Makale

Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ: “İNSAN İNSANIN VATANIDIR”

Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ: “İNSAN İNSANIN VATANIDIR”
Ali Aygün

Dünyanın gün geçtikçe kirlendiği, kötülüklerin yayıldığı, merhametsizliğin çoğaldığı bir zamanda ramazanın gelişi hayatımıza nasıl etki eder?
Ramazan mübarek bir ay. Mübarek olduğu Kur’an-ı Kerim’de, hadis-i şeriflerde belirtilmiş olan bir ay. Müslümanlar için ibadet ayı. Oruca ilaveten teravih, zikir, Kur’an okuma ve mukabele gibi ibadetlerin yoğun olarak yapıldığı bir ay. Böyle bir aya kavuştuğumuz için önce Allah’a şükrediyorum ve okuyucularımın da ramazanlarını tebrik ediyorum. Böyle nice nice ramazan-ı şeriflere sağlıkla, afiyetle özellikle de barış ve güven ortamı içerisinde kavuşmamızı Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Dünyanın gün geçtikçe kirlendiği, kötülüklerin arttığı, bunun da huzursuzluğa sebep olduğu, tedirginliğe yol açtığı doğru bir teşhistir. Aslında Hz. Peygamber zamanından beri böyle bir telakki vardır: Dünya daha iyiye mi, kötüye mi gidiyor? Bunun cevabı bana göre zaman zaman iyiye, zaman zaman da kötüye gidiyor. Devamlı surette dünyanın iyiye ve kötüye gittiği yok. Zaman zaman kötülüklerin arttığı, iyiliklerin azaldığı; başka zamanlarda da iyiliklerin çoğaldığı, huzur ve güven ortamının oluştuğunu görüyoruz.
Mesela son asra baktığımız zaman aşağı yukarı 1900’lerden itibaren, 117 yıl geçti. Bu zamana baktığımızda dünyanın en huzursuz dönemini yaşadığını söyleyebiliriz. Böyle bir zamanda ramazana girmiş oluyoruz. Ramazanda inşallah, hani Osmanlıdan kalan bir tabir var ya: “Şerler def ola, hayırlar fethola.” İnşallah şerler def olur veya azalır, hayırlar fetholur. Hani Cenab-ı Mevla “İnna fetahna leke fethan mübina” diyor ya. Fetihler gönül açıklığı verir, kalbiselim ile Müslümanlar barış içinde yaşama yolunu tutarlar, bunun lüzumuna inanırlar böylece dış baskılara ve tahriklere birlikte mücadele verirler diye inanıyorum.
Ramazanın gelişi çocukluktan beri insanların güzel karşıladıkları, hoş hatıralar bırakan bir boyutu vardır ramazanın. Bir ibadet ayı olduğu gibi aynı zamanda insanların gönüllerinin açıldığı, sevindikleri birbirlerini ziyaret ettikleri, birbirlerine yardım ettikleri bir aydır. Ayrıca her zaman ramazanın bir de süsü vardır. Ramazan ne ile süslenir? Bir kere güzel iftarlarla, temcit dediğimiz sahur yemekleriyle, okunan salalarla, ilahilerle, Kur’an-ı Kerim’le, camilerde veya evlerde okunan mukabelelerle süsleniyor. Bunun yanında bir de ziyaretler oluyor çeşitli yerlere. Bursa itibariyle civar vilayetlerden ve kazalardan ramazanda Ulu Cami’yi, Emir Sultan’ı, Üftade Hazretlerini ziyaret ederler, orada iftarlarını açarlar, teravih namazlarını kılarlar ve memleketlerine dönerler. Bu Edirne için de İstanbul için de böyledir. Eyüp Sultan itibarıyla çok önemlidir İstanbul. Sultanahmet de bu bakımdan önemlidir. Ankara’da Hacı Bayram Veli öyledir. Bunlar insanlar için, özellikle çocuklar ve gençler için güzel hatıralardır. Bu yaşa geldiğimiz hâlde bizde de bir sevinç, tesir meydana getiriyor. Bizim böyle huzur içinde olmamıza Allah’a şükür güzel olmakla beraber öbür Müslüman milletlerin bu ramazan içinde çile çekmeleri, sıkıntı içinde olmaları, göçe zorlanmaları, evlerini barklarını terk etmeleri de bizim için tabi bir üzüntü sebebidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Müslümanın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir, diyor. Dertlenmemek mümkün değil. Bugün, üç milyon civarında Suriyeli mülteci var. Onların derdi bizim derdimizdir. Ayrılığımız gayrılığımız yok. Onun için de dua ediyoruz. Onun için de mücadele eden kişileri, dernekleri destekliyoruz.
Kendini sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olarak tanıtan Rabbimiz peygamberini de tüm âlemlere rahmet olarak gönderdiğini ifade ediyor. Merhametin silindiği bir dünya insanlık açısından nasıl felaketler doğurur?
Kur’an-ı Kerim’de “Biz seni ancak Âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diyor bir de buna dikkat edin sadece İslam âlemine değil dünyaya rahmet olarak bütün insanlık âlemine Müslim, gayrimüslim herkese rahmet olarak göndermiştir Cenab-ı Hak Hazretleri. Hz Peygamberi Cenab-ı Hakk’ın yoluna davet eder. İnanan var inanmayan var yine Hazreti Peygambere inananlar işte demin bahsettiğimiz şekilde rahman Allah’ın rahmet sıfatından faydalanıyor. Ayrıca özel olarak da rahim sıfatından faydalanarak cennete gidiyor. Peygamberimiz rahmet olarak gönderildi buyruluyor. Kur’an-ı Kerim’de ama şunu söyleyeyim kendisi de çok merhametli Hz. Peygamberin rahmeti merhameti de çoktur. Merhameti çok olduğu için bakın iki şekilde bunu düşünmemiz gerekiyor. Hz. Peygamber yetimleri kayırır yetimlere sahip çıkan merhameti ve şefkati sebebiyle bunu ümmetine de tavsiye eder. Ondan sonra sahipsiz çocuklara sahip çıktığı gibi hastalara acizlere yaşlılara merhamet sahibidir. Bakın Hz. Peygamber savaş sebebiyle savaş yapmak mecburiyetinde kaldığı zaman sahabesine diyor ki işte yaşlılara dokunmayın, kadınlara dokunmayın, ondan sonra din adamlarına, kiliselere, havralara dokunmayın. Onlar sivil insanlardır. Eli silah tutan savaşa katılan insanlar değildir bunlar hakkında da bakın Müslüman olmasalar bile hazreti peygamber dokunmayın demek suretiyle Rahmetini merhametini gösteriyor. Sevgisini gösteriyor. Bu böyle olduğu gibi Müslümanlar hakkında da ayrıca merhamet sahibidir. Kur’an-ı Kerim’de de bu şöyle ifade ediliyor: “Eğer katı kalpli biri olsaydın etrafında insanlar toplanmaz dağılır giderlerdi.” diyor bu merhameti ve şefkati sayesindedir ki kalbinin yufka olması sebebiyledir ki Peygamberimiz Müslümanları birleştirmiş birbirlerine düşman olan kabileleri kardeş haline getirmiş ve böylece bir huzur ortamını inşa etmiştir.
Modern zamanın mottosu “İnsan, insanın kurdudur.” yani güçlü olan ayakta kalır. Hâlbuki İslam medeniyetinde insan insana emanet edilmiştir. Bu anlayıştan nasıl ve neden uzaklaştık?
İnsan, insanın yurdudur, vatanıdır. İnsan kelimesine baktığımız zaman, insan ünsiyetten gelir. İnsan, insanla ünsiyet eder, Müslim, gayrimüslim ayrımı yapmaksızın. Bir insanın yanına gittiğiniz zaman onunla ünsiyet edersiniz, o da sizinle ünsiyet eder. Bu ünsiyet içerisinde birbirinizden hoşlanırsınız, birbirinize güven verirsiniz, birbirinizle barış içerisinde olursunuz, birbirinize yardımcı olursunuz. Ünsiyetin, insaniyetin içinde bu mana vardır. Kur’an-ı Kerim’de de hadis-i şeriflerde de vardır. Müslim, gayrimüslim kim olursa olsun Müslüman kimseye zarar veremez. Bırakın insanları hayvanlara, canlılara, bitkilere bile zarar veremeyen insan başka insanlara hiç zarar veremez. Onun için insan, insanın vatanıdır. Sığınacağı, barınacağı, güveneceği yerdir. Bu anlayıştan nasıl ve neden uzaklaştık? Fert olarak da toplum olarak da atalet, cehalet, fanatizm, umursamazlık, sorumsuzluk gibi şeylerle bu anlayıştan uzaklaştık. Bunlar olunca Cenab-ı Hak bazı cezalar verir. O cezalardan ibret, ders alan insanlar bazen doğru yolu bulur. Cenab-ı Hak onların doğru yolda yürümelerini temin eder. Ama bazen gaflet o kadar çok olur ki Allah onları cezalandırır çeşitli sebeplerle. Kur’an-ı Kerim’de de var ya, mesela biz Nuh kavmini, Ad kavmini, Semut kavmini cezalandırdık. Aynı cezalandırma bu ümmet için de var. İbret alsınlar, ders alsınlar, akıllarını başlarına toplasınlar diye. Ama akıllarını başlarına almayıp kötü yolsa yürümeye devam edenler de oluyor gaflet içerisinde. Hâlâ İslam âleminde bunca felakete, sıkıntılara, baskılara rağmen aklını başına devşirmeyen kişiler de, zümreler de var. Sorumsuz insanlar o kadar çok ki her gün haberlerde görüyorsunuz cinayetler, yolsuzluklar oluyor.
İnsan doğumundan vefatına kadar üzerinde haklar biriktirerek yürür. Anne baba, kardeş, öğretmen, eş, dostlar vs. üzerinde canın, canların hakkı olan insanın bu yürüyüşü hakkında neler söylemek istersiniz?
Anne, baba, eş, dost birçok insanın hakkı vardır üzerinde. Bu kadar çok hak olunca bu hak sahiplerine karşı yardımsever, haksever, onlara yardımcı olacak bir şuura sahip olunması gerekiyor. Yalnız ben burada şunu söylemekte fayda görüyorum. Bunlar özel haklardır: anne, baba, komşu, hoca, arkadaş vs. bir de genel haklar vardır, toplumun da üzerimizde hakları vardır. Bu müesseselerde uzun yıllar öğretmenlik yaptık, ders verdik, maaş aldık. Üzerimizde hak kalıyor, aldığımız maaşın karşılığını bu topluma vermeliyiz. Çünkü toplum bize bu imkânı verdi, bu müesseseyi verdi, buraya talebe geldi, bunlar hoş, güzel şeylerdi. Hepimizin topluma karşı yükümlülüğü var: hocanın hoca olarak, öğretim üyesinin öğretim üyesi olarak, askerin asker olarak, doktorun doktor olarak. Doktor da kendi kendine doktor olmuyor, toplumun kendine verdiği imkânlarla doktor oluyor. Tıp Fakültesi milletin parasıyla oluyor, doktoru yetiştiren doktorlar milletin verdiği imkânlarla oluyor. Zekât kavramı, bununla ilgilidir İslam’da geniş ölçüde. Zengin insanlar servetlerini toplumdan kazanıyorlar. Toplumdan kazandıkları için kazandıkları paranın bir kısmı toplumun hakkı olarak topluma dönmesi lazım. Yani bu zengin zekât veriyorsa bir iyilik yapmış olmuyor, üzerindeki haktan kurtulmuş oluyor. Çünkü bunu toplum kazandırdı ona. Toplum olmasaydı kazanamazdı. Topluma nasıl dönüyor bu. Tevbe suresinde var ya acizlere, misafirlere, talebelere vs. fakir fukaraya yardım etmek suretiyle bu hakkı yerine getirmesi lazım, bu, farz olan bir şey. Bir de farz olmamakla birlikte teşvik edilen yardımlar var. Yapılan hayır hasenat var, farzın üzerinde farzdan daha çok böyle bir yükümlülüğü var topluma karşı. Üçüncü bir mesele de geniş çapta insanlığa karşı insanın sorumluluğu vardır. Sadece içinde yaşadığı, mensup olduğu, vatandaş olduğu devlete karşı böyle bir sorumluluğu olduğu gibi insanlığa karşı da sorumluluğu vardır. İnsanlık için de şöyle düşüneceksin, bu haklar görevler o kadar iç içe geliyor ki Batı’da, Doğu’da yapılan birtakım icatlar, keşifler var. Bunların faydasını görüyoruz. Avrupa’da bir adam elektriği icat ediyor yahut bir vasıta icat ediyor. Yaygınlaşıyor, hepimiz bir nimet olarak bundan faydalanıyoruz. Onlardan faydalandığımıza göre onlara karşı da bizim bir sorumluluğumuz var. Bir dünya vatandaşı olarak da özellikle de şimdi diyorlar ya, dünya küçüldü. Hakikaten öyle bir bilgi olarak dünyanın her tarafına ulaşabiliyorsunuz. Veyahut ulaşım vasıtaları itibarıyla gidişler gelişler kolaylaşıyor. O zaman dünya vatandaşı olma gibi bir tarafımız da var. Dünya vatandaşıyız, öyle olmalıyız diye kozmopolit bir toplumdan bahsetmiyorum ben. İyi muamele görüyorlar fena değil ama eksikleri de var. Bunlara insanca muamele yapın diyoruz. Bunu onlara diyebilmemiz için bizim de onlara insanca muamele etmemiz gerekiyor. Bu, dinimizin de bir emridir. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz şartlar da bunu gerektiriyor. Biz her şeyden evvel insanız, insan olduğumuz için Müslümanız. Müslüman olduğumuz için de iyi insanız. Bunu yapabilirsek bu, güzel bir şey. İyi olmayan insanlar da var çünkü.
İslam dünyasında son yıllarda artan kargaşa ve kaos ortamı sonucu ölümler, çatışmalar, göçler maalesef eksik değil. Müslümanlar olarak nerde hata yaptık?
Günümüze, çağımıza mahsus bir hata olmadığını, bir hatalar zincirinden bahsetmek gerektiğini, bunun 5-6 asır geriye gittiğini düşünüyorum. Bu hatalar zinciri günümüze kadar geliyor. Nerede hata yaptık? O hatayı nasıl düzeltiriz. Şeklindeki soruya benim verdiğim cevap şu oluyor: Bir kere değerlerimize sıkı bir şekilde bağlı kalmalıyız. Değerlerimiz deyince ben dinimizi, dilimizi, geleneklerimizi, örfümüzü, âdetimizi, ahlakımızı, vatanımızı kastediyorum. Bunlara sahip çıkmalıyız. Bunların bozulmasına sebep olan tesirlerden kendimizi korumalıyız. Hâlbuki biz bunu yapmadık. Hatanın birisi bu.
Başka toplumları taklit ettik, bunun temelinde bu var. Başka toplumlardan faydalanma mümkün, ama taklidin manası körü körüne onların değerlerini almak demektir. Bu son bir iki asır içerisinde bu hatayı yaptık. Bu zamanda din adamlarımız, düşünürlerimiz, aydınlarımız dediler ki kendimize, dinimize, imanımıza, dilimize, kültürümüze sahip çıkalım. Sahip çıkmak da belli bir ölçüde olursa güzeldir. Aşırı giderseniz bunun aşırısı da güzel değildir, zararlıdır, kötüdür. Bakınız dine sahip çıkmak çok güzel bir şey, ama aşırı şekilde sahip çıkarsanız bu zarar doğuruyor. Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de ehlikitaba hitaben Cenab-ı Hak diyor ki: Dininizde aşırı gitmeyiniz. İfrat diyoruz buna. Bazen mezhebimizi din yerine koyuyoruz, bazen dinimizde aşırı gidiyoruz. Bu hatanın kaynağında bu vardır. Aşırılığı bir ideoloji hâline getiriyoruz. Diyelim ki bir kaide doğuyor bundan. Aşırı bir hareket, aşırılıktan bahsediyoruz ya. Ondan sonra kaideden bir IŞİD yahut DAEŞ doğuyor. Bu da bir aşırılık. Bunlar namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, Kur’an’dan bahsediyorlar, camiye gidiyorlar… Ama öbür taraftan kendileri gibi düşünmeyen, hareket etmeyen diğer Müslümanları Müslüman saymıyorlar. Aşırılıktan, taassuptan maksadım budur. Bunun temelinde ne vardır? Fanatizm, aşırılık vardır. Bizim yolumuz itidal yoludur diyoruz. Zaten “ihdinessıradal müstakim” derken Allah’ım bizi iki aşırılıktan, ifrat ve tefritten koruyarak doğru yola, sırat-ı müstakime, sebilü’r-reşat dediğimiz yola ilet diyoruz. Doğru yol iki aşırılık arasındaki yoldur. Onu istiyoruz. Hatalarımızın sebebinin biri de budur.
Üçüncü bir hatadan bahsetmek gerekirse ilim ve sanat hayatımızı yenileyememiş olmamızdır. Yenileyerek devam etmesi gerekirdi ilimlerin. Hâlbuki medreselere, tekkelere, sanatla meşgul olan insanlara baktığımız zaman eskiyi aktarmakla yetinmişler, eskiye yeni şeyler ilave etmemişler veya çok az şey ilave etmişler. İlimde, fikirde, sanatta eskiye yeni şeyler ilave ederseniz yaşama şansınız artar, gücünüz artar. Gücün kaynağı bilgidir. Her türlü bilgiyi kastederek söylüyorum. Dinî bilgi, teknik bilgi, toplumla ilgili bilgi… Bilginiz olursa bu teknoloji meydana getirir. Teknoloji ihtiyaç duyduğunuz her şeyi yapmanıza imkân verir. Peygamber Efendimize Kur’an-ı Kerim’de: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” denilmiştir. Nedir bu kuvvet? diye Peygamber Efendimize sormuşlar. Efendimiz de, ok atmaktır, demiştir. O zamanı düşünün, savaşta başarılı olmak için iyi okçular, iyi nişancılar yetiştirirseniz, hiçbir ok boşa gitmez, hedefini vurur ve savaşta galip olursunuz. Bunu hala geçerli olarak kabul etmek, savaşta ok ile savaşacaksınız, olmaz bu diyoruz. Bu bize hadis-i şerifin kıymetsiz olduğunu göstermiyor, o değerli bir hadis, Peygamber Efendimiz öyle yorumlamış. Demek ki ayetin bir yorumu var, o yorumu günümüze intibak ettirmemiz, günümüze göre yorumlamamız lazım.
İlmî hayatı, fikri hayatı, sanat hayatını, toplumun örfü, âdetini, geleneklerini, ekonomisini ilerleterek, geliştirerek, yenileyerek devam ettirmezseniz, var olanla yetinirseniz kader budur. Bu noktaya gelirsiniz. Yenilemek, tecdit, ıslahat hareketleri, düzeltme ve ilerleme bu manada önemlidir. Ben geniş ölçüde bu hususlara bağlı olduğunu düşünüyorum.
Ramazan sizin dünyanızda nasıl bir anlama tekabül eder? Ramazan ayını nasıl geçirirsiniz ve bu ayın en güzel şekilde ihya edilmesi noktasında okurlarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?
Ramazan ayı hoş, güzel bir aydır. İbadet hayatının yoğunlaştığı bir ay olduğu kadar bilgi alışverişinin yoğunlaştığı da bir aydır. İşte şimdiden başlayarak hazırlıklar, radyolarda, televizyonlarda, medyada, camilerde, minberlerde, kürsülerde vatandaş aydınlatılır. Sadece dini konularda değil, kendisiyle ilgili sağlık, eğitim, ekonomi gibi meseleler konuşulur. Bunlara kulak vermek, verilen bilgilerden istifade etmek lazım. Dinle de ilgili olsa dikkat etmek lazım. Bizim sağlığımızla, eğitimimizle, aile hayatımızla ilgili de olsa bunlara dikkat etmek lazım. Ramazanın özelliğinde şöyle bir şey vardır: Aç kalarak kendimizi terbiye etmek. Şöyle bir duadan bahsedilir: Rabbim kimseyi açlıkla terbiye etmesin. Bu güzel bir duadır. Bu, devamlı açlık içindir, yoksa biz sınırlı bir açlıktan bahsediyoruz, bu gereklidir. Sadece ramazanda değil, üç aylarda başka zamanlarda da kendimizi aç bırakarak sınırlı bir şekilde aç ve yoksul olanların hâliyle hallenmeliyiz, onların derdini anlamalıyız, insani duyguları geliştirmeliyiz. Nefis hakimiyeti kurmalıyız. Canımızın her istediğini yapma yerine, aklımızın emrettiği, dinimizin istediği şekilde hareket etmeliyiz. Bana bunu hatırlatıyor.
Okurlarımıza benim tavsiyem ramazanın bereketinden, feyzinden faydalanmaları, bunu ganimet bilmeleri, aralarındaki muhabbeti artırmaları, dargınlıkları, küskünlükleri sona erdirmeleri, birlik içinde yaşamanın zevkini tatmalarıdır.