Makale

BATI'DAKİ İSLAM VE TÜRK ALGISI: TIKANAN BATI'DA YENİDEN YÜKSELEN IRKÇILIK

BATI’DAKİ İSLAM VE TÜRK ALGISI: TIKANAN BATI’DA YENİDEN YÜKSELEN IRKÇILIK

Prof. Dr. Muhittin Ataman/ Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Batı’daki İslam ve Türk korkusunun ve olumsuz algısının temel çıkış noktası Malazgirt Savaşı ve Zaferi’dir. Ağustos 1071’de Sultan Alparslan komutasındaki Müslüman Türk ordusunun Romen Diyojen komutasındaki Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu yenmesi Batı’da büyük bir yankı uyandırmıştır. Hristiyan Avrupa medeniyetinin en önemli siyasal temsilcisinin Müslümanlar tarafından bozguna uğratılması karşısında tarihteki ilk haçlı çağrısı yapılmıştır. Bizans İmparatoru VII. Mihail Dukas ile Papa VII. Gregory tarafından ilk çağrı yapılmış, ancak Avrupa içi anlaşmazlıklar dolayısıyla karşılık bulmamıştır. Ancak 1095 yılında Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine, o dönemde Anadolu dâhil Ortadoğu’nun önemli bir kısmını hâkimiyetleri altında bulunduran Müslüman Türklere karşı I. Haçlı Seferi düzenlenmiştir.
Haçlı seferleri Avrupa medeniyetinin ve zihniyetinin, tabir caizse, çocukluk yıllarına tekabül etmektedir. Sadece dünyaya bakışını şekillendirmek değil, aynı zamanda “ötekinin inşası” ile toplumsal benliğini ve siyasal kimliğini bulmaya çalışmıştır. O gün iki taraf arasında başlayan karşılıklı ötekileştirme süreci daha sonraki dönemlerde de devam etmiş, Osmanlı Devleti zamanında ise zirveye çıkmıştır. Özellikle, Hıristiyan dünyasının II. Roma olarak nitelendirdiği İstanbul’un Müslüman Türkler tarafından 1453 yılında fethedilmesi ve 1683 yılında Avrupa’nın sembol şehirlerinden biri olan Viyana’nın kuşatılması önemli kırılma noktalardır.
Zaman içerisinde modern Avrupa’nın bir diğeriyle rekabet hâlinde olan iki “aklı” –stratejik akıl ve kültürcü akıl– bulunmaktadır. Bunlardan ilki, stratejik aklı, Greko-Romen (Roma ile Yunan) anlayışın mirasıdır. Kültürcü akıl ise Judeo-Hristiyanlığın (Yahudilik ve Hristiyanlık) Avrupa ülkelerinin ekonomik ve siyasal menfaatleri ön plana alındığı ve Avrupa’da istikrar sağlandığı zamanlarda “stratejik aklı” ağır basmaktadır. Ancak sosyoekonomik ve siyasi kriz zamanlarında “kültürcü akıl” ön plana çıkmaktadır. Bugün olduğu gibi, kültürcü akıl ön plana çıktığı zamanlarda da Müslümanlar ve Türkler dışlanmakta ve düşman olarak nitelendirilmektedir.
Avrupa’nın kültürcü aklı bu tarihî gelişmeleri hiçbir zaman unutmamış, Müslüman Türkler Avrupalıların bilinçaltına en önemli “öteki” olarak işlenmiştir. Bugün bile zaman zaman Batılı siyasetçiler tarafından dile getirildiğine şahit olmaktayız. Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) tam üyelik sürecinde sıkça bu ötekileştirme örneklerine rastlanmıştır. Farklı Avrupalı siyasetçileri tarafından, bütün kriterleri yerine getirse de Türkiye’nin Avrupa’da yerinin asla olmayacağı defalarca dile getirilmiştir. Örneğin, AB Komisyon üyesi Frits Bolkestein, “Türkiye’nin AB’ye alınması durumunda 300 yıl önceki Viyana mağlubiyetinin bir anlamı kalmayacaktır.” diyerek Türkiye’nin kesinlikle AB’ye alınmaması gerektiğini ileri sürmektedir.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ötekisini, düşmanını kaybeden, ortadan kaldıran, Batı yeni bir düşman, öteki ve tehdit algısı inşa etme çabasına girişmiştir. Kısa süre içinde Samuel Huntington tarafından geliştirilen “medeniyetler çatışması” tezinde, siyasal güçten mahrum olan Müslümanlar öteki olarak ilan edilmişlerdi. “Kızıl” tehdidin yerinin “yeşil” tehdit tarafından doldurulacağı ilan edilmişti. Son otuz yılda meydana gelen küresel gelişmeler bu tezi destekleyen nitelikte olmuştur. Bugün itibarıyla Avrupalı siyasetçilerin ve entelektüellerin dillerinden ve kalemlerinden eksik etmedikleri “radikal İslam,” “İslamcı teröristler” ve “uluslararası terörizm” gibi İslam medeniyetini küçük düşürücü ifadeler günlük kullanıma sokulmuştur. Gerçekte olmayan –siyasi ve askerî olarak bir anlam ifade etmeyen– bu tehdit, Avrupalı devletler tarafından inşa edilmeye çalışılmıştır. 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleştirilen terör saldırılarından sonra hızla artan İslam karşıtlığı belirli yapay örgütler üzerinden 1,6 milyarlık bütün bir İslam ümmeti ötekileştirilmeye çalışılmaktadır.
2008 yılında Batı’da yaşanan ekonomik krizden sonra Avrupa’nın pek çok ülkesinde birikmiş bulunan sorunlarda bir patlama yaşanmıştır. Ekonomik krizin tetiklediği toplumsal, iktisadi ve siyasi sorunlar aşırı milliyetçiliğin, popülizmin, yabancı düşmanlığının, İslam ve Türk karşıtlığının yeniden Avrupa’nın toplumsal ve siyasi hayatında güçlenmeye başladığı görülmüştür.
Ekonomik kriz ile birlikte özellikle Avrupa ülkelerindeki genç nüfus içindeki işsizlik oranı dramatik bir artış göstermiştir. Bunun üzerine de gelecek endişesi artmış ve siyasi otoriteye güven sarsılmıştır. Avrupa ülkelerindeki müesses nizama güvensizlik de beraberinde aşırı fikirlerin güçlenmesini getirmiştir. Öte yandan, Avrupa devletlerindeki orta sınıf zayıflamış, böylece demokratik değerlerin asıl koruyucusu olan sınıf etkisini kaybetmiş ve zengin ile fakir sınıflar arasındaki bağlantı zayıflamıştır. Bütün bunların sonucunda, belki de Avrupalı ülkelerin yaşadığı en ciddi toplumsal sorunların başında “yalnız ebeveynler” gelmektedir. Avrupalı çocukların çok yüksek bir oranı ya sadece anneleriyle ya da sadece babalarıyla birlikte annesiz veya babasız yaşamaktadırlar. Diğer bir tabirle, Avrupa’da doğan çocukların önemli bir kısmı “evlilik dışı” birlikteliklerden doğmaktadırlar. Danimarka, Fransa, Belçika, Norveç ve Slovenya gibi pek çok Avrupa ülkesinde bu oran yüzde ellileri aşmaktadır. Avrupa ülkelerindeki toplumsal yapı temelden sarsılmaya başlamıştır.
Bu gelişmelerin neticesinde Avrupa ülkeleri, uzun süredir savunageldikleri değerlerine aykırı biçimde hareket etmeye başlamışlardır. Bir kere, Avrupalı ülkeler hem içerde hem de dışarıda ciddi ekonomik sıkıntılar tecrübe edilmiştir. Toplumsal sorun yaşayan geniş bir kesim yaşadıkları ekonomik sıkıntılar neticesinde radikal fikirlere yönelmişlerdir. Öte yandan, dünya ekonomisindeki ağırlıkları azalmaya başlayan Avrupalı ülkeler, ekonomik korumacılığı ve ekonomik milliyetçiliği benimseyen ekonomik bir bakış açısını tercih etmeye başlamıştır. Belirli sektörlerde Avrupalı ülkelerin dünya piyasalarındaki rekabet gücü önemli ölçüde zayıflamıştır.
İkinci olarak, Avrupalı devletlerin Haçlı seferlerinden bu yana gerçekleştirdikleri ilk somut siyasal birlik olan AB ekonomik ve stratejik cazibesini kaybetmeye başlamıştır. İngiltere’nin AB’den çıkması bile, bir türlü askerî ve siyasi bir güce dönüşemeyen AB projesinin bundan sonra daha da zayıflayacağının önemli bir karinesi olmuştur. Cazibesini kaybeden AB’nin, genişleme ve kurumsallaşma süreçlerinde bundan sonra da sorunlar yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Bu da Avrupalı ülkelerin önümüzdeki dönemde iç sorunları daha fazla bir şekilde dışarıya ihraç etmek zorunda kalacaklardır. Yani, kendi iç sorunlarını üçüncü aktörler üzerinden tartışacaklardır. Son zamanlarda Avrupa’da yapılan seçimlerde siyasi aktörler, seçim kampanyalarında ne yapacaklarından ve nasıl projeler geliştireceklerinden ziyade kimlerle nasıl mücadele edeceklerini anlatmakla meşguldürler. Örneğin, İngiltere, Almanya ve Hollanda gibi pek çok ülkede doğrudan Türkiye hedef alınmıştır. Siyasi partiler Türkiye düşmanlığı üzerinden oy devşirmeye çalışmıştır.
Üçüncü olarak, ekonomik krizden çıkamayan Avrupalı toplumlar ve ülkeler yaşadıkları sorunlardan “dış mihrakları” sorumlu tutmaya başlamışlardır. Doğurganlığını, üretkenliğini ve yenilikçi ruhunu kaybetmeye başlayan Avrupa bugün yaşadığı sorunları savunmacı bir refleksle kendileri dışındakileri suçlamaktadırlar. Bundan dolayı, bugün itibariyle Avrupalılar, yaşadıkları sorunların faturasını yabancılara, göçmenlere, mültecilere, Müslümanlara ve Türklere kesmektedirler. Bunun sonucu olarak da Avrupa kıtasına görünür görünmez duvarlar inşa etmenin peşinden koşmaktadırlar.
Bir taraftan, on yıllar önce, savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden imarı için davet edilmiş göçmenler ile sömürgecilik sürecinde Avrupa’ya götürülmüş eski kölelerin çocuklarına yönelik saldırılar artmıştır. Beyaz, Hıristiyan Avrupalılar dışında kalan toplum kesimleri ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı ile karşı karşıya kalmışlardır. Diğer taraftan da Avrupa dışından Avrupa’ya göçmen akınını durdurmak için bütün imkânlarını seferber etmeye başlamışlardır. Ancak, “diğerleri” arasında en çok ötekileştirdikleri de bir türlü asimile edemedikleri Müslüman topluluklar olmuştur. Kendi medeniyet değerlerini gittikleri ülkelerde de yaşamaya çalışan ve hatta yaşadıkları toplumlarda beyaz-Hristiyan Avrupalıları kendi dinlerine çeken Avrupalı Müslümanlar siyasetten ve ekonomik alandan dışlanmaya çalışılmaktadır. Hatta beyaz ve Hristiyan olduğu hâlde Batı Avrupa ülkelerinde ayrımcılığa tabi tutulan Doğu Avrupalılar vardır.
Önümüzdeki günlerde ve yıllarda Avrupa’nın göreceli olarak zayıflaması ve gerilemesiyle birlikte Müslüman ve Türk karşıtı söylemin daha da güçleneceği düşünülebilir. Bunun temel nedeni, sadece Müslümanların Avrupa’nın tarihsel ve kültürel ötekisi olarak kodlanması değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin en güçlü alternatif siyasal ve toplumsal söyleme sahip olmasından kaynaklanmaktadır. İslam medeniyetini temsil eden küresel bir güç olmasa da, sahip olduğu siyasal söylem üstünlüğü dolayısıyla Müslümanların ve Türklerin yakın zamanda da ötekileştirileceklerdir. Bu süreç, ancak Avrupa’nın stratejik aklının yeniden kıtanın siyasetine hâkim olmasıyla yavaşlayabilir. Bugün itibarıyla, Müslümanlık ve Türklük Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Stratejik aklını kullanarak, Avrupa’nın, bu çatışmacı söylemin sadece Müslümanlara ve Türklere değil, en az aynı derecede kendilerine de zarar verdiği, vereceği unutmamalıdır.