Makale

KORKUNUN ONTOLOJİSİ

KORKUNUN ONTOLOJİSİ
Prof. Dr. Mustava Çevik/ Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi

Korkunun temelinde bilgi mi yatar cehalet mi? Başka bir deyişle, insan bildikçe korkusu artar mı azalır mı? Korkunun bir gerçekliği var mıdır? Veya neden korkarız? Bu yazının seyrini bu soruların çerçevesi belirleyecektir.
İnsanın yaşamını yöneten korkularıdır. Hayvanda da temel güdü yaşamını sürdürmesine mani olacak durumlara karşı kendini korumaktır. Tedbir alır, planlar ve uygular. Bütün canlılarda karşılaşabilecekleri tehlikelere karşı hissettikleri korku onların yaşamını şekillendirir. Kimi kuşların yuvasını sarp kayalıklara veya ağaçların tepesine yapması gibi.
Canlılar içinde korkusu en fazla olan, dolayısıyla korkuyu hayatına en çok yansıtan insandır. İnsanın korkuları bilgisi ve zekâsı oranında gelişmiştir. Bilgisi arttıkça ve zekâsını geliştirdikçe karşılaşabileceği riskleri ve tehlikeleri de o oranda karmaşık hayal eder ve tedbirlerini de o oranda karmaşık ve sağlam olur.
Yakalanabileceği hastalıklar hakkında bilgisi arttıkça insan daha korunaklı ve daha hijyenik bir yaşama kendini hapseder. Gözle görünmeyen ve ilk bakışta öngörülemeyen riskler bilimsel gelişmeler ile birlikte görünür oldukça eskiden gerek görülmeyen ekstra güvenlik ve hijyen tedbirleri almaya başladı insan.
İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesiyle birlikte yaşam şekli karmaşıklaştıkça, hem bireyler hem de devletler kendi varlığına karşı potansiyel tehlikelerin çoğaldığını fark ettiler. Bu durum insanın bilimsel ve teknolojik gelişme ile tehlikelere ve korkulara karşı tedbir alma imkânı sağlamış gibi görünüyor olsa da aslında aynı gelişmelerin yeni tehlikeleri ve korkuları da beraberinde getirdiği hatta icat ettiği de söylenebilir. Nitekim karşılaşılan birçok tehlike aslında insanın kendi yaptığının sonucudur. Üstelik bu sadece bilim ve teknoloji üretmekle de ilgili değildir. Yaptığımız her şey aynı zamanda bir tehlike getirir beraberinde. Taşınmak, ticaret, yolculuk, araba kullanmak, yatırım yapmak, hatta yaşamanın kendisi de sadece yaşadığımız için tehlikeler ve riskler barındırır. Var olmak, dünyaya adım atmış olmak, başlı başına devasa bir riski, her an yok olma riskini içinde barındıran bir olaydır.
Öyle ise korku ve onun temelinde yer alan tehlike yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır denilebilir. Tehlikeyi ve riski bildikçe korkarsınız. Onun için, “Kulları içinden ancak bilenler Allah’tan korkarlar.” buyrulmaktadır ayet-i kerimede. (Fatır, 39/28.) Bu kural, yani bilme ile korku arasındaki doğru orantı, sadece Allah korkusu için değil aslında genel durum için de geçerli bir kuraldır. Çünkü her zaman bilen, bilmeyenden; zeki, zeki olmayandan; gören, görmeyenden ve duyan, duymayandan daha çok korkar.
Mesela bir bebek, yanına gelen bir yılanın zehrinin oluşturduğu tehlikeyi bilmediği için rahatlıkla yılanı tutar ve hatta ağzına götürebilir. Bebeğe bunu yaptıran onun “konu” hakkındaki bilgisizliğidir. Hayvanların durumu da böyledir. Hayvanlar “kendilerine öğretilenin dışındakileri bilmedikleri için” bazen büyük tehlikelere korkusuzca atlayabilirler. Cahil insanın durumu da böyledir. Bilmediği bir duruma karşı risk hesaplaması yapamaz ve kendini cehaletin verdiği rahatlıkla riskli ortamın akışına bırakabilir. İslami anlamda “cehalet” de, yani yaratıcıyı inkâr eden kişiler, öte dünyada karşılaşabileceği tehlikenin riskini “bilmediği” için inkâr ve zulümde ısrar etmeye devam ederler.
Burada insan “aklını kullanınca” yukarıda söz edilen, çocuğun, hayvanın, cahilin vs. durumuna düşmeden var olan risk alanı hakkında bilgi sahibi olmazsa bile bir oranda ihtimal hesaplaması yapar. Tedbirini ona göre alır. Onun için zeki insanlar daha tedbirli yaşarlar. İman etmek de böyle bir şeydir. Aslında risk hesaplamasıdır. Elbette iman sadece korku üzerine inşa edilemez. Ama “korku ve ümit” arasında kalmanın korku payı böyle anlaşılmalıdır. Bu bağlamda daha önce “Hangisi Daha Zeki, Ateist mi İnanan mı?” başlığıyla bir yazı yazmıştık. Orda Hz. Ali’ye mal edilen “tedbir” amaçlı iman kıssası ve ona benzeyen Pascal’ın “Kumar Teorisi” yaklaşımını iman, bilgi ve korku ilişkisi bağlamında yorumladık. İnanmak elbette ilahî sevgiye dayalı olmalı öncelikle. Ama bir miktar da olasılık hesabı yapmaktır. Yaratıcıyı inkâr “ya varsa” ihtimalini görmezden gelmektir. Zekice olan riski görmek, ürkmek, korkmaktır. Ateistin “belirsiz ve bilinmez” kabul ettiği alan için tedbir almaması zekice değildir, rasyonel değildir.
Üretilmiş korkular
Korkular insan zihninin zihin dışındaki dünyaya yüklediği anlam ile ilgilidir. Zihin dışı derken fizik ve metafizik evrenin tamamı anlaşılmalıdır. Korkuya neden olan şey bazen yanı başımızdaki fiziksel bir nesne olabileceği gibi bazen de duyumlanamayan mana dünyasına ait varlıklar da olabilir. Bazen de insanın kendisinin uydurduğu hayali veya mitolojik varlıklar olabilir. Ama genel anlamda korkuların sübjektif yani zihnimizden dışarıya yüklediğimiz anlam ile oluştuğunu söylememiz mümkündür. Onun için çok ayrıntı düşünen, çok ince hesap yapan ve çok geniş olasılıkları hayal edenlerin çok daha fazla korkuları olur.
Genel bir kural olarak denilebilir ki bütün korkular zihnimizin ürünüdür. Panik veya “panik atak” denilen anksiyete bozukluğu çevreye karşı duyulan korkuya dayalıdır. Plan yapma, mantıklı davranma ve düşünme yetilerini yitirmek ve ölüm korkusu gibi belirtiler yaşatan (Dr. Ebru Yurdagül Altıntaş, “Panik Bozuklukta Yaşam Kalitesi: 3 Aylık İzleme Raporu,” (Yayınlanmamış Tez), Çukurova Üniv. Tıp Fakültesi, Adana 2006.) bu davranış bozukluğunun ismi de Yunan mitolojisinin yarı insan yarı hayvan olan Pan tanrısından alır. Pan aslında çoğu zaman neşelidir, pan flüt çalarak kırlarda gezinir ama zaman zaman insanları korkutmak için gürültü çıkarır. İşte aniden ortaya çıkan ve sebebi anlaşılmayan korkuların nedeninin bu gürültü olduğu düşünülmüştür Yunan mitolojisinde. (Gürel ve Muter, “Psikomitolojik Terimler: Psikoloji Literatüründe Mitolojinin Kullanılması,” Sosyal Bilimler dergisi 2001/1.) Benzer şekilde aniden ortaya çıkan korku durumlarından kaynaklı davranış bozukluğunun “panik atak” olarak isimlendirmesi de buradan gelmektedir.
Korkuyu hissettiren kaygıdır. Bizim kültürümüzde “Deliye her gün bayram” ifadesiyle anlatılmak istenen kaygı yokluğudur. Delilerin ve çocukların nispeten daha mutlu olmalarının nedeni budur. Monteigne bu kaygı durumunu şöyle anlatır: “Mallarını yitirmek, sürülmek, köle olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden, uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar. Oysa fakirler, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar. Korkudan kendilerini asan, boğulan, uçurumlara atlayan nice insanlar da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha yanılmaz bir beladır.” (Monteigne,”Denemeler,” (Çev. S. Eyuboğlu) Cem Yayınevi, İstanbul 1989, s. 179.)
Toplum mühendisleri kaygı hâlinin gücünü bildikleri için sürekli olarak toplumda bir güvenlik ve gelecek kaygısı hissi üretirler. Bununla kalabalıklara, normal şartlar altında kabul etmeyecekleri şeyleri kabul ettirmiş olurlar.
Çoğu zaman siyasal, ekonomik ve ideolojik sömürüye açık hale getirmek için küresel güçler böyle korkular yayarlar. Terör, savaş, dış düşman, iç düşman, ulusal güvenlik gibi korkular çoğu zaman üretilir ve bunun üzerinden küresel sermayenin düzeni sağlamlaştırılmış olur.
Modern zamanlarda kentli insan için üretilmiş en sistematik korku ise kabul görmeme, başarısızlık ve yok sayılma korkularıdır. Eğitim ve propaganda yoluyla bir standart oluşturulur ve birey bu standarda uygun olmak için sürekli çabalamak zorunda kalır. Üretilmiş korkuların içinde en sistematik ve planlanmış olanı insanın yeterliliğini kurumsal ve toplumsal onaya bağlamaktır. “Onayın standartlaştırılması” ile insan sürekli olarak kendini birilerine beğendirmek için uğraşır olmuştur. Beğendirdikten sonra da kişi “beğeninin sürekliliği” için uğraşmak zorundadır. Kaygıya dayalı olarak elde edilmeye çalışılan bu tür mutluluğu Güvercin Mutluluğu diye tanımlamıştık.
Bu durum aslında korkunun bir tür ticari metaa dönüştürülmesidir. Korku her daim sizi yönetir. Standartlaştırılmış onaya itiraz etmek cesaret ister. Üretilmiş korkuların esaretinden kurtulmak için çok güçlü bir kişiliğe sahip olmak gerekir. Kurumsal ve toplumsal beğeni standardını önemsemeden yaşamak birçok alanda yetersiz olmayı, başarısız kabul edilmeyi ve yenilgiyi kabul etmiş olmak gerekir. Varoluş mücadelesinde yöntemi reddetmektir. Bunu yapabildikten sonra ancak bu “üretilmiş korkuyu” yenebilir bir kişi.
Toplumları kontrol altına almanın tek yolu elbette sistematik korku üretmek değildir. Etik ile yani “maruf”a dönüşmüş evrensel örf ile de yönetmek mümkündür. Ancak bu uzun süreli bir planlama ile mümkündür. Halkı topyekûn ahlaklı davranmaya alıştırmak zor olduğu için birey devlet ilişkisi daha sığ bir yöntem olan üretilmiş korkular ile yönetmeye başvurulur. Birey Allah ilişkisinde iman ve amel ilişkisi de korku yerine ahlak ilişkisi ile düzenlenebilir elbette. Ama benzer zahmet ve süre burada da söz konusu olduğu için kâmil iman sahibi olmayanlar ancak ayette buyurulduğu gibi teslim olurlar. Veya başka bir deyişle ancak Müslüman olurlar. Çünkü iman onların kalbine inmemiştir. (Hucurat, 49/14.) Ama imanın temeli korku değil etiktir.