Makale

DR. NECDET SUBAŞI: "İnsan Bilmediğinden Korkar."

DR. NECDET SUBAŞI: "İnsan Bilmediğinden Korkar."

Dr. Lamia Levent Abul/ M.Emin Gürdamur

İnsanın fıtri duygusu olan korku, bir taraftan insanı korurken diğer taraftan esir alabiliyor. Bu bağlamda bize insanın temel korkularından söz eder misiniz?
Vurguladığınız gibi fıtratımızda var olan bir şey bu. Doğrusu korkularımızla yaşıyoruz. Korkularımızdan arındırılmış, bize korku veren niteliklerimizi dışarda bırakmak mümkün gözükmüyor. Sanırım siz bu sorunuzu bizi gereksiz yere korkutan, inciten, kaygılandıran şeyler üzerine inşa ediyorsunuz. Yoksa hayatımızda korkulacak şeylerden korkma gibi bir özelliğimiz var. İnsan ayıdan, kurttan, korkar. Açıkçası onlardan korkmamanın çok daha tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. Vahşi olana karşı korku yeteneğimizi bastırmak irrasyonel bir tercih. Şu da bir gerçek ki bizi gereksiz yere kaygılandıran, gereksiz yere tadımızı tuzumuzu kaçıran şeyler de var. Korkuyla ilgili ağırlıklı olarak bu konu psikologların bilgisi ve tekeli altında olduğunu biliyorum ama yine de birkaç şey söylemek mümkün. Çocukluğumuzdan başlayarak kültürden, gelenekten tevarüs ettiğimiz alışkanlıklardan beslenen bir korku dünyamız var. Buna genel olarak “korku kültürü” de diyebiliriz.
Korku kültürü derken, aileden başlayarak korkuyu bir terbiye, bir sindirme aracı olarak kullanmamızı kastettiniz sanırım?
Şu geliyor, bu geliyor korkusu gibi. Gelenekte bir karşılığı var, kültürde bir karşılığı var. Tabii kendi tecrübelerinizde yaşadığınız deneyimlerle de bunun bir alakası var. Her hâlükârda her yerde korkutma ve sindirmenin kendi içine kapanma aracı olarak işe yaradığı gözüküyor. Pedagojik olarak da öğreticilerin bu silahı kullandığını, dolayısıyla da korkmaya her daim hazır bir hâlde büyüdüğümüzü hepimiz biliyoruz. İnsan tabii kendi aklını kullanma konusunda yeteneklerini devreye koyma konusunda herhalde diğer canlılardan daha üstün. Daha kullanışlı birikimi olan, kendini savunma konusunda yeterlikleri olan bir varlık. Belki pek çok canlıdan daha hafif daha basit bir yapısı var ama aklı ona yine de çok ilginç olanaklar sunabiliyor. Bununla beraber korku bütün bu değerlendirmeleri boşa çıkaran bir şey. Çünkü kokunun psikolojik bir boyutu var. Kendi içimizde büyüttüğümüz, derinleştirdiğimiz şeylerle baş etmek o kadar kolay değil.
Korku temel bir dürtü ama toplumumuzda korkuları besleyen ve büyüten anlayışlar da yaygın. Bu açıdan baktığımızda, bazı korkuların kendiliğinden oluşmadığını söyleyebiliriz miyiz?
Korkular en başta bize yakın, şekillenmemizde kayda değer katkı ve müdahaleleri yapan ailelerimiz tarafından yükleniyor. Gereksiz bir şekilde polisten korkutuluyoruz, bekçiden, amirlerimizden korkutuluyoruz, vs. Aslında korkutmanın amacı onun üzerinden bize bir şeyler yaptırmak. Yapılması gereken şeyi yapmazsak başka bir güçle otoriteyle boyun eğmemiz sağlanıyor. Geleneksel kültürümüzde sık başvurulan bir konu. Bunlarla baş etmek, hesaplaşmak zaman alıyor. Belki de ilerleyen yaşlarda bu korkunun çok tuhaf sonuçlarıyla da karşı karşıya gelebiliyoruz. Psikolojimizi darmadağın eden karşılaşmalar yaşayabiliyoruz. Korkutucu amillere pek fazla dayanmadan, korkuya başvurmadan bir pedagoji inşa etseydik iyi olurdu. Ama kültürümüzde maalesef korku üzerine inşa edilmiş bir yapı, ihmal edilmemesi gereken bir ağırlıkta varlığını sürdürüyor.
Öğretilmiş, beslenmiş korkular olduğu gibi aslında bir anlamda insanın haklı olduğu korkuları da var. Dediğiniz gibi insanın korkması gereken şeylerden korkması onu güvende de tutuyor. Ama diğer taraftan yüksekten de, böcekten de, amirimizden de, kapalı bir yerde bulunmaktan da korkuyoruz? Neden korkar insan?
Bilmediğinden korkar insan. Temas etmediğimizden, varlığı ve zevkleri hakkında yeterli bilgimiz olmadığından dolayı, eğer bir başka ögelerle destekleniyorsa bizim korkmaktan başka bir seçeneğimiz kalmıyor. Çünkü korkmak üzere önümüze getirilen fenomenle karşı karşıyayız. Daha gündelik olan hayatın dışında örneklerle ilerlemek gerekirse; etnik, kültürel, dinsel, söylemsel düzeyde birbirimizden uzak durduğumuz, tanımadığımız gruplar var, yapılar var. Farklı bir dini grup, kültürel oluşum.
“İnsan bilmediğinden korkar” dediniz; öteki olarak adlandırdığımız her şeyden bizden farklı olduğu ve tanımadığımız, bilmediğimiz için korkuyoruz diyebiliriz miyiz?
Her şeyden önce bizim bilgi evrenimizde müfredatımızda ondan korkulması gerektiğine dair bir işleme var. Bir yükleme, bir düzenleme var. Bunu hazır buluyoruz biraz. Belki isim vermek doğru değil ama bazı kültürler hakkında önyargılarımız var. O önyargılarımızın giderilebilmesi için karşılaşmalara, yüzleşmelere, hesaplaşmalara ihtiyacımız var. Hepimiz ha deyince bir kültürle oturup konuşamıyoruz. Bir kültürle yüzleşmek o kadar kolay, o kadar basit ve mümkün olan bir şey değil. Özellikle dinsel ayrımcılık, dinsel ve etnik sınırlar maalesef topluluklar arasında çok büyük gerilim ve çatışmalara yol açıyor. Bu çatışmalar da enerjisini korkudan alıyor. Ortada bir çatışma varsa, bu çatışma kültüre dönüşmüşse, sonuç alınabilir düzeyde ilerletmek taşıdığımız korkulara bağlı kalıyor. Korkunun niteliği, derinliği yüzdesi o çatışmanın şiddetinde önemli ölçüde artırıyor maalesef. Mesela yer yer oluşturulmaya çalışılan Sünni-Alevi gerginliklerini düşünün, yaratılmaya çalışılan yapay Türk-Kürt gerginliklerini düşünün, daha geniş bir skalada bakacak olursak, Doğu-Batı ayrımını düşünün. Mesela Avrupa’da son zamanlarda sıklıkla tekrarlanan ‘Türkler geliyor, Müslümanlar geliyor’ korkularının gerçeklik değeri nedir? Hangi gerçek hikayeden beslenerek üretilmiştir, bunları oturup ele almak lazım. Bilim insanlarının öncelikle bu korkuların yersizliği konusunda tarihsel verilerden hareketle kalkıp açıklama yapmaları gerekir. Çünkü şifahi kültür dünyasında kalarak bu yargıları ortadan kaldırmak, bu ezberlenmiş kabulleri tashih etmek hiç de o kadar kolay değil. Şifahi kültür, profesyonel bir bağa, üzerinde çalışılmış olmayan bir düzenleme aracına ihtiyaç olmaksızın toplumun kendi kendine ilerleyen yaşamını ifade eder. Dolayısıyla akademisyenlerin, kanun koyucuların, yöneticilerin bu konulardaki zafiyetleri bu konudaki gerilim alanlarını azaltacak insanları birbirine yaklaştıracak dili kurmaları gerekiyor. Bu da politikacıların, yöneticilerin, toplumun önünde yer alan aydın ve entelektüellerin bir görevi olarak dikkat çekiyor. İslam dünyasında meydana gelen ve Müslümanları önemli ölçüde küçük düşürmeye, onları kamusal alanda mahcup etmeye yönelik müdahalelerin pek çoğu bizim dışımızdaki insanların bizden korkmalarını artıracak bir çabayla sürüyor. İnsanlar bizden korkuyor. Biz hangi birine bizden korkmayın diyeceğiz. Bunun endüstriyel tarafı var. Birileri endüstriyel çaba içerisinde, belli bir müfredat ve tecrübeyle, medyatik enformatik ağla bu korkuyu pekiştiren yayınlar yapıyor. Bulgular üretmeye, bulgular üzerinden hareket etmeye çalışıyor. Böyle bir bağlamda sizin meydana çıkıp kendinizi açıklamanız o kadar kolay gözükmüyor.
Birtakım korkular icat edilerek, üretilerek bir tehdit algısı oluşturulmakta ve insanın bu korkuları üzerinden de siyaset güdülmekte. Küresel ölçekteki bu korku endüstrisinden bahseder misiniz?
Evet, mesela sözüm ona İslamilik iddiası taşıyan ama hepimizin rahatlıkla bir terör örgütü olarak tanımlayabileceğimiz pek çok yapı var İslam dünyasında maalesef. Etki alanlarını genişletme çabası içeresinde olan hareketlerden bahsediyorum. Taliban’dan başlayın IŞID, Boko haram gibi. Bütün bunların arkasında kim var? Kiminle ortaklık içindedirler? Hangi siyasetin payandası, paydası olarak bu coğrafyada iş yapıyorlar? Kime karşı sorumlular? Bunlar siyaset bilimcilerin, uluslararası ilişkiler için çalışan insanların bir sorunu olarak ortada duruyor. Ama bir de şu var. Yalın bir analiz yapmak gerekirse, neye yarıyor diye bir soru sorduğumuzda maalesef bu terör örgütlerinin yaptığı tek şey, küresel ölçekte İslam’ın imajını yerle bir etmek. İslam’ın büyük bir onurla, büyük bir şerefle, hatta imtiyazlı bir özellik olarak sık sık kendinden bir barış dini olarak bahsetme şansını da giderek azaltılıyor. Giderek buna karşı önlemler alınıyor. İslam barışla birlikte anılan bir din olmaktan hızla uzaklaştırılıyor. Örnek, yanı başımızda bir anda elli kişiyi öldürüyorlar ve tekbir getiriyorlar. Öbür tarafta bir saldırı gerçekleştiriyorlar, orda kelime-i tevhit okuyorlar. Geçtiğimiz yılbaşında bir eğlence mekanında onlarca insanın bir anda katledilişini dini bir yükümlülük olarak lanse etmeyi başaran bir eylemciyi de hatırlayın. Bütün bunları yan yana getirdiğinizde hem eylemin biçimi ve rengi hem eylemin ağırlığı, eylemin amaçlarının gerçekleşmesi İslam hakkında yüklü bir önyargı oluşturuyor. Bir anlamda da her bir Müslüman bir korku nesnesi olarak dile getiriliyor, öne çıkarılıyor. Sizden korkuyor. Fransız korkuyor. Belçikalı, Avusturyalı korkuyor. Bu korkulara tarihsel hikâyeler de eklemlendiğinde, tarihteki kimi karşılaşmalar, kimi o dönemin şartları içerisinde okunması gereken olayları da eklediğiniz zaman, işte Türklerin Viyana’ya gidişi, Haçlı seferleri, fetihler çağı, İstanbul’un fethi gibi unsurları da kronolojiyi olağanüstü bir şekilde çarçur ederek kullandığınızda insanların sizin hakkınızda korkmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmıyor. Oysa bu kocaman bir haksızlık, kocaman bir iftira. Öte yandan sizin de bu korkuyu aza indirecek uluslararası yayın yapan medyatik ağlarınız olmadıkça, kendinizi ifade edecek mecralarınız kısıtlı olunca, bu endüstriyel müdahale maalesef sizin aleyhinize işlemeye devam ediyor.
Biz ne kadar İslam barış dinidir söylemini baş tacı edip tekrarlasak da maalesef dünyada İslam korkuyla birlikte anılıyor. “İslamofobi” kavramı ile İslam’ı korkuyla yan yana getirdiklerini görüyoruz. Bunu nasıl aşacağız peki?
Bu gerçekliği kabul etmekle birlikte şiddetle bu tanımlamayı da reddetmenin yollarını bulmamız gerekir. Evet, böyle bir endüstriyel müdahale var. İslamofobik dediğimiz çabalarla özellikle 11 Eylül’den itibaren dünya ölçeğinde Müslümanlar karalanmaya, şiddetle ilişki içinde tanımlanmaya, Müslümanların tercihleri sonuçta ucundan, orasından burasından sorun çıkaracak bir unsur olarak lanse edilmeye başlandı. Ama neyse ki, mesela Türkiye ve Türkiye gibi pek çok ülkenin Müslümanları bu terörle kendi aralarına bir mesafe koyma konusunda hiçbir ödün vermediler. İslam’ı terörle eşleştirme konusunda çaba gösterenlerin bu adımlarını boşa çıkarma konusunda özellikle Türkiye çok önemli adımlar attı. Diyanet İşleri Başkanlığı, masum insanların canına kıyan terör şebekeleri hangi milletten, hangi kültürden, hangi dini siyasetten beslenirse beslensin gayri İslamidir diye her fırsatta dile getirdi. Bunlar çok önemli şeyler. İslam’ı haksız bir şekilde kurumsallaşmış terör üzerinden yansıtmaya ve takdim etmeye çalışanların varlığı onur duyulacak şeref duyulacak şeyler değil. Birkaç nedenle değil. Birincisi İslami literatür böyle şeylere cevaz vermiyor, burada dini bir ihlal var. İkincisi, gelişime genişleme dünya ölçeğinde etki uyandırma gücüne sahip bir dinin nüfuz alanları daraltılmaya, etki alanları kısıtlanmaya çalışılıyor. Burada çok hain bir plan ve düzenleme var. Bu konularda duyarlı olmak lazım.
Bu yanlış anlayışların önüne geçmek için öncelikli olarak kimlere görev düşüyor sizce?
Başkaları bizden korktuğu kadar biz de başkalarından korkuyoruz. Bizim de zihnimizde “Batı” dediğimizde ‘gavur’ dediğimizde ‘müşrik’ dediğimizde, farklı dinî ve etnik gruplardan söz edildiğinde, benzer düzeyde işleyen korku mekanizmaları var. Bunların bir yere kadar korunabileceğini, bir yere kadar olmazsa olmaz olacağını söyleyebiliriz. Korku denen fenomeni ortadan kaldırmak mümkün değil. Yapısal özelliklerimizin parçası. İnsan korkar. Ama neden korkması, neden korkmaması hususunda eğitimcilere büyük iş düşüyor. Özellikle kültürlerarası ilişkileri düzenleyen, kültürlerarası akışı düzenleyen, bu akışı yönlendiren, bu akışın biçimi üzerinde söz söyleme hakkı olan kişilerin, kurumların bu yanlış ve vehim üzerine kurulu korkuları gidermeleri için çaba göstermeleri gerekiyor. Bunu yaparken İslam’ı başka her şeyle eşitlemekten de başka her şeyden geride tutmaktan da özenle sakınarak tabii ki.
Korkmamak değil de korkmak üzerine süregelen bir çaba var dünya üzerinde, ne dersiniz?
Müslümanlar üzerine üretilmiş korku, Müslümanların varlık alanlarını genişletmelerinin önünü tıkıyor. İslam, hızla yayılıyor. Bunu önceden tahmin edenler, öngörenler zaten vardı. Şimdi bütün bu dalganın önünü almak üzere yapılandırılmış yeni bir önlem siyasetiyle karşı karşıyayız. Bu korku neye yarıyor ona bakmak lazım. Bu korku ilişkilere bir sınır getiriyor, iletişime sınır getiriyor. Temasa, bağlantıya, karşılıklı görüş alışverişine, birbirinden etkilenmeye kısıtlama getiriyor, dolayısıyla insanlık dünyasının en önemli, en saygı değer formlarından birisi korku üzerinden yok ediliyor, bastırılıyor. Müslümanlık bu küçük coğrafyaya mı sıkıştırılacak? Biz İslam’ı nasıl anlatacağız? İslam’ı başka milletlere, Afrika’ya, Asya’ya, Avustralya’ya nasıl ulaştıracağız? Ulaştırmanın bir dili ve kanalı olmalı. Ama siz bütün heyecanınızla hevesinizle başka dünyaları tanıma, taşıma konusunda adım attığınızda orda hazır, sabit, bekleyen ve sizin üzerinize karşıt olarak geliştirilmiş bir korku duvarıyla karşılaşıyorsunuz. O korku çalışılmış, üzerinde işlenmiş, size karşı etten duvar gibi örülmüş bir şey. Sizin bunu aşmanız için çok tekrarlanan bir şey ama; bir yandan çok ciddi anlamda bir entelektüel donanıma ihtiyaç var. Kendinizi dünya ölçeğinde tanımlayacak bir dile ihtiyaç var. Bir yandan da bu korkuyu onlar hangi enstrümanlarla gerçekleştirdiyse aynı enstrümanlarla yıkma konusunda bir çabaya ihtiyaç var. Bunun en önemli unsurlarından biri de medya. Maalesef medya hâlen lokal düzeyde çalışan sadece kendi içimizde dost akraba çevreleri arasında etkili olan bir güzergah olarak gözüküyor, oysa bugün en basit bir Batılı filmde bile küçük bir ayrıntıyla, çok küçük, saniyelerle ifade dilebilecek bir ayrıntıyla İslam ve Müslümanlar aleyhine bir imaj üretilebiliyor. Bu imajların üstesinden gelebilmek, bakmayı, görmeyi, okumayı, değerlendirmeyi, çözümlemeyi gerektiren bir üst bakış gerektiriyor. Bu konularda hâlâ mağdur duygusallığıyla olaylara yaklaşıyoruz. Biz kendi ülkemizde bile birbirinden korkuyu, birbirinden uzaklaşmayı hedefleyen söylemlere karşı bir dil kurmada geç kaldık. Oysa bu dil bu topraklarda Yunus’la birlikte Mevlana’yla birlikte hep vardı. Nerede kaldı bu dil? Bu coğrafyada bile insanları birbirinden koparmaya çalışan bir ayrıştırma çabası kolayca fark edilebiliyor. Bu çabaları bile giderecek bir üst dil kuramıyoruz. Kurmak zorundayız. Oysa bu coğrafyanın esenliği için, Müslümanların huzuru ve asayişi için aslında daha genel bakmak gerekirse insanlık için bunu yapmaya, bir örnek model olarak ortaya çıkmaya ihtiyaç var. Bilgiye ihtiyaç var, çağın modern araçlarıyla o araçların kontrolüne girmeden o araçları kullanan bir siyaset içerisinde önyargıları giderecek bir güçlü bir dile ve kuşatıcı bir söyleme büyük bir ihtiyaç var.