Makale

DOSTLUK MAKAMI NAMAZ

DOSTLUK MAKAMI NAMAZ
Dr. Lamia Levent Abul


Namaz Allah’a münacat yeri ve halis dostluğun membaıdır.
Kalp ve sır meydanları namazda genişler ve nurların ışıkları onda parıldar.
İbn Ataullah İskenderi

Hani Hz. Mevlana ayrılıklardan şikâyet eden neyin hikâyesini anlatır ya Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinde. İşte ey salik, sen de koparıldın asıl yurdundan ve dünya gurbetine sürgün edildin. Ayrılığın kederi ve hüznü kapladı benliğini de ah vah edip sızlandın. Teselli aradın dünyanın türlü tatlarında ama nafile, huzuru bulamadın. Senin dünya sürgünün elbet bir gün bitecek, ama Refikü’l-Âlâ’yı bulamadan gittiysen, O’nun dostluğuna mülaki olamadıysan gideceğin yerde de ahın devam edecek. Teselliyi ancak O’na yakınlıkta bulursun ve unutma huzura durmadan huzura varamazsın!
Ey salik, namaz bizi Cenab-ı Hakk’ın dostu olma şerefine yükselten öyle büyük bir mükâfattır ki onu bizlere ikram eden Rabb’e ne kadar şükretsek azdır! Düşünsene eğer namaz olmasaydı kulluğumuzu nasıl izhar eder, şükrümüzü nasıl eda eder, nasıl yakarır, nasıl yakın olurduk Rabbülâlemine? Günde beş vakit her şeyden sıyrılıp huzura durduğumuz ve Hak Teala ile buluştuğumuz bu müstesna zamanlar olmasaydı biz de akıp giden hayatla beraber öğütülüp giderdik. İtminan bulmaz, teskin olmazdık. Kâinatın sahibi, dostluğuna talip olmak isteyenlere nasıl da rahmetle ve şefkatle nazar ediyor bak da namazın büyüklüğünü idrak et ey salik!
“Beni anmak için namaz kıl.” (Taha, 20/14.) buyuran Yüce Allah esasında bizi kendi dostluğuna çağırıyor. Bu çağrısına cevap olarak secdeye varanlara da mükâfat olarak “Secde et ve yaklaş!” (Alak, 96/19.) emriyle O’na yakın olma payesini bahşediyor. Gurbetin acılarına kurbetin sevinci merhem olur ancak. Sen de talipsen âlemlerin Rabbinin dostluğuna bir secde kadar yakınsın aslında…
Namaz hem dostluk hem de münacat makamıdır ey salik. Kul hâlini arz eder büyük Sultana. Namaz onun hükümranlık sarayının kapısıdır. Kapıda durmadan, kapıyı çalmadan kapı açılır mı hiç? Türlü dertlerle bunalan ruhlarımıza O’nun kapısında derman buluruz. O’nunla dertleşir, hemhal oluruz. Kendisinden isteyenin ve halini arz edenin bu kapıdan boş ayrıldığı vaki değildir. Her isteyene, her yakarana türlü lütuflarıyla ikram da bulunur cömertler cömerti.
Hatırla ey salik, Fahr-i Kâinat Hz. Peygamber sıkılıp bunaldığında Bilal’e, “Ey Bilal, kalk da bizi ferahlat!" (Ebu Davud, Edep, 78.) derdi. Zira ezan felaha, huzura ve kurtuluşa yani namaza çağırıyordu tüm müminleri. O yüzden gözümün nuru derdi Efendiler Efendisi… Zira o namazda bulmuştu felahı. Sırtına yüklenen büyük yükün ağırlığı ancak namazla hafifliyor, namazla inşirah buluyordu. Çünkü kalpler namazda genişler ve nurla dolar. Sen de “Allahü Ekber” diyerek geride bırak tüm keder ve tasayı ve genişlet daralan ruhunu!
Sufiler der ki namazda miracın sırrı vardır. Öyleyse dört elle sarıl ve namazla yüksel semaya. Zira ancak namazla Allah’ın rızasını, sevgisini ve dostluğunu kazanırsın. Allah’a giden binlerce yol var ve namaz O’na giden yolların en kısası ve en kolayıdır. Zira kul namazla doğrudan ilahi huzura çıkar ve huzurda iken aralarında geçen o müthiş mükâlemeyi Cenab-ı Hak bak nasıl haber veriyor: “Namazı kulumla aramda ikiye taksim ettim. Yarısı bana, yarısı da kulumadır. Kuluma dilediği verilecektir.” (buyurmuştur). Bir kul namazda, “Bütün hamt ve sena âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” dediği zaman Allah Teala, “Kulum bana hamt etti.” buyurur. Kul “O, rahman ve rahîmdir.” dediğinde, “Kulum bana sena etti.” buyurur. Kul “Hesap ve ceza gününün hâkimidir.” dediğinde, Allah Teala “Kulum beni tazim etti.” buyurur. Kul, “Biz yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” deyince, “Bu iş benimle kulum arasındadır. (ibadet bana, yardım da kuluma aittir, kulumun istediği verilecektir.)” buyurur. “Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.” dediğinde de, “Bu dilek kula aittir. Ona istediği verilecektir.” buyurur.” (Müslim, Salat, 390.)
İbadet imanın yansımasıdır, ibadet ve başta namaz olmadan Allah’a yakın olduklarını söyleyip kendilerini temize çekenler nasıl bir vehim içindeler ey salik! Nefislerini hiçbir yükümlülük altına girmeden tezkiye ve tasfiye olmuş sayan gafillere yine Hz. Mevlana’nın meseliyle cevap verelim: Yoksulluktan bunalan kadın kocasına, “Falanca yerde çok cömert bir padişah var. Kapısına gelen kimseyi çevirmez, ihtiyacını giderir. Sen de ona var da hâlimiz arz et.” der. Karısının şikâyetlerinden bıkan adam da, “Gideyim ama o kapıdan bir şey istemeye yüzümün olması için ben de bir hediye götürmeliyim.” diye karşılık verir. Açıkgöz karısı, “Evin damındaki yağmur suyunu götür. Şehir yerinde böyle temiz ve saf bir suyu bulamazlar, makbule geçer.” diyerek suyu hazırlar ve kocasını yolcu eder. Sarayın kapsına gelen bedevi önce çekinir girmeye ama sonra kapıdaki görevliler tarafından çok hoşça karşılanır. Sultanın huzurunda da güzel muamele görür. Hatta sultan, “Bu çok değerli ve makbul bir sudur, her damlası bir altın eder. Hemen testiyi boşaltıp içini altınla doldurun sonra da misafirimizi nehir yoluyla memleketine geri götürün!” deyince, “demek bizim hanım haklıymış, pek makbul bir hediye getirdim” diye içinden geçirmiş. Sonra hizmetçiler onu Dicle kıyısına getirdiklerinde derya gibi akan nehrin büyüklüğü ve berraklığı karşısında bedevinin aklı şaşmış. Eğilip şerbetten daha leziz olan sudan içince kendini kınamaya başlamış: “Vah bana, vah benim zavallı anlayışıma! Sarayının kapısından böyle deniz gibi arı duru bir su akan padişah hiç benim testimdeki o acı ve tozlu suya tenezzül eder mi! Meğer onun hediyemi kabul edişi yine kendi merhametinden ve lütfundan imiş. Anlaşılan o bana beni utandırmadan bir lütufta bulunmak istemiş de lütfunu o bir testi suyun karşılığı gibi göstermiş.”
Şunu bil ki ey salik, bizim âcizane yaptığımız ibadetlere esasında Cenab-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur! O, sadece bize yakınlığını ve türlü mükâfatlarını sunmak için birer bahane kıldı ibadetlerimizi, hepsi bu kadar!