Makale

DÜŞÜNCE DÜNYAMIZDA YORULMAYAN BİR YOLCU: HİLMİ ZİYA ÜLKEN

DÜŞÜNCE DÜNYAMIZDA YORULMAYAN BİR YOLCU: HİLMİ ZİYA ÜLKEN

Hilal KOÇ HANCI
Ankara Keçiören Kur’an Kursu Öğreticisi


Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne yolu düşenler bilirler, dersliklerden birine Hilmi Ziya Ülken adı verilmiştir. O dersliğe her girişinizde kapının hemen yanındaki yazıda, hayatı ve ilmî faaliyetleri ile ilgili kısa bir bilgi gözünüze çarpar. İki sayfalık bir yazıda özetlenen çalışmalar sizi meraklandırırsa, yapacağınız araştırma neticesinde büyük bir âlem ile karşı karşıya kalırsınız. Her insan bir âlemdir haddizatında, Ülken de bunu, varlığı ile ispat etmiş son dönemin önemli düşünürlerinden biridir. Genç yaşında başladığı, sosyolojiden felsefeye, tarihten edebiyata ve sanata uzanan çeşitli alanları bütünleştiren yayın faaliyetini vefatına kadar kesintisiz sürdüren Ülken, ünlü felsefeci Hans Reichenbach’a göre “beyin oburluğuna tutulmuş” bir düşünürdür.
1901 yılında İstanbul’da dünyaya gelir, ilk orta ve lise tahsilini İstanbul’da tamamlar, 1921 yılında Mülkiye’den mezun olur. Çeşitli şehirlerde öğretmenlik ve memurluk yapar 1933’te, yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’ne tayin edilir. Araştırma yapmak üzere Berlin’e gider ve döndüğünde üniversitede Türk Tefekkür Tarihi, Mantık, Değerler Teorisi, İslam Felsefesi, Ahlak, Sistematik Felsefe ve Sosyoloji okutur. 1949’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne geçer. 1957’de ordinaryüs profesör olur. 1968’te Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinde de ders verir. 1973 yılına kadar İlahiyat Fakültesi’ndeki görevine devam eder. 1974’te İstanbul’da vefat eder.
Hilmi Ziya Ülken, Osmanlı Devleti’nin henüz varlığını devam ettirdiği bir dönemde, II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında doğmuş ve II. Abdülhamid’in tahtan indirilişi, 31 Mart Vak’ası, II. Meşrutiyet’in ilanı, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı gibi gerek Osmanlı Devleti, gerekse tüm dünya üzerinde etkili olmuş bir dizi önemli olayın gerçekleştiği bir süreçte çocukluk ve gençlik yıllarını yaşamış, Osmanlı Devleti’nin tasfiye sürecine ve yeni cumhuriyetin kuruluş mücadelelerine şahit olmuştur. Ülkede her kesimin derinden etkilendiği bu süreçte, toplumu refaha kavuşturacak unsurlar üzerinde derinlemesine düşünen Ülken, fikrî bakımdan sabitkadem olmamıştır. Birçok gelgitler yaşamış en son İslam Felsefesinde karar kılmıştır. Sosyalizm üzerinde durmuş, oradan mutlak idealizme yönelmiş, sonra panteizme meyletmiştir. Panteizmden sonraki durağı fenomonolojidir, ancak bu fehmediş onun son noktası olmamıştır. Materyalizm ve Marksist görüşlere de bir süre yönelen Ülken, 47 yaşında natüralist anlayışlarından tamamen vazgeçmiş ve Allah’ı merkeze alan görüşler ortaya koymuştur. Ülken bu vardığı son nokta ile inançlı/ muhafazakâr felsefeciler arasında yer almıştır.
Ona göre felsefe bilmeyle başlar; fakat bilme bütün problemlerin çözümüne yetmez, çünkü bilgi sınırlıdır. Bilmenin bittiği yerde düşünme başlar. Düşünme varlık âlemine olabildiğince açılmak demektir. Âlem var olanlarla sınırlıdır. İnsan var olanların bütün basamaklarında yükselse bile sınırlarda kalır ve onları ancak âlem kavramıyla kuşatır. Mutlak hakikate ulaşmak için özne-nesne ikiliğini aşmak gerekir. Fakat bu ikiliği âlem kavramıyla aşmak mümkün değildir. Bu durumda aşkın varlık yani mutlak hakikat (Allah) bilme ve düşünme güçlerini aşar. Aşkın varlığa ancak inanmayla nüfuz edilebilir. İnanmak varlığın birliğine ulaşmaktır. Sonuçta hakikate ilimle iman birleştirilerek ulaşılır. İman sayesinde insan güç kazanır hem insanlar ile ilişkilerine yön verir hem de tabiat üzerindeki egemenliğini sürdürür. İman, insanın kendisini aşmasını sağlar, bu da onun özgürlüğünü kazanması demektir. İnsan, inkâr ettiği için değil; kabul ettiği için özgür ve büyüktür.
Hilmi Ziya, bilimsel çalışmalarını hep felsefî bir temele dayandırma eğilimindedir. Bu tutum onun yazar olarak sorunlara çok geniş bir perspektiften bakması sonucunu doğurmuştur. Edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, sosyolojiden mantığa kadar pek çok ilim dalında yüzü aşkın kitap, bini aşkın makale kaleme almış, çok önemli eserleri tercüme etmiştir. Saydığımız ilim dallarından hangisi ile ilgili bir makaleyi elimize alsak, Hilmi Ziya’dan mutlaka alıntılar yapıldığını, dipnotlarda onun yayımladığı eserlerin yer aldığını görürüz. Ülken’in katkıları sadece yetiştirdiği öğrenciler ve yayımladığı eserlerle sınırlı değildir. İstanbul Üniversitesinde Sosyoloji Bölümü’nün ikinci kez kurulmasında etkin bir rol üstlenmiştir. Sosyolojinin kurumsallaşmasında da katkısı büyüktür. 1953 yılında, 15. Uluslar arası Sosyoloji Kongresi’nin İstanbul’da düzenlenmesi onun çabalarının sonucudur. Sözün özü, Sosyal Bilimler alanında miras bırakmadığı bir alan yok gibidir.
Hilmi Ziya denildiğinde ilk akla gelen eser, “Türk Tefekkür Tarihi”, mekteplerde edebiyat tarihi okutulduğu hâlde, fikir hayatının bu derslerin içinde yer almamasından hareketle kaleme alınmış bir eserdir. “Namık Kemal’in tanınıp bilinmesi Türk Dilini bilmek açısından ne kadar önemli ise, İshak Hoca’yı veya Salih Zeki’yi bilmek de Türk Düşünüşünü anlamak için o kadar zaruridir.”
“Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” ise ansiklopedi niteliği taşıyan bir eserdir ve en önemli özelliği bugün geniş bir okur kitlesinin yararlanamadığı süreli yayın organlarını süzgeçten geçirmesi ve Namık Kemal’den Ziya Gökalp’e, Ali Suavi’den Mustafa Suphi’ye, Dr. Abdullah Cevdet’ten Hikmet Kıvılcımlı’ya, Beşir Fuat’tan Prens Sabahattin’e, Yusuf Akçura’dan Ahmet Ağaoğlu’na, A. Hamdi Başar’a dek uzanan geniş bir alanda düşünce yaşamımızın köşe taşlarını bütün zenginliğiyle gözler önüne sermesidir.
“Aşk Ahlakı” ve ”Şeytan ile Konuşmalar” Hilmi Ziya dendiği anda akla gelen diğer önemli eserlerdir deyip, Aşk Ahlakı’ndan bir paragraf ile noktayı koyalım: “Çiçeğin rengi bizim içindir, bülbülün sesi bizim içindir. Elbet biz olmasak yine çiçeğin rengi ve bülbülün sesi olacak. Fakat mademki biz varız ve bir ayna gibi âlemi içimizde aksettirerek, bir örümcek gibi onu ağında yeniden kurarak, avını arayan kaplan gibi fasılasız onu izleyerek ardından koşan biz varız; öyleyse âlem ancak bizimle tamam olur. Bu birlik bizimle kurulur, hareketler ve hâdiseler bizim etrafımızda dalga dalga bestelenir… Âlemin mihrakı insandır. Ve onun uyandığı günden beri birlik ancak âlemin onunla tamam olmasındadır.”