Makale

Prof. Dr. İbrahİm ÖZDEMİR: ........

Prof. Dr. İbrahİm ÖZDEMİR:

"Âlemin efendisi ve hâkimi değil, mütevazı bir üyesi olduğumuzu; mutluluk ve iyiliğimizin içinde yaşadığımız âlemle bağlantılı olduğunu unutmamamız gerekir."

Kamil BÜYÜKER


Hocam, tarih boyunca bütün inanç, ahlak ve düşünce sistemleri insanla tabiat arasındaki ilişkinin anlamını bulup onu korudu. Ama XVII. yy’dan sonra insanla tabiat arası ilişki tabiatın aleyhine yıkıcı bir sürece girdi. Asırlardır süregelen bu besleyici ilişkiyi alt üst eden temel saikler nelerdir?
Bu, sadece sizin sorduğunuz bir soru değil, bunu birçok bilim adamı da soruyor. Ve özellikle 1968 yılında Lynn White isimli bir bilim tarihçisi soruyor. Amerikalı bilim adamı Lynn White 1968’de yayınladığı “Çevre Krizinin Tarihî Kökenleri” adlı makalesiyle, ilk defa bu sorunun dinî, felsefi, bilimsel ve teknolojik temeline dikkat çekerek, çevre sorunlarının farklı bir boyutunun tartışılmasına neden oldu. Burada Hristiyan geleneğini eleştiriyor. Her şeyin insan için yaratıldığını, her şeyin insana musahhar edildiğini İncil’in yaratılış bölümündeki ayetlerden hareketle bu tezi savunuyor ve Hristiyanlara büyük bir eleştiri getiriyor. Fakat bir eleştiriyi yapıcı olarak algılamanın bir kültür için ne kadar önemli olduğunu bu örnekte görüyoruz. Hristiyanlar bu eleştiriyi ciddiye aldılar ve kendi geleneklerine yeniden baktılar. Gerçekten İncil böyle mi diyor yoksa böyle mi anlaşılmış? Bu çerçevede bilimin geldiği noktada hermenötiğin imkânları da kullanılarak aslında İncil’in tabiatın sömürülmesi, yok edilmesi ve tabiata boyun eğdirmeyi önermediğini, tabiatın daha iyi kullanılması ve ona hürmet edilmesi gerektiğini savundular. Şimdi baktığımızda batı medeniyeti çerçevesinde durum bu. XVII. yy’dan bu yana hatırlarsanız sadece tabiata boyun eğdirilmiyor, sadece tabiat sömürülmüyor. Aynı zamanda Hindistan sömürgeleştiriliyor, Endonezya, Afrika ülkeleri… Yani Batı, dünyayı da aynı şekilde sömürge haline getiriyor. Kendisinden olmayan milletleri, ırkları, ülkeleri de aynı şekilde sömürüyor. Böylece bugünkü çevreciliğin geldiği noktada biz çevre derken sadece doğal çevreyi değil aynı zamanda insani ve sosyal çevreyi de anlıyoruz. Yani fakirle zengin arasındaki eşitsizlikten tutunuz -bu da ayrı bir sorundur- çevre sorunlarına kadar şu anda süper güçler bunu çözemiyor, çözmek istemiyor. Zenginler, fakirler için fedakârlık yapmak istemiyor ve bunu açıkça söylüyorlar. Fakir, miskin hatta başka dinden başka ülkeden olan insanlar için fedakârlık yapmak zorunda değiliz, gibi bir anlayışın sahibi olduklarını görüyoruz. Bu Batılı zihnin tabiatı ve kendini algılayış biçimiydi, burada özne insandı. İnsan, ‘ben tabiatı, benim dışımdaki her şeyi kendi amaçlarım, çıkarlarım, kalkınmam için kullanırım’ anlayışıyla yaklaştı. Bunun sonucunda bugün bizim tabiatın dengesi dediğimiz, Kur’an’ın ‘’mizan’’ dediği unsuru bozduk. Çevre sorunları da buradan ortaya çıktı. Ama bu süreçte İslam kültürüne baktığımızda İslam kültürünün tabiatı tahrip etme yeteneği yok. Çünkü İslam ülkelerinin birçoğu 1950’lere kadar sömürge altında idi. Yani karar verme merciinde olanlar Müslüman idareciler değildi. Sadece bir Osmanlı örneği var. Bu örneğe de XVII. yy’dan bu yana doğru baktığımızda farklı bir resim görüyorum. Mesela Osmanlı topraklarını baştanbaşa gezmiş, seyahat etmiş yabancıların hatıratlarına baktım. Mesela Alphonse de Lamartine Fransa’dan çıkmış Kudüs’e kadar gitmiş. Bütün Osmanlı topraklarında İstanbul’da gözlemlediği insan-tabiat ve insan-hayvan ilişkilerini açık olarak yazmış. O zamanki Müslümanın tabiata bakış açısı Avrupalı gibi değil. Burada daha canlı bir örnekten bahsedeyim, Edward Klein adlı İngiliz seyyah 1825’te İskenderiye limanına iniyor ve 10 yıl Kahire’de kalıyor. İskenderiye’den başlayarak Kahire’de kaldığı 10 yıl boyunca gördüğü her şeyi hem kaydetmiş hem de resmini yapmış. O zamanki Mısır’la ilgili en iyi kaynaklardan bir tanesi de; nasıl Red House, Osmanlıca-Türkçe, Osmanlıca-İngilizce sözlüğü hazırlanmışsa Edward Klein de en büyük Arapça-İngilizce sözlüğü hazırlamış bir adam, klasikleşmiş. Şimdi bu adamın Kahire’deki Müslümanların çevreye, kedilere ve hayvanlara bakış açılarıyla ilgili gözlemleri var. Bunların bize gösterdiği şey Müslümanların farklı bir hikâyesi olduğu yönünde. Buradan baktığımız zaman Müslümanların tabiata bakış açışı Avrupa’daki gibi olmadığını söyleyebiliriz.
Batı’nın çevrecilik anlamında pek çok şeyi kadim medeniyetimizden öğrendiğini görüyoruz. Bugün geldiğimiz noktada da Batı’nın çevrecilik-şehircilik anlamında bizden daha fazla bu meseleye ihtimam gösterdiği görülüyor. Buna karşın İslam dünyasında çevreye karşı bir ilgisizlik var. Bunun sebepleri hakkında neler söylersiniz?
Ben size yine tarihi veriden hareketle cevap vereyim. Edward Klein 10 yıl Mısır’da kaldıktan sonra 1836’da İngiltere’ye dönüyor. 1849’da ikinci kez geliyor. Bakıyor ki Mısır’daki hayvanlara karşı Müslümanların davranışında değişiklik var. Diyor ki, eskiden Müslümanlar şehrin köpek ve kedilerine ve diğer hayvanlara karşı daha merhametliydi. Hatta o zamanki Mısır Başmüftüsü: “Bu hayvanların açlığından biz sorumluyuz, yani tabiattakilerden belki değil ama şehrin içindekilerden sorumluyuz.” diye bir fetva yayınlıyor. Mısır’ın, İngiltere’nin etkisiyle modernleşmesi sonucu hayvanlara, tabiata karşı duyarlılığını yitirmeye başladığını söylüyor. Ayrıca 5 Haziran 2012’de Associated Press Ajansı Doha’da dünya çevre gününde muhabirlerini gönderip Doha’nın camilerindeki hutbeleri dinletiyor. Hiçbir tanesi çevreyle ilgili değil. Sonrasında telefonla beni aradılar: “Dünya Çevre Günü’nde Doha’daki hiçbir camide imam-vaiz çevre duyarlılığı konusunda Müslümanları uyarmadı, bu konudaki yorumunuz nedir?” diye sordular. Ben de “Uyarmaz tabi” dedim. “Bizim Suriye mültecileri sorunumuz var, Filistin, Arakan, Afganistan, IŞİD gibi sorunlarımız varken elbette çevreye sıra gelmiyor”, dedim. Tabii bunu espritüel bir biçimde serzeniş olarak söyledim. Maalesef Müslümanlar çevreyi bir sorun olarak görmüyorlar. Hâlbuki çevre konusunda şu andaki bilimsel bilginin bize söylediğine inanacak olursak çocuklarımız, torunlarımız için çok ciddi tehditler oluştuğunu görüyoruz. Yani Kur’an’ın bahsettiği “mizan” kavramını şimdi sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir eğitim olarak tercüme ediyorlar ama içini kendi geleneğimizden hareketle dolduramadığımız için çocuklarımız ve torunlarımızın karşılaşacağı hayat sürpriz olmuyor. Kanadalı bir Budist bana şunu hatırlattı; ‘’Niçin Rahman suresindeki mizandan hareketle yeraltı sularının, dağlardaki suların, denizlerin bir sınırı olduğunu hesaba katıp Müslümanlar buna göre uluslararası bir toplantı yapıp bir politika oluşturmuyorlar?’’ Ben cevap veremedim maalesef. Sanki Müslümanların kafasında tabiat tükenmez bir hazineymiş gibi bir yanlış imaj var. Hâlbuki kitabımız böyle olmadığını söylüyor. Mutlak olan Allah’tır ama Onun yarattığı her şey sınırlı ve ölçülüdür. Bunu dikkate alan bir ekonomi ve tüketim anlayışını kendimize ve dünyaya sunma gibi bir görevimiz var ama farkında değiliz. Buradaki temennimiz Diyanetimizin özellikle de Din İşleri Yüksek Kurulunun öncülük etmesidir. Biz çevre ve iklim değişikliği konusunda 5 Müslüman bilim adamı olarak bir deklarasyon hazırladık. Emin olunuz kendi ülkemizden daha çok dış dünyada destek gördük, bizim medya bize çok sınırlı yer verdi. Dünyada bu konuya ilgi gösteren Müslümanlar var. Özellikle Batının çevreye olan duyarlılığını görüp ‘’biz neden bir çalışma yapmıyoruz?’’ diyen birçok Müslüman genç benimle irtibatta. Mesela şu an Münih üniversitesinde, kendisi Alman ve sonradan Müslüman olmuş bir kızımız ‘’İslam’da Hayvan Hakları’’ üzerinde çalışıyor. Endonezya’da birisi yeni bitirdi. Japonlar “bitkilerin ruhu” konusunda çalışıyor. Bitkilerin ruhu var mı? Bir öğrencim “bitkileri niçin korumalıyız?” diye İbn Haldun Üniversitesinde yüksek lisans tezini bitirmek üzere, ona danışmanlık yapıyorum. Çevreyi önce Batılılar tahrip ettiği için onlar daha çok farkına vardılar. Bizim maalesef İslam dünyasındaki siyasiler kısa vadeli kalkınma hedefleriyle uğraşıyorlar. Kısa vadede işsizliği nasıl çözeriz, istihdamı nasıl artırırız diye düşünüyorlar. Halbuki 25-50 yıllık bu kalkınmamızın sosyo-ekonomik ve ekolojik sonuçları nasıl olur, diye bilim adamlarıyla çalışmaları gerekir.
Hocam, kalkınma meselesi daha çok binalaşma/betonlaşma üzerinden yürüdüğü için bizi bekleyen felaketin farkında değiliz galiba…
Şimdi o sıklıkla tartışılıyor. Şehirlerimiz ve konut politikamız ne derece kültürümüzü yansıtıyor? Bu tartışılsın. Bizi bazı belediyeler çağırdılar konuştuk. Yalnız ben değil birçok kişi şu anki toplu konut ve şehirleşme anlayışının, medeniyetin çizgilerini yansıtmadığı konusunda nerdeyse ittifak hâlindeyiz. Âdeta bir geçmişimiz yokmuş gibi hareket ediyoruz, sadece sözle hareket ediyoruz. Konuşulanlar da çok fazla dikkate alınmıyor gibi. Turgut Cansever bugün yaşasaydı ve Bursa’yı görseydi ne derdi? Ben gördüm şok oldum, Bursa’nın kalbindeki o beton yığınları hançer gibi saplanmış ve bunu kimse izah edemez. Biz bilim adamıyız, siyasiler tabii ki siyasi olarak düşünüyorlar. Ama bizim en azından çevre konusundaki duyarlılıklarımızı ifade etmemiz, gelecek nesillere olan bir borcumuzdur diye düşünüyorum.
Çevre konusundaki hassasiyeti nasıl yaygınlaştırabiliriz, Batı’nın bugün geldiği noktaya gelmek için neler yapılmalı?
Batı buraya kolay gelmedi. Mesela çevreye zarar vermenin çok ciddi cezaları var. Medeniyetin bir kısmı da ciddi cezalardan kaynaklanıyor. Sabah ben işe giderken kaldırımda bir motosikletli geldi, yol verdim kendisine ve biraz da mahcup oldum. Hâlbuki onun mahcup olması gerekiyordu. İşine daha çabuk gitmek için belki ama kaldırımda üstüme gelmemeli. Bunun gibi bir kural tanımazlık varken, insana bile saygı olmayan bir yerde hayvana ve tabiata sevgi nasıl bekleriz? Buna rağmen İstanbul’daki hayvan sevgisi, kuşlara kedilere köpeklere olan sevgi, çok nadir bir şey ve bu beni memnun ediyor. Bizi ziyarete gelen yabancıların hemen dikkatini çekiyor. Özellikle Üsküdar’da geleneğin ruhunu net olarak hissedebiliriz. Buradaki söyleyeceğimiz şey; Diyanet’in şu anda eskisine göre daha güçlü olan bir konumu var. Daha çok enstrümanı, televizyonu, radyosu, yayın organları var. Bilgi temelli toplum olmamız için Diyanet’in ve Din İşleri Yüksek Kurulu’nun görüşlerine ihtiyacımız var. Özellikle çevreyle ilgili, biyoteknoloji ve örneğin GDO’lu ürünlerle ilgili Diyanet’in görüş belirtmesine ihtiyaç var.
Kâinatın işleyişine dair Kur’an’da çok fazla ayetin olduğunu görüyoruz. Yüce Allah kâinata bakarak bizi tefekküre sevk ediyor. Bu açıdan bakınca tabiatın tahribatı aslında düşünce imkânının tahribi anlamına da geliyor mu sizce?
Bunu Seyyid Kutup örneğinde gösterdim ve ABD’de bir kitapta bir bölüm olarak yayınlandı. Seyyid Kutup bu konuya çok dikkat çeken bir düşünür olmasına rağmen hiç kimse çalışmamış. Fî Zilâlî’l-Kur’an’ı nüzul sırasına göre inceledim. Seyyid Kutup, Kur’an’ın tabiatla, kâinatla, insanla, insanın tekâmülü ile ilgili ayetleri nasıl yorumlamış hayretler içinde kaldım. Adeta kâinatı bir kitap gibi önümüze seriyor Seyyid Kutup ve tabiatın bize Allah’ın emaneti, ilahi mizanın korunması gereken bir düzen olduğunu söylüyor. Bu konuda hayrette kaldım Seyyid Kutub’un bu boyutu neden kimsenin dikkatini çekmemiş diye. Nihayetinde biz Kur’an’a, tabiata ve insana baktığımızda kafamızdaki gündemimizle bakınca sadece onları görebiliyoruz. Hâlbuki bunların dışında ilk Müslüman müfessirler Mekki ayetleri nasıl anlamışlar bunu merak ettim? Ebu Talip el-Mekki o kadar ilginç bir biçimde adeta tabiatın bizim gibi nefes aldığını, canlı olduğunu, tabiatta bir denge olduğunu, Allah’ın ilminin, iradesinin, kudretinin her an tabiatta bir şeyler yarattığını bize söylüyor. Böyle bir âlem anlayışında Müslüman kişi bir Batılı gibi tabiatı cansız, ruhsuz, sadece sömürülecek bir nesne olarak göremez. Batılıların dikkatini çeken meselelerden birisidir abdest almak. Abdest alırken bile suyu israf etmememizdir. Hâlbuki suyun niteliğini değiştirmiyoruz abdest alırken, sadece kullanılmış bir su oluyor o su. O hâlde, niteliği değiştirilmeyen bir konuda bile israf yapamazken tabiatın kaynaklarıyla veya Allah’ın verdiği kaynakları ile ilişkimizi sürdürmek zorundayız. Burada israf yapamayız, İstediğimiz gibi tüketemeyiz, tüketim ekonomisini körükleyemeyiz.
İslam Medeniyetinin suyla olan ilişkisi bağlamında ve çevre sorunlarına karşı neler yapmamız gerekir?
Katıldığım bir toplantıda Yahudi bir din âlimi dedi ki: ‘’Su konusunda en ilerde olan din Müslümanlıktır. Yahudilikte de suyun önemli bir rolü var, Hristiyanlıkta da çünkü insan dünyaya gelince vaftiz edilir, yani temiz suyla yıkanır ama bu orda biter. Buna karşın bir Müslüman ömrü boyunca günde 5 defa temiz suyla temas etmek zorundadır, temiz su bulamazsa Müslüman ibadet edemez. Onun içindir ki bizim çevre konusunda Müslümanlardan öğreneceklerimiz var.” İslam medeniyetinde suyun başlı başına bir değeri var. Suyu israf edemezsin, içerken besmele çekersin yani bir nimet olduğunu idrak ediyorum. Ama şu an parasını vermeden ücretsiz su içemiyoruz, temiz su yok. Hâlbuki temiz suyun çeşmeden akıtılması yerel yöneticilerin görevi. Yerel yöneticilere bunları söyleyince de hoşlarına gitmiyor. Atalarımız İstanbul’un her tarafında çeşmelerle içilebilir su temin etmişler. Yeni yapılmış veya restore edilmiş olan çeşmeler de var elbette ama onlara da bakıyorsunuz insanlar zarar veriyor, çeşmesini kırıyor çalıyor vs. İnsanlar açgözlü maalesef. Çözümü ise sadece eğitim değil. Hem eğitim hem de ceza boyutu olacak. Çünkü bazı insanlar sadece hukuki müeyyidelerden anlıyor. Zaten İslam bilim geleneğine baktığımızda İslam ahlakı İslam hukuku ile teyit edilmiş. Yani İslam ahlakına uymayanlar için hukuki kaideler gelmiş. Yoksa zaten hiç suç işlemeyen bir insan için hukukun bir gerekliliği yoktur.
Sonuç olarak; çevre sorunlarının bizler için tehdit ve tehlikeler oluşturduğu kadar, yeni fırsatlar da oluşturduğunu düşünüyorum. Bunların başlıcası da kendimiz ve içinde yaşadığımız tabiat âlemi hakkında yeni sorular sormak ve yeni cevaplar bulmaktır. Âlemin efendisi ve hâkimi değil, mütevazı bir üyesi olduğumuzu; mutluluk ve iyiliğimizin içinde yaşadığımız âlemle bağlantılı olduğunu unutmamamız gerekir.

Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR 1960 yılında Gaziantep’te doğdu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde, Yüksek Lisans ve Doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümünde tamamladı. 1992 yılında Ankara Üniversitesinde başladığı akademik hayatında 2000 yılında Yar. Doç., 2004 yılında Doçent ve 2008 yılında da profesör oldu. Akademik çalışmaları sırasında dünyaca ünlü üniversitelerde “misafir öğretim üyesi” olarak bulundu. Başta ABD’deki üniversiteler olmak üzere G. Afrika, Endonezya, Avustralya, Rusya, İsveç, İsviçre, Almanya, G. Kore gibi birçok ülkede bilimsel toplantılara katıldı. Birleşmiş Milletler UNEP Danışmanı olan Özdemir, halen Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanlığı görevini sürdürmektedir.