Makale

KÂMIL MIRAS HOCA EFENDİ

KÂMIL MIRAS HOCA EFENDİ
Prof. Dr. Nesimi YAZICI | Konya Karatay Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi

Cumhuriyet’in ikinci meclisinde bilhassa da Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali ve
tefsiriyle bir hadis kitabının tercüme ve şerhinin yapılması, ayrıca hutbelerin Türkçeye çevrilmesine olan olumlu katkılarını hatırlamamızda yarar bulunmaktadır.

Kâmil Miras Hoca Efendi’nin, birkaç sayfa içerisinde portresini çizmeyi hedeflediğimiz bu yazımıza, kendisiyle yolumuzun kesiştiği yıllara bir atıf yaparak başlamamız yerinde olacaktır. Akademik hayatımızın ilk dönemlerinde Afyonkarahisar Belediyesi tarafından düzenlenen bir ilmî toplantıda tebliğ sunmak üzere hazır bulunmuştuk. Bu sırada büyük bir memnuniyetle öğrendik ki, yolların kavşak noktasındaki bu güzel ilimizin belediye başkanları, hangi siyasi partiye mensup olurlarsa olsunlar, çok sayıda ilmî toplantıya ev sahipliği yapmaya büyük özen göstermekteydiler. Bu durumda hancı yolcu örneğine göre bize düşen, gelecek ilmî toplantıya hangi konuyu hazırlamamız gerektiğini vakit geçirmeden düşünmeye başlamaktı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e akıp giden süreçte Afyonkarahisar’ın yetiştirdiği değerli bir ilmiye mensubu ve siyaset adamı Kâmil Miras Hoca Efendi ile ilgili bir araştırma yapmak ilk defa o sırada yani 1999 yılında aklımıza düştü.
Bu sırada Kâmil Miras Hoca Efendi ile ilgili bizim bilgimiz, Cumhuriyet nesillerine İslam dinini asli kaynaklarından öğrenme imkânını verme projesinin en önemli ayaklarından biri olarak (Bilindiği gibi bu düşüncenin diğer ayağı yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bir meal ve bir de tefsirinin yapılmasıydı ve ilk bölümü gerçekleştirilemediyse de bir bakıma bunu da içeren ikinci kısmı Elmalılı Hamdi Yazır’in gayretiyle tahakkuk ettirilmiştir.) Babanzade Ahmet Naim Bey’in başladığı Tecrid-i Sarih’in tercüme ve şerhinin üçüncü cildini basıma hazırlayan, kalan dokuz cildinin de tercüme ve şerhini yapıp basımını sağlayan, bunun haricinde küçük yazılarının toplanmasından oluşan ve bir nüshası da şahsi kütüphanemizde bulunan Ramazan Musahabeleri (İstanbul 1949) isimli kitabından ibaretti. Biraz incelediğimizde Hoca Efendi’nin ilmî çalışmalarını anlama açısından bu ikisinin, buz dağının görünen kısmı bile olmadığı ortaya çıktı. Sonuçta bizi onunla ilgili araştırma yapma yönünde en çok zorlayan nedenlerden biri olarak karşımıza, 1949’da bu ülkede doğduğumuz yani 8 sene kendisiyle aynı havayı teneffüs ettiğimiz ve artık ülkemizin ilk ilahiyat fakültesinde İslam Tarihi hocası olarak çalışmakta olduğumuz hâlde, onun Din-i İslam Tarihinden Emevi ve Abbasi Devirlerine Ait Kısımları adlı eserinden haberdar olamamış bulunmamız çıktı. Şüphesiz teselliye bir sebep değildi ama, İlm-i Kelam Tarihine Ait Tetkikler kitabından haberdar olan bir Kelam, Kur’an ve Tefsir Tarihi veya Tarih-i Kurra ve Müfessirin ile Kur’an’ın Cem’i isimli kitaplarını gören bir Tefsir hocası ile de karşılaşmamız mümkün olamadı. Bir kişi 1957’den yaklaşık 40 sene sonra nasıl unutulmuşluğa terk edilebilirdi? Konuyu kişiselleştirmenin isabetli olamayacağı söylenebilir. O takdirde bir ülkenin ilmî üretiminin bu kadar kısa sürede buharlaşması hangi zihniyetle ve nasıl açıklanabilirdi? Öyle ise lamı cimi yoktu, merhum Kâmil Miras Hoca Efendi ile ilgili bir tebliğ sunabilirdik, ama ona olan borcumuzun bu kadarlık kısa bir çalışma ile ödenmesinin mümkün olamayacağı da açıktı. Sonuçta Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Afyonlu: Prof. Kâmil Miras (Afyonkarahisar 2000) ve devam eden araştırmalar sonrasında Prof. Kâmil Miras (Bir Afyonlunun İzinde; Yaptıklarım, Yapamadıklarım) (Afyonkarahisar 2002) başlıklı iki tebliğ, adına Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA., XL/145-146)’nde bir ansiklopedi maddesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasında Kâmil Miras Hayatı ve Eserleri (Ankara 2002 ve 2012) başlık bir kitap ortaya çıktı. Ne oldu yani şimdi ona ait ne bilmemiz gerekiyorsa biliyor, ne yazdıysa okuyabiliyor muyuz? Hayır, ama hiç değilse şimdi neyi neden bilmediğimizin farkındayız.
Bizce lüzumlu bu girişten sonra Kâmil Miras’ın 1875’te dönemin isimlendirmesiyle Karahisarısahip’te, yani günümüzün Afyonkarahisar’ında bir ulema ailesi olan Mirasoğulları’ndan müderris Ahmet Rüştü Efendi ile Âtika Hanım’ın oğlu olarak dünyaya gelmiş olduğunu belirterek portresinin çizimine başlayabiliriz. O öncelikle babası ve Afyonkarahisarlı müderris Musamcızade Ali Efendi’den ders almış, bundan sonra geleneksel medrese eğitimini farklı yol ve yöntemlerle devam ettirirken yeni geliştirilen sisteme uygun olarak da ibtidai ve rüştiyeyi doğum yerinde okumuş, müteakiben gittiği İstanbul’da da Darülfünun-ı Şahane’nin Ulum-ı Âliye-i Diniyye Şubesi’ni bitirmiştir (1903). Fatih Camii dersiamı ve ders vekili Alasonyalı Hacı Ali Zeynelabidin Efendi’den icazet alan Kâmil Miras ve ruus imtihanlarını kazanıp Beyazıt Camii dersiamı olarak göreve başlamıştır (1907). Kâmil Miras Hoca Efendi hayatı boyunca aralık vermeksizin devam ettirdiği dersiamlık görevi yanında çok sayıdaki eğitim öğretim kurumunda farklı dersler verdi. O, bundan sonra Osmanlı Devleti’nin son bulmasına kadarki hayatında bir taraftan değişik medreselerde diğer taraftansa darulfünun/üniversite dâhil olmak üzere muhtelif eğitim öğretim kurumlarında dersler vermiş, bunlarla ilgili olarak oluşturulan encümenlerde çok önemli görevler üstlenmiştir. Bunların en önemlilerinden bir kaçının şu şekilde gösterilmesi mümkündür.
Kâmil Miras, kendisinin profesör unvanını almasına hak kazandıran, döneminin tek üniversitesi İstanbul’daki Darulfünun-ı Şahane’nin Ulum-ı Âliye-i Diniyye Şubesi’nde 31 Ekim 1910’da İslam Dini Tarihi müderrisliğine tayin edildi. Buradaki görevini Tarih-i İlm-i Fıkıh ve İlm-i Ahlak-ı Şer’iyye derslerini de üstlenerek Şubat 1914’e kadar devam ettirdi. Söz konusu bölümün kapatılması üzerine Darulfünun’daki derslerini Ekim 1915’e kadar Lisan Şubesi’nde Ulum-ı Diniyye okutarak sürdürdü. Bu sırada ülkemizde yürürlükteki medrese teşkilâtının en üst basamağında bulunan Medresetü’l-Mütehassisin’de Fıkıh Tarihi müderrisi tayin edildi. Bu arada Kasım 1914’te Osmanlı son dönem medrese teşkilatının çok önemli bir kuruluşu olarak karşımıza çıkan Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ne Tarih-i İslam ve Tarih-i Edyan, takiben de Tarih-i Fıkıh hocalığıyla görevlendirildi. Eylül 1917-Nisan 1919 tarihleri arasında Süleymaniye Medresesi’nde Tarih-i Fıkıh müderrisliği yaptı. Mustafa Sabri Efendi’nin şeyhülislamlığı döneminde eğitim öğretim hizmetlerinden uzak kalarak ticaretle uğraşan Kâmil Miras, Mart 1920’den itibaren Sahn-ı Seman Medresesi’nde önce Mantık, sonra da Kelam dersleri verdi. Kasım 1922’de Süleymaniye Medresesi’nde Tabakât-ı Kurra ve Müfessirin müderrisliğine tayin edildi ve bu görevini medreselerin ülkemizdeki faaliyetlerinin bittiği 03 Mart 1924’e kadar sürdürdü. Bu arada ülkemizde kaliteli müezzin, imam, hatip ve vaiz yetiştirme hedefi doğrultusunda faaliyet göstermek üzere oluşturulan ve ilk teşkilat nizamnamesiyle ders programını hazırladığı Medresetü’l-İrşad’da Aralık 1919’dan itibaren Kelam ve Fıkıh dersleri verdi.
Prof. Kâmil Miras’ın Osmanlı son döneminden Cumhuriyet’e giden süreçteki eğitim öğretim faaliyetleri yanında II. Meşrutiyet döneminde teşekkül eden Meclis-i Mebusan’da üç dönem (1908-1912, 1912 ve 1914-1918) hâlinde ve Cumhuriyet döneminde II. Meclis’te (1923-1927)’te Afyonkarahisar mebusu olarak yasama görevi üstlenmesi söz konusuysa da buralardaki faaliyetleri üzerinde durmamıza bu küçük yazının imkân vermeyeceği açıktır. Bununla birlikte siyasi hayatının son döneminde yani Cumhuriyet’in ikinci meclisinde bilhassa da Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meali ve tefsiriyle bir hadis kitabının tercüme ve şerhinin yapılması, ayrıca hutbelerin Türkçeye çevrilmesine olan olumlu katkılarını hatırlamamızda yarar bulunmaktadır.
Kâmil Miras Hoca Efendi’nin hayatı üzerinde yaptığımız çalışmaların bir muhassılası olarak tespit ettiğimiz ona ait birkaç alıntıyı hatırlayabiliriz;
“Terbiye denince evlâd-ı vatana iyi bir irade, yüksek ve sağlam bir seciye vermek demektir. Terbiyede en mühim mesele terbiye-i ahlakiyedir.”
“Fünûn-ı zâhire insanın zâhirini nasıl tezyin ererse, ulûm-ı diniye de bâtınını tezyin eder.”
“Hanefî fıkhından mülhem olarak diyebiliriz ki; Cuma’nın teşri buyurulmasındaki yegâne gaye hutbedir. Öbür şartlar, bu hutbeden beklenen irşat ve tenbih gayesinin hakkıyla tahakkuk edebilmesini temine yönelik olan talî şeylerdir.”
“Büyük Millet Meclisi’nin ikinci intihap devresinde –doğduğum ve büyüdüğüm Afyon’dan- mebus seçilerek iştirak ettiğimde, Diyanet İşleri Bütçesi’ne icap eden tahsisat konularak Kur’ân-ı Kerîm’in meâlen tercümesiyle ilmî bir tefsirin yazılmasını teklif ettim. Bu teklifim Meclis’te ittifakla kabul olundu.”