kuruyarak ömrünü yine mayasına teslim ederek süreğen, fıtri bir durumun döngüsünde suya muhtaçtı. Varlık ve yokluk gibi diyalektik kodları barındırmak düşmüştü suyun özüne.
Hangi inanç ya da düşünce biçimine sahip olursa olsun insanlığın suya bakış açısı daima suya kutsiyet atfetme şeklinde olmuş, farklı anlamlar yükleyerek hayatın orijinine oturttukları suyla hayatı anlamlandırma yoluna gitmiştir. Dünya yokken her yer su idi felsefesinden hareketle suyun kapsayıcılığını önceleyen mistik inanışın da, sevdiğinin ölümünün ardında küllerini Ganj’a savuran bir Hindu’nun da, vaftizle arınma inanışını benimseyen bir İsevi’nin ve aldığı abdest ile manevi huzuru en derin şekliyle ruhunda hissederek Allah’a yakınlaşan bir müminin de suya yüklediği mana ortak bir yolda kesişir. Suyun temizleyici olması, arındırması, kuşatması, huzura ulaştırması…
Tarih boyunca baktığımızda medeniyetler için de durum farklılık arz etmemiştir. Doğum sancısı çekerken bir subaşı tutmak, suyun olduğu yerlerde mukim olmak gibi ihtiyaçların teminiyle varlık bulma yoluna gitmişlerdir. Bu bağlamda yer yurt edinmekle su arasında özel, kuvvetli bir bağ olduğunu görebiliriz. “Türk milleti yerinden, suyundan ayrılmazsan iyilik göreceksin…” sözünü kitabelerine nakşeden Göktürkler bize asırlar öncesinden bu sırrı fısıldamışlardır. Daha yakın zamana gelecek olursak Osmanlının bu gayeye hizmeti bir ibadet vesilesi addederek pek çok yerde sebil, çeşme, hamam, su kemeri, şadırvan inşa etmesi de bu hakikati haykırıyor âdeta. Sadece su getirmekle kendini görevden azat etmemiş olan ecdat, ince bir işçilik ve sanata mebni zarafet duygusuyla âdeta dantela gibi işlenmiş mermerin, özenle yontulmuş kıvrımlarında suyun şeffaf, narin akislerinden sesini duyurmuş bizlere. O çeşmeler suya bir kabza olmuş, suyu sadrında soğuk, leziz bir şerbet kılmıştır. Suyu gönüllere şifa bilen, türlü dertlere deva olduğuna inanan büyüklerin icraatlarını bir bimarhanede görmek de bizi şaşırtmaz. Aksine ruhumuzu teskin vesilesi sayar, kalbimizin her köşesini o suyun sesiyle yıkar, temizler, lokman hekimden el alır, şifa bulur, şifa dağıtırız. Yine bir ulu caminin taç kapısından girer su sesinin çağrısına kulak kesiliriz, şadırvanla göz göze gelir, davetine icabet ederiz. O su ile uzuvlarımızdan akar gider cümle günahlarımız. Arınmışlık hissiyle mihraba karşı dururken yol alırız Hakk’ın huzuruna. İşte bu yüzden mühimdir su. Azizdir. Öyle ki kendini bileni dahi aziz kılar. Ata yadigârlarını yaşatır her köşe başında, zarif kurnalı, asalet timsali, susuzların can menbaı hayratlar, su evleri… Bir yudum sudur can veren, hayatın ta kendisi oluveren damarlarda. Şeffaf ve saydam kişiliğiyle şekilden şekle girerken kâh ince bir ibrikten iplik iplik akar, kâh bir çeşmenin göğsünden kaynar ya da bir mezar ucundaki mermer kadehte kuşların canına değer. Yine bu sebepledir ki “Her şeyi sudan yarattık” ayetinin sevabına nail olmak isteyen bir milletin suya verdiği değer ve su için olan çabası anlaşılabilir bir durum olarak karşımıza çıkar.
Suyla başlayıp suyla yoğrulan, suyla sona eren bir hayatı yaşıyor insanoğlu. Sular ki yollardan, şehirlerden, derin vadilerden, insanlardan akarken uzunca bir yol alıyor. Büklüm büklüm oluyor, zaman zaman çağlayıp taşarak pek çok şeyi beraberinde taşıyarak akan hazin bir öyküye dönüşüyor hikâyesi. İlk insandan, ilk peygamberden bu yana birbirine ulanan hikâyeler zincirinde yudumluyor insan suyu. Bir ana kucağı gibi müşfik olan su, yeri gelip yeryüzünden tüm ayıpları, kusurları siliyor. Hz. Musa’yı koynunda saklayan munis sular gün olup Hz Nuh’un kavmine mezar olup yutuyor insanlığı. Kundaktaki İsmail’in canına can katıp Safa, Merve arasında biçare koşan ananın yüreğine su serpiyor. Yeri gelip susuzlukla kırılan bütün bir orduya kutlu nebinin parmaklarından ab-ı kevser oluyor. Şairin:
Sular başka türlü akardı
Sert kayalardan göklere doğru
Büyük mavi, aydınlık sular
dediği gibi aydınlık mavi sularda serinliyor bir zaman suya kanmış gibi sevgiliye yanmış güzel insanlar. Bir zaman oldu ki mübarek bir sevgilinin aşkıyla başını taştan taşa vuran suyu dile getirerek gönlünde, dilinde mukayyet bir sevgiyi anlattı Fuzuli kasidesinde:
Hak-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvare su
diyerek suyun çilesini anlattı bize. Çaresizdi su, gönlünü hâlden hâle sokan türlü duyuların tezahürüyle coşup çağlarken kayalardan yankılanan sesinde özlem, hasret, coşkuyla haykırdı dağa, taşa.
Ve sonra elbet suyun da bir hakkı olmalı diye düşündü insan. Tüm varlığın sudan istifadesi için verilen asırlık emekler, çabalar karşısında elhak suyun da bir hakkı olmalıydı ki vardı da. O hâlde insan korumalı değil miydi suyu ve suyla getirilen ömürlük hizmetleri, suya hayat verip suyla hayat bulanları? “Küçük şadırvanda şakırdayan suyun sesine kulak vermeli”, sudan sadır olanları dinlemeli, suyun ömür olduğunu bilerek gerek realite çizisinde konumlandırılarak, gerekse mistik efsanevi anlatılarda hikâyeleştirilen suyun ömrünün insan ömrü ile daim ve kaim olacağını bilmenin gereklerini yapmalı değil miydi? Şayet insanın “derya içre deryayı bilmediği” günlerde dahi su kendini bilmeye devam edecek, özünü kaybetmeyecek, ta ki kıyamete dek hikâyesini okumaya en sevgili için yanarak ona seslenmeye, aktığı müddetçe iyiliği kalpte mühürlemeye, içenlere şifa dağıtarak hayatın döngüsünde can vermeye muktedir olacaktı.