Makale

KÜLTÜR COĞRAFYAMIZDA DIN EMNIYETI: TESPIT VE ÖNERILER

KÜLTÜR COĞRAFYAMIZDA DIN EMNIYETI: TESPIT VE ÖNERILER

Doç. Dr. İhsan ÇAPCIOĞLU Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı

Din değiştirerek Müslüman olmak isteyen Amerikalı bir Hristiyan şöyle diyor: “Müslüman olmak istiyorum. Ancak Ortadoğulu Araplar gibi giyinmek, yemek, konuşmak… kısaca onlar gibi yaşamak istemiyorum.” Bu cümle pek çok yönden analiz edilebilir, ancak bir din sosyoloğu açısından burada özellikle dikkat çekici olan din-kültür ilişkisinin değişken ve etkileşimsel doğasıdır. Evet, hiçbir din ve elbette İslam, içinde doğup geliştiği kültürden bağımsız bir gerçeklik alanı olarak algılanamaz ve açıklanamaz. Dinler toplumsal gerçekliği hem etkiler, hem de ondan çeşitli boyutlarıyla etkilenirler. İslam’ın da dinî-toplumsal gerçeklik alanı olarak inşasında kültürün yerine getirdiği işlevler, kültürden kültüre değişmekle birlikte, her toplumda kendine özgü bir dinsel gerçeklik alanını çeşitli açılardan işlevselleştirmiştir. Türkler de, İslamiyet’i, diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi, kendi tarihsel, toplumsal ve dinsel gerçeklikleriyle birlikte tecrübe ederek toplumsal yaşamlarının kurucu unsuru hâline getirmişlerdir. Ne var ki tarih boyunca algısal –hatta bazen kısmen kurgusal- bir gerçeklik olarak toplumsal yaşamda yeniden üretilen “İslam”ın (volk ya da halk İslam’ı da diyebiliriz) bazı işlevleri olumlu olabildiği gibi olumsuz da olabilmiştir. Bu nedenle kültürümüzdeki söz konusu yerleşik yargıların her zaman olumlu kalıp yargılar ve örüntülerle şekillendiğini söyleyemeyiz. Bu çerçevede dinî-toplumsal gerçeklik dinin dinsel referanslarla beslenen içeriğini kolaylıkla gölgede bırakabilir. Bu durumda insanlar, din diye kendi algıları üzerinden ürettikleri, inşa ettikleri dinî-toplumsal gerçekliğe inanmaya başlar. Dolayısıyla dince yasaklanan birtakım kültürel örüntüler “din” etiketi ile damgalanır ve hatta pazarlanır. Elbette burada “damgalanan” din üzerinden onun güvenliği, başka bir ifadeyle insanın doğal ihtiyaçlarının başında gelen “din emniyeti” olmaktadır.
Esasen sulh, selamet, esenlik ve güven anlamına gelen İslam, insanı hayatı boyunca güvenli bir ortamda ve güvenilir insanlar arasında yaşatmayı amaçlayan kuşatıcı bir dünya görüşüne sahiptir. Bu dünya görüşü çerçevesinde insana öncelikle ne kadar değerli bir varlık olduğundan, Yüce Yaratıcı’nın onu ne kadar çok sevdiğinden ve güvenli bir hayat sürebilmek için koruması, değerini bilmesi gereken hususların varlığından söz edilir. Bu bağlamda ondan, aklın, dinin, canın, malın ve ailenin birer emanet olduğunu fark etmesi istenir. “Zarurat-ı diniyye” (dinin vazgeçilmez temel değerleri) olarak nitelenen söz konusu hususlar, Hz. Peygamber’in Veda Hutbesinde vurguladığı emanet bilincinin de ana çerçevesini oluşturur. İnsanın, hem kendisi hem de çevresi ile kurmaya çalışacağı güvenli bağlarda emanet bilincine ilişkin hatırlatmalara ihtiyacı vardır. Esasen en küçüğünden en büyüğüne kadar yüklendiğimiz tüm sorumluluklarımız birer emanettir. İnsan, söz konusu emanetlere sahip çıkmanın ne kadar kıymetli ve esasında hayatın bizatihi onlar üzerinden bir sınanmadan ibaret olduğunu hayat serüveninde biriktirdiği acı-tatlı tecrübeleriyle kavrayacaktır. Emaneti korumak için gayret eden kişiye “güvenilir kişi” denir. Bu anlamda, Yüce Allah’ın mesajlarını tebliğle görevli peygamberler, insanlar arasından seçilmiş güvenilir elçilerdir. Kur’an’da peygamberlere ilahi buyrukları ulaştıran melek olan Cebrail’in adı, “güvenilir ruh” anlamına gelen Ruhu’l-Emin’dir. Hz. Muhammed’in İslam öncesinde bile “el-Emin” sıfatıyla anılıyor olması, onun ne kadar emanet ehli (güvenilir) olduğunun dikkat çekici bir örneğidir. Emin elçinin (Muhammedü’l-Emin) ulaştırdığı son mesaj olan İslam, ortaya koyduğu ilkeleriyle güvenilir kişilerden oluşan “güvenilir bir toplum” (Beldetü’l-Emin) meydana getirmeyi amaçlamıştır. Bu anlamda Kur’an-ı Kerim’in ilk muhataplarının yaşadığı toplumun “Beldetü’l-Emin” olarak nitelenmesi, güven kavramının başlangıçtan itibaren İslam kültüründeki merkezi konumunu göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Yine, “…Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun… Allah yapmakta olduklarınızı bilir.” (Bakara, 2/283.) ayetiyle güvenli bir toplumsal hayatın emanete sahip çıkmakla mümkün olacağına işaret edilir. Nitekim Hz. Peygamber, “Müslüman, insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.” (Buhari, İman, 4; Tirmizi, İman, 12.) buyurarak, her haliyle kendisine güvenilen kişi olmanın imanın ön şartı olduğunu belirtmiş ve onun iman eden kişinin en belirgin özelliği olduğuna işaret etmiştir. “…(O müminler) ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” (Mü’minun, 23/8.) ayetiyle de bu husus teyit edilmiştir. Böylece Yüce Allah, ilahî bilginin toplumla buluşma süreçlerinin her aşamasında “güvenilir kişilikler” olarak vahiy meleğine ve peygamberlerine sorumluluklar yüklemiş ve onlar vasıtasıyla yeryüzünün halifesi olarak seçtiği insana “güvenli bir ortam” hazırlamıştır. İnsanın kendisi için hazırlanan bu güvenli ortamın değerini bilmesi, sahip olduğu yetileri Allah’ın hoşnutluğu istikametinde kullanması ve bu amaçla kendisinden beklenen sorumluluklara sahip çıkması gerekir. Çünkü “güvenli bir hayat”, insanın en temel ihtiyacıdır.
İnanan insan açısından din emniyeti de, güvenli bir hayatın olmazsa olmazları arasındadır. Zira din emniyeti olmadan toplumsal barış ve güven kültürünün oluşturulması mümkün değildir. Din emniyeti, öncelikle dinin vahyin getirdiği temel ilkelerle çelişen gerçeklik dışı inanışlardan korunmasıyla sağlanabilir. Burada hem bireye hem de topluma düşen çeşitli sorumluluklar vardır. Birey açısından aklın ve vahyin rehberliğinde sağlam temeller üzerine kurulan sağlıklı bir din anlayışına sahip olmak öncelikli görevdir. Çünkü sağlıklı din anlayışına sahip birey, din adı altında kendisine aktarılan bilgilerin doğruluğunu elindeki sağlam ölçütlerle değerlendirebilecektir. Böylece, etrafında “din adına” konuştuğunu iddia edenlerin hangi türden bir din anlayışının temsilcileri olduğunu kolaylıkla tespit edebilecek, bunlar arasından bir ayıklamaya gidecek, hiç kimseye “din adına” konuşma yetkisinin verilmediğini ve nihayet bu bağlamda yapılan tüm konuşmaların “din hakkında” konuşmaktan ibaret olduğunu fark edebilecektir. Bu farkındalığın oluşturulması, bireyin din emniyeti açısından yaşamsal öneme sahiptir. Zira aksi durumda, dini temsil adı altında konuşanların sözlerindeki tutarsızlık ve çelişkiler karşısında yaşaması muhtemel bocalamalar, bireyin zaman içinde dinin temel esaslarına, kendi dinî tercihlerine ve dindarlara yönelik güven duygusunun sarsılarak mesafeli bir tutum geliştirmesine yol açabilecektir. Başka bir ifadeyle, dine ilişkin yanlış temsillerin faturası bireyin dinî inanç ve bağlılıklarındaki güvensizlik üzerinden samimi dindarlara kesilmiş olacaktır. Bu özelliği dolayısıyla din emniyeti, özellikle kültür coğrafyamızda, neredeyse can emniyeti kadar güvence altına alınıp korunması gereken öncelikli bir kategori hâline gelmiştir.
Günümüzde farklı din ya da inanç mensuplarının yanı sıra Müslümanların da birbirlerine yönelik ön yargıları ya da “tahkir” ve “tekfir” edici söylemleri, büyük oranda dinî-toplumsal gerçekliğimizden beslenmektedir. Esasen bu, sadece Müslüman toplumların kültürüne özgü bir durum da değildir. Her toplumun kendisi dışındaki topluluk ya da toplumlara ilişkin çeşitli ön/kalıp yargıları vardır. Dolayısıyla farklı milletlerle karşılaşan hemen her toplumda benzer söylemlere rastlamak mümkündür. Örneğin, Kuzey Afrika’daki izleri ve etkileri bugün bile kolaylıkla görülebilen Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin kültürlerinde de söz konusu söylemlerin izi sürülebilir. Çünkü kültürel örüntüler, karşılıklı etkileşimin kaçınılmaz sonucu olarak birbirini etkiler. Müslümanlar arasında da Batılılar ve diğer milletlerle ilgili benzer söylemlere ve önyargılara rastlayabiliriz. Bu durumun kültürler arası karşılaşmaların tarihsel karakterini yansıttığı da söylenebilir. Dolayısıyla çeşitli toplumların birbirlerine karşı kullandıkları “damgalama” içerikli söylemleri; tarihsel hafızalarındaki yaşanmışlıklarının yanı sıra, kuşaktan kuşağa taşıdıkları dilsel ve dinsel jargonlar üzerinden okumak daha doğru olur. Ayrıca insan savunma mekanizmaları olan ve yeri geldiğinde bunları etkin kullanan bir varlıktır. Bu nedenle bugün “öteki”ne ilişkin savunma reflekslerimizi değil, sağduyularımızı harekete geçirmeli ve sağduyu bilgimizi sosyolojik gerçeklikle buluşturarak kullanmalıyız. Çünkü Müslüman kültürler arasındaki dinsel ortaklık önyargılı söylemlerimizi değil, ortak din dilimizin safiyetini beslemeye çok daha uygundur. Bu yolu tercih ettiğimizde, aynı havzadan beslenen ve aynı özde birleşen farklı anlama biçimleri olarak bizi ayrıştıran değil, birleştiren noktaların daha fazla olduğunu göreceğimizde kuşku yoktur. Bu durumun en canlı örneği günümüzde ülkemiz insanının kendisine sığınan kardeşlerine karşı gösterdiği dostane tutumda görülebilir. Bilindiği gibi ülkemiz Suriyeli kardeşlerine başından beri kucak açmaya devam etmektedir. Elbette tarihsel, kültürel, dinsel ve bölgesel pek çok ortaklığımız olan bu kardeşlerimize karşı, zaman zaman maalesef yine tarihsel-kültürel hafızamızın yerleşik olumsuz kodlarından beslenen ve arzu edilmeyen bazı münferit olaylar gerçekleşmektedir. Bu olayların sebeplerini sosyolojik alan verileriyle analiz etmeden masabaşı tespitlerle okumaya çalışmak, sadece birtakım temelsiz varsayımlardan ve aceleci genellemelerden ibaret kalacaktır. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki; nefret dili, tarafgirlik, ayrımcı politikalar, kime ya da kimlere karşı olursa olsun her zaman ve her durumda işlevsizdir. Sebebi ne olursa olsun bu tür politika ve uygulamalarla mücadele etmek hepimizin en temel insani görevi olmalıdır. Kültür coğrafyamızda her zaman sahip çıkıp gürleştirmemiz ve yeni tecrübelerle zenginleştirerek sürdürmemiz gereken en önemli gerçekliğimiz, mayası toplumsal birlik ve beraberlik üzerine kurulu olan “yüksek güven kültürü”dür. Bu eşsiz kültür bize; arkadaşlık, vefa, dostluk, ülfet, muhabbet, hürmet, tevazu, letafet, zarafet, misafirperverlik ve yardımlaşma gibi temel insani ve dolayısıyla İslami erdemlerimizin değerini yeniden hatırlatacaktır. Böylece bizlere, zorunlulukların bir arada tuttuğu bir insan yığını olmadığımızı, sevinci, kederi ve en önemlisi ortak kaderi paylaşan “tek bir millet” olduğumuzu, birlikten güç aldığımızı ve daima birlikte güçlü olduğumuzu fark ettirecektir.