Makale

Prof. Dr. Şakİr GÖZÜTOK: "Dindar insan aynı zamanda güvenilir insan demektir."

Prof. Dr. Şakİr GÖZÜTOK: "Dindar insan aynı zamanda güvenilir insan demektir."

Ali AYGÜN

Sayın Hocam, malumunuz İslam, güven toplumunu inşa ederken özellikle beş temel ilke üzerinde durur. Hiçbir fark gözetilmeksizin her insanın eşit biçimde sahip olduğu bu temel ilkeler; “din, akıl, can, mal ve nesil güvenliği” şeklinde açıklanır. Bazı âlimler bu beş ilkeye, Allah’a kulluk, yeryüzünün imar edilmesi, sosyal düzen ve istikrarın sağlanması, hürriyet ve adaletin temini gibi unsurları da ilave etmişlerdir. Bugün dünya, özelde İslam coğrafyası bu beş temel ilke bağlamında ne kadar emniyettedir?
Sorunuzda belirttiğiniz gibi İslam dünyası, temelde özgürlüğün ve zarurat-ı hamse denilen beş esas üzerinde konuşulduğunda ne kadar özgür olduğu meselesine gelince, bu hamur çok su götürecektir. Aslında Kur’an, emniyeti ve güveni tevhidi bir anlayışla kayıtlamaktadır: “İman edip de, imanlarına zulmü bulaştırmayanlar var ya, işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da bunlardır.” (Enam, 6/82.) buyuruyor Allah Teala. Dolayısıyla kişinin emniyet ve güven içinde yaşaması, inancını sağlam bir temele oturtmasına bağlıdır. Sağlam bir inanç, sağlam bir sosyal çevreyi, sağlam bir sosyal çevre de güven veren bir toplum yapısını oluşturur. Maalesef İslam dünyası, Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla birlikte güvenli toplum yapısını kaybetmiş durumdadır. Şu an güvende görünen İslami ülkelerin de bu güvenlikli durumlarının insana güven vermediğini görmek lazım. Zira bugün ateş ve kan deryasına dönen İslam coğrafyası, düne kadar güvenli yerler olarak görülüyorlardı. Hâlbuki bir fiskeyle, Afganistan, Keşmir, Libya, Mısır, Cezayir, Irak ve Suriye gibi bize ait coğrafyanın bir anda ateş yumağına döndüğünü ve güven ortamını kaybettiğini gördük. Aslında daha önce yazdığım gibi, Osmanlı Devleti’ni yıkanlar cetvellerle çizdiği sınırlar içerisinde önce başımıza kendilerine bağımlı diktatörleri getirdiler ve günü geldiğinde de “özgürlük getirme” adına güya bizi bu diktatörlerden kurtarma bahanesiyle, hem bizi bize kırdırdılar hem de bütün savaşları İslam coğrafyasına yıktılar. Önceleri milliyetçi duygularla hareket eden toplumlar, belki müstakil küçük devletler oluşturmayı başarmış gibi göründüler, belki kesif çoğunluğunu yabancı egemenlerin oluşturduğu işgalcileri kendi yurtlarından kovmayı başarmış oldular. Bu kez de, giden yabancıların yerini kendilerinden ve yerli ama yabancı kafalı olan diktatörler almışlardır. Bu defa da yerli tiranlardan kurtulmak için çetin bir mücadele daha vermek zorunda kalınmıştır. Bunun iyi düşünülmüş ve hayata geçirilmiş uzun vadeli planların bir parçası olduğunu bilmemiz gerekir.
Doğrusu bugünkü Müslüman coğrafyasının emniyetini konuşabilmek için önce 1957 Ağustos’unun son haftasında Washington D.C.’de bulunan Johns Hopkins School of Advanced International Studies’de düzenlenen bir konferansta, yine ABD’ye Savunma Bakanlığı’na stratejik danışmanlık yapan eski bir İngiliz istihbaratçısı Bernard Lewis’in “Medeniyetler Çatışması” tezine atıfta bulunmasına, ardından Harvard Üniversitesi John M. Olin Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde öğretim üyesi ve aynı zamanda Amerika Savunma Bakanlığı danışmanı Samuel Phillips Huntington, “Medeniyetler Çatışması” adlı bir makalesine, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine ve NATO’nun 1991 yılında Roma’da belirlediği yeni konsepte bakmadan anlamak mümkün değildir. Zira NATO söz konusu toplantıda, fundamentalist İslami hareketleri düşman ilan etmekle, aslında bütün Müslümanları hedefe almış oluyordu. O gün bugündür İslam coğrafyasında yukarıda saydığımız beş temel esasında emniyetten söz etmek mümkün olmamaktadır. Yaşananları görüp bunları anlamak gerekir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bu temel esasları güvence altına alacak tebligat ve talimatı en mükemmel şekilde ortaya koymuş, ayrıca bizzat kendi örnekliği ile eğittiği sahabe-i kiram ile Medine-i Münevvere’de tarihin şahit olduğu en mükemmel güven toplumunu inşa edip yaşatmış, Veda Hutbesi’nde bu gerçeği dile getirmişken bugün İslam beldeleri niçin karanlık ve kuralsız savaşların pençesinde can çekişmektedir?
Öncelikle Rasulüllah’ın (s.a.s.) inşa ettiği güven toplumunu yıkan bir zihniyetin İslam dünyasının bizzat içinden zuhur etmesi ve bu yıkımı bizzat Müslümanların gerçekleştirmesidir. Size enteresan bir örnek vereyim: Anne babası müşrikler tarafından işkence ile öldürülen Ammar b. Yasir’in (r.a.) kendisi de, Müslümanlarca saltanat davası adına işkenceyle öldürülmüştür. İki kişi Ammar’ın kellesini alıp Muaviye’ye getirdiklerinde, her biri Muaviye’ye yaranmak adına “Ben öldürdüm” iddiasıyla çekişirlerken dahi Sahabe Amr İbn As (r.a.), “Vallahi siz ancak cehennem için çekişiyorsunuz. Zira Rasulüllah’ı (s.a.s.) şöyle derken işittim: “Ammar’ı asi bir topluluk öldürecektir.” Çok çarpıcı değil mi? İslam’a canını feda edenlerin en güzide evlatlarına bizzat İslam adına kıymadık mı? Merhum Cemil Meriç’in dediği gibi: “Sparta cılız çocukları boğarmış. Bugünkü cemiyet fikrin ve hissin en nur topu çocuklarına musallat.” Müslümanlar da kendi nur topu çocuklarını, bizzat kendi elleriyle ve cihat naralarıyla öldürmüyorlar mı? Demek ki ortada bir zihin kayması, fikir bulanıklığı ve hakikat kaybı vardır.
Kur’an’ın bir mucizesi de, kendisinden uzaklaştıkça toplumların bunalım, kaos ve çürümeye düçar olmasıdır. O hâlde öncelikli sebep Kur’an ve sünnetin bizlere getirdiği hakikati anlamayışımız ve bu anlamda bir zihin bunalımı yaşamamızdır. Elbette bunun da kendi içerisinde birçok sebebi vardır, Bunların başında ilmi hiyerarşinin bozulması ve dinî otoritenin kaybolmasıdır. Günümüzde ehlisünnet anlayışına yapılan saldırıları da bu meyanda görmek lazım. Lambası kırılan birinin karanlıkta yürümesi mümkün değildir.
İslam dünyasında emniyetin ortadan kalkmasında bir başka sebep de, gerek yer üstü ve gerekse yeraltı zenginlik kaynakları bakımından mümbit bir coğrafya üzerinde yaşamamızdır. Tarihin her sahnesinde, mutlaka bu bölgenin kanlı bir sahnesinin gölgesi vardır. Aslında bölgemizdeki zenginliğin beraberinde getirdiği tehlikeyi Bernard Shaw çok veciz ifade eder: “Batı emperyalizmi, petrol kokusunu aldığı zaman kan kokusu almış köpekbalığından daha tehlikelidir.” Elinde en korkunç silahları bulunduran Batı dünyasının kabaran iştahından akan salyalar üzerimize dökülmektedir. İlkel dönemlerde insanların ömrünü saldırgan vahşi hayvanlar, kuraklık, sel ve diğer tehlikeler kısaltıyordu, modern dönemde ise vahşi Batı’nın kan kusan silahları hayatımızı bitiriyor.
O hâlde bu zulüm ve vahşetin hedefinden kurtulmak için çok önemli iki amacı gerçekleştirmek zorundayız, bunlar öncelikli amaçlarımız olmalı: Bir, sağlam bir İslami anlayışı yeniden tesis etmek ki bu anlayışının güçlü bir ahlaki temele oturması gerektiğini söylemeye bile lüzum görmüyorum. İkincisi yetiştirdiğimiz güçlü karaktere sahip yerli ve millî yönetimlere sahip olmamız. 15 Temmuz meşum olayının da, yerli, millî ve İslami olana karşı bir kalkışma ve savaş olduğunu unutmamalıyız.
Zarurat-ı hamseyi insan hakları bağlamında değerlendirir misiniz?
Sizin işaret buyurduğunuz “Zarurat-ı hamse” denilen bu beş esas, aslında günümüzde İnsan Hakları Beyannamesi’nde olduğu gibi yer almaktadır. İnsanlar dünya geldiklerinde, hayat hakkına sahip oldukları gibi dinlerinin gereklerini özgürce yaşama, hür bir şekilde düşüncelerini ifade etme, kazançlarını ellerinde tutma ve harcama özgürlüğü ile kendi neslini devam ettirme ve istediği terbiyeyi verme özgürlüğünü de tıpkı hayat hakkı gibi doğuştan elde etmişlerdir. İslam dini, bu hakların insanların doğar doğmaz sahip olması gereken zaruri haklar olarak görmektedir. İnsanların bu hakları onların hür yani özgür olmalarından geçmektedir; bunların uygulanması için de adaletin temini şarttır. Özgürlüğünü elinden aldığınız bir kişinin, yukarıda saydığınız hiçbir hakkından söz edemezsiniz. Çok enteresandır, İmam Şafii dersini bitirip çıkacağı esnada bir kişi yanına yaklaşır ve “Bana tavsiyede bulun.” der. Bunun üzerine İmam Şafii, her Müslümanın en temel anlayışı olması gereken şu sözleri sarf eder: “Muhakkak ki Allah, seni hür yaratmıştır ve sen de yaratıldığın gibi hür ol.” İslami anlayışa göre, doğuştan hür olduğuna inanan bir insan, kendisine terettüp eden bütün haklarını bu hürriyetin bir gereği ve sonucu olarak görür. İnsanın doğuştan getirdiği bu hürriyeti kullanabilmesi için de adalet şarttır. Dikkat ederseniz Kur’an’da adalet vurgusu çok fazladır, öyle ki Maide suresinin 8. ayetinde, “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” diye kesin ve kati bir emir vardır. Düşmanlarınıza bile adalet dağıtmak zorundasınız. Bizim tarihimiz bu tür adil uygulamaların örnekleriyle doludur.
Mesela Osmanlıda hürriyet, Müslüman, Hristiyan, yani “tab’a-i şahanenin” müşterek malıydı. Yabancılaşmış bir iki aydın, yani Batı’nın birkaç papağanı, hürriyet içinde hürriyet hasreti çekerken, bize bağlı olan bir memleketin yani bugünkü Romanya’nın bir çocuğu ve ferdi olan Panait İsrati, “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir.” diyordu ve: “Tanrı’ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.” diye devam ediyordu Bir kelimeyle, Avrupa’nın özlediği gerçek demokrasi ilk –belki de son- defa olarak Devlet-i Âliyye’de gerçekleşmişti. Çağdaş Avrupalı, derbeder İsrati’nin açık kalpliliğinden de mahrum.
Din emniyeti hangi saiklerle ortadan kalktı, neler söylersiniz?
Aciz kanaatime göre dünyada diller ve dilleri oluşturan kelimeler tesadüfen ortaya çıkmamışlardır. Her kelime, mutlak bir fikrî ve zihni arka plana sahiptir. Dikkat ederseniz Arapçada emniyet, “eman” kelimesi ile ifade edilir; “eman” ile “iman” aynı kökten gelir. Yani iman, temelinde “eman” üzerine bir başka ifadeyle güven üzerine bina edilmiştir. Bu yüzden dindar insan aynı zamanda güvenilir insan demektir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde rivayet ettiği bir hadis-i şerif’e göre Rasulüllah (s.a.s.) Efendimiz: “İman ile küfür, bir kişinin kalbinde bir araya gelemez; keza doğruluk ile yalancılık ve hıyanet ile güven de bir arada bulunamaz.” buyurmuşlardır. Yine Beyhaki’nin naklettiğine göre Rasulüllah (s.a.s.) bir hutbelerinde: “Güven vermeyen kimsenin imanı ve sözünde durmayanın dini yoktur.” buyurmuştur. O hâlde imanın, güven ve emniyet ile sıkı ilişkisi bizlere dinin temelde emniyeti oluşturmak üzere var olduğunu göstermektedir. O hâlde güven ortamının kaybolmasının ilk saiki, imandaki gevşekliktir. Elbette ki, emniyet ortamının yitirilmesinde kişilerin Allah’a olan bağlılıklarının azalmasının yanında, eğitim, politik, ekonomik ve sosyal birçok sebebi vardır. Bütün bunları burada izaha kalkışmak sözü uzatmak demektir. Aslında bütün bu sebeplerden birinin ortaya çıkması veya tezahürü, birer domino etkisi yapmaktadır; birindeki gevşeklik veya kayma bir diğerini tetiklemektedir.
Din emniyetinin olmadığı yerde; can, mal, akıl ve nesil emniyeti mümkün müdür?
Elbette bütün güvenliği bir tek sebebe bağlamak belki abartılı görünebilir, din emniyeti olmadan diğer saydığınız unsurlardan bazılarının emniyeti mümkün olabilir. Nitekim bazı laik veya komünist ülkelerde din emniyetinden söz edemeyiz, ama can ve nesil emniyetinden kısmen söz edebiliriz. Ama mal ve akıl emniyeti tartışmalıdır. Hatta bu yakınlarda haber olarak yayın organlarına düştü, komünist Çin’de Komünist Parti’yi eleştirdi diye bir robotun fişi çekilip devre dışı bırakılacak kadar komik ve aklın sınırlarını zorlayan uygulamaları görmek mümkündür. Ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, din emniyetinin olduğu yerde diğer unsurların emniyeti kendiliğinden oluşur.
Yeryüzüne merhameti, imanı, emanı getiren din; bugün neden sadece şiddetle, savaşla, hukuksuzlukla özdeşleştirilmiş vaziyette?
Bunun Müslümanların bizzat kendilerinden kaynaklanan sebepleri olduğu gibi bizim dışımızdan neşet eden sebepler de mevcuttur. Müslümanlardan kaynaklanan sebeplerden bazıları; kendi din anlayışlarını değiştirmeleri, dinî otoritelerini kaybetmeleri, siyasi birliklerini oluşturan hilafet makamını ellerinden çıkarmaları gibi sebeplerdir. Bizim dışımızdan kaynaklanan sebepler ise, bir kısmı İslam dinine olan düşmanlıktan kaynaklanmakta, diğer bir kısmı ise İslam’ın hâkim olduğu coğrafyanın hem ekonomik hem de stratejik konumundan beslenmektedir.
Ahlakın izini davranışlarımızdan sürebiliyoruz. Dinin yalnız bilgi olarak kalmayıp toplumsal ve bireysel bir değere dönüşebilmesi için neler yapmalıyız?
Kendisine fikrî ve ilmî bazda çok şey borçlu olduğum ve İslam dünyasının ilim güneşlerinden bir olan İmam Gazali bilgi ile ahlakın ilişkisini çok veciz ifade eder: “İlmin şerefi, onunla amel etmektir. İlmi, lihar, lian, selem, icare ve sarfı sanıp onunla amel etmekle Allah’a yaklaşacağını sanan kimse delidir.” der. Gerçekten dini, yalnızca bilgiye hasretmek ve onun ahlaki yönünü ihmal etmek bir deliliktir. Darimi’nin Sünen’inde nakledildiği şekliyle Sahabeden Ebu Derda (r.a.) şöyle der: “Bana ‘neler biliyorsun?’ diye sorulmasından kork-
mam, ancak ‘nasıl amel ettin?’ diye sorulmasından korkarım.” Zira başta sahabe olmak üzere bütün İslam âlimleri, dinin aslında amel yani ahlaki bir uygulama olduğunu ifade ederler. Bradley adlı Batılı düşünür, “Bir kişi dindar olup da ahlaklı değilse, o ya batıl bir inanca din demektedir, ya da sahtekârın tekidir.” der. Çok haklı. Neler yapmamız gerektiği konusuna gelince, dinin özünde ahlaklı bir yaşantı olduğunu sürekli vurgulamamız, bunu bu şekilde hayata geçirmemiz ve eğitim anlayışımızı da buna göre dizayn etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sağlıklı ve ahlaklı bir toplum ancak bu temel üzerinden yeniden inşa edilebilir.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Öncelikle bana okuyucularınızla buluşma ve bu meyanda cüzi de olsa fikirlerimi beyan etme fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim. Güven ve emniyet üzerine bina edilmiş bir dinî anlayış ve bu temel üzerinde yükselen barışın hâkim olduğu bir dünya temenni ediyorum.

Prof. Dr. Şakir Gözütok 1959 yılında Van’ın Özalp ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Özalp ilçesinde yaptı. 1976 yılında Artvin Öğretmen Lisesi’nden mezun oldu. 1980’de Van Eğitim Enstitüsü’nü, 1988’de Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Akademik çalışmalarını Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde sürdüren Gözütok’un yayımlanmış eserlerinden bazıları şunlardır: İslam’a Karşı İthamlara Cevaplar, Tasavvufta Şahsiyet Eğitimi, İlk Dönem İslam Eğitim Tarihi, Sûfî Pedagojisi, Kadınlara da Farzdır, İslam’ın Altın Çağında İlim…Gözütok, evli ve dört çocuk sahibidir.