Makale

NE KADAR GÜVENDEYİZ?

NE KADAR GÜVENDEYİZ?

Muhammet Sönmez BAYRAKTAR | Avcılar Vaizi

Güvenmek, iman etmektir. İnsanın kendisi için tehlikeli olan durumlardan korkması ve tepki vermesi fıtri duygulardandır. Kur’an-ı Kerim’de insan olmaları hasebiyle peygamberlerin de kimi durumlarda korktukları ifade edilir. Örneğin; Hz. İbrahim kendine gelen misafirlerden, Hz. Musa ve kardeşi Harun Firavun’un kendilerine karşı aşırı derecede kötü davranmasından ve nihayetinde de Hz. Peygamber ilk vahiy tecrübesini yaşadığında korkuya kapılması göstermektedir ki peygamberler de dâhil olmak üzere bütün insanların fıtratında korku duygusu mevcuttur. Allah’a iman ile insan, varlığa dair tüm korku, kaygı ve vesveseden kurtulur. Korku insanın en temel duygularından biridir, zira korkmak kendi canını muhafaza etme çabasındandır. Korku olmadan yaşamın devam etmesi mümkün değildir. Korku olmadan insanın kendi zihnini, vicdanını ve imanını da tanıması mümkün değildir. İnsanın ölümlü oluşunun açıkça kendisini gösterdiği duygu korku olarak karşımıza çıkar. Korkudan sakınmak ise emniyette olmayı yani güvenme ihtiyacını meydana çıkarır. Allah’a iman bu nedenle mümin açısından daimi bir ümit olarak güvende hissetmek anlamına gelir.
Bir duygu olarak korku en temel hislerimizin arasında olup bir yönüyle dünyaya yabancı oluşun eseridir. Tanınmayan, bilinmeyen şey insanı ürpertir ve korkutur. Tanınan ve bilinen çoğunlukla daha emin olunandır. İnsanlar bu nedenle kendilerini evlerinde, memleketlerinde veya ülkelerinde her zaman daha güvende hissederler. Elias Canetti, Kitle ve İktidar’da korkuyu şu sözlerle ele alır: “İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. İnsan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, en azından sınıflandırmak ister. Yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir. İnsanların etraflarında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni bu korkudur. Kendilerini başka hiç kimsenin giremeyeceği evlere kapatırlar ve ancak orada bir dereceye kadar güvende hissederler. Hırsız korkusu yalnızca soyulma korkusu değildir, aynı zamanda karanlığın içinden aniden uzanan beklenmedik bir elden duyulan korkudur.” (Elias Canetti, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998, s. 15.) Canetti’nin dokunulma korkusu olarak ifade ettiği bu his bizde sürekli var olan güvenlik ihtiyacını gösterir. Ait hissedilen yerden uzaklaşıldıkça korku artar. Modern zamanlarda ortaya çıkan korku kültürü veya risk algısı çoğunlukla dünyanın giderek daha yabancı hissedilen bir yere dönüşmesinden kaynaklanmıştır. Dünyaya giderek yabancılaşma klasik toplumsal yapının oldukça hızlı çözülmesiyle de yakından ilgilidir. Modern yaşantı kırılgandır ve kestirilmesi her zaman çok daha zor olan bir işleyiş tarzına sahiptir. Dönüşümleri oldukça hızlı ve etkileri de çok daha yüksektir. Modernitenin beraberinde getirdiği bu kırılganlık hali beraberinde kehanet kültürünü ve kehanet aracılığıyla farklı yönetim stratejilerini canlandırmıştır. Bu nedenle modern zamanlarda güvenlik ile risk terimleri çoğunlukla birlikte ele alınır. Niklas Luhmann’ın ifade ettiği gibi, “güven özellikle, yalnızca modern dönem içinde varolan bir terim olan riskle ilişkili olarak anlaşılmalıdır.” (Akt. Antony Giddens, Modernliğin Sonuçları, çev. Ersin Kuşdil, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998, s. 36.) Modern insanın karşı karşıya kaldığı riskin tedirgin ediciliği, itimat yoksunluğundan kaynaklı yönetilemeyecek boyutlarda olmasındandır. Terör bunun en çarpıcı örneği olarak ele alınabilir. Terör ifade olarak korkutmak anlamına gelirken tam da bunu açığa vurur.
İnsanların en temel duygularından birinin korku olduğunu ifade eden düşünürlerin başında İngiliz filozof Thomas Hobbes (1588-1679) gelir. Hobbes’a göre toplumsal sözleşmenin ortaya çıkmasının temelinde de korku vardır. Doğal durum dediği ve henüz bir devletin oluşmadığı periyodu ifade eden dönemde ona göre insanlar birbirlerine güvenemedikleri için haklarını sözleşme ile birisine devretmişlerdir ve böylece devlet denilen yapı ortaya çıkmıştır. Temel amaç korkudan kurtulmak ve kendisini güvenceye almaktır. “Devletin amacı, bireysel güvenliktir.” İnsanlar bir sözleşme yokken savaş hâlindedirler ve bunu aşmak üzere devlet denilen yapıyı oluşturmuşlardır. Çünkü “güvenlik doğal hukukla sağlanmaz. Çünkü adalet, hakkaniyet, tevazu, merhamet ve özet olarak, bize ne yapılmasını istiyorsak başkalarına da onu yapmak gibi doğa yasaları, bunlara uyulmasını sağlayacak bir gücün korkusu olmaksızın, bizi taraf tutmaya, kibre, öç almaya ve benzer şeylere sürükleyen doğal duygularımıza aykırıdır. Kılıcın sözü olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altında almaya yetmez.” (Thomas Hobbes, Leviathan, çev. Semih Lim, İstanbul: YKY, 2012, s. 133; Bilgehan Emeklier, Thomas Hobbes ve john Locke’un Güvenlik Anlayışlarının Karşılaştırılmalı bir Analizi, Güvenlik Stratejileri Dergisi, sayı 13, s. 105.)
Hobbes’un kuramı ve düşüncesi günümüz toplumunda karşı karşıya kalınan tehditler ve güvenlik zaaflarının kökensel bir düşüncesidir. Günümüzde dünya politikasına yön veren düşünce tam da Hobbescu düşünceye paralel olarak realist ve hatta materyalisttir. Realist ve materyalist düşüncenin içinde barındırmadığı iman dış dünyaya ve başkasına kuşku ile yönelmeyi gerektirir. Herkesin birbiri için tehdit olduğu böylesi bir dünyada kişiler kendi varlıklarını devam ettirmek için başkasını yok etmeyi zorunluluk olarak görürler. Zira “İnsan insanın kurdudur.” Bu, var olma mücadelesinin rekabet üzerine kurulduğu bir duruma karşılık gelir.
İslami düşüncenin temel yapısında burada ayırt edici bir toplumsal kavrama başvurulmuştur. Hz. Peygamber, Müslüman toplumunu oluşturan bireyler için birleştirici bir düşünce ve ifade ile ümmet kavramına vurguda bulunmuş, müminleri birbirini sevmede, acımada bir vücuda, başka bir hadiste de kenetlenmiş bir binaya benzetmiştir. Ümmet ol-
mak gönül birliği kurmaktır ve gönül birliğinin oluşmadığı yerde bireylerin her biri kendi yaşamı için çaba gösterir. Batılı modern toplum paradigmasını oluşturan kavram çoğunlukla birey hak ve hürriyetlerinden hareket ederken, İslami toplumsal paradigma bunun yerine cemaat vurgusundan beslenir. İslami düşüncenin bahsini ettiği cemaatin mayası ise imanidir. İman tam da böylesi bir yerden bakıldığında toplumsal güvenin temel motiflerinin başında gelir.
Batılı düşünce geleneğinin bugünkü toplumu ortaya çıkaran gelişim seyrine bakıldığında, şunlar oldukça net bir şekilde göze çarpar. Modernleşme, insanın doğa ile bağının kopması veya onun kontrol edilmesi sürecidir. Batılı düşünme pratiği amaç olarak başarıyı ve hayatta kalmayı merkeze alır. Günümüzde Çağdaş Küresel Medeniyet (bkz. Teoman Duralı, Çağdaş Küresel Medeniyet, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016, s. 24.) diye adlandırılan Batı düşüncesinde bu his vardır. Bunun beraberinde getirdiği ise bir anlamda “otomatların insanlığı, klonlanmışların insanlığı. Evrende kirletecek yeni bir gezegen arayacak kadar açgözlü kapitalizmin insanlığı…” (Ercan Şen, Orada Bozgunculuk Yapacak, kan Dökecek Birini yaratacaksın Öyle mi? Tezkire, yıl, 11, sayı: 23, Aralık 2001, s. 80.) Bunun beraberinde getirdiği temel yaklaşım, çatışma, savaşma ve hükmetme ilişkisidir.
Bu nedenle bugün dünyada egemen olan korku hâli bir tesadüf olmaktan öte, modern toplum tasarımının beraberinde getirdiği bir sonuç olarak da okunabilir. Bilgi talebi ile başladığı düşünülen bu süreç en tabanında bir kontrol talebi olarak okunmaya oldukça elverişlidir. Zira sonuçları böylesi bir sonucu bize çokça düşündürtür. Kontrol talebinin bireysel, toplumsal farklılıklardan türeyen sonuçları ise başka güç uygulama şekillerini beraberinde getirmiştir. Bu durum bizzat medeniyet denilen yapının canavar tarafıdır ve beraberinde yıkımlar getirir. Bu bizim yaşam alanımızın da yıkılışı ve güvensiz hâle getirilmesidir. Weber’in ifadesiyle “dinsel büyünün kaybolması” süreci modernitenin rasyonelleştirici gücü olarak kapitalizmin ruhunu hazırlamış ve bu durum onun genel adlandırmasıyla büyüsü bozulmuş bir dünyadır.
Kuşkusuz pek çok düşünürün üzerinde durduğu gibi moderniteden geriye dönüş söz konusu olamayacağına göre bu korku durumunun farklı yönetim şekillerini aramak zorundayız. Dinsel düşünüşün fonksiyonu aslında burada gözetlenmesi gereken bir hayatiyete sahiptir. İslam, insanı mütevazı bir varlık pozisyonuna çağırır. Kardeşlik duygularına davet eder ve bu minval üzere takvayı över. Ancak takva üzere yarışan müminin kalbi dünyevi bir duyguya kendisini teslim etmemek amacındadır. Bu amaç onu uhrevi ve yüce olan bir yere çekecektir. Bu hâl bir bilgi değil, bir duygudur ve kalbîdir. Müslümanın kalbinde olan Allah’tan korkma ve sakınma yani takva insan üzerinde görünür olduğunda dile getirdiği, yapıp ettiği de bunun yansıması olacaktır. Bu görünür ile gerçek olanın buluştuğu bir varlık durumdur. Günümüz toplumunun güven bunalımı tam da böylesi buluşmaların eksik olmasının eseridir. Çünkü göründüğü gibi olmayan kuşkuyu getirir, kuşku temkini, temkin alarm ve korku durumunu üretir. Bu nedenle son yüzyılın toplumsal halini Jean Baudrillard, simulasyon evreni olarak adlandırır. Simulasyon gerçekliğin yerine geçmiş, hakikatin yerini almış ve kendisini gerçek olandan hakiki olandan daha sahihmişçesine gösterendir. (Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu-Batı Yayınları, 2011.)
Böylesi bir toplumsal yanılsamanın egemen olduğu yerde insanlar arasındaki ilişkinin temel unsuru güven değil kaygıdır. Modern yaşantı bu nedenle zihin evrenimizde kaygının en yüksek olduğu bir duruma karşılık gelir. Kaygı, umutsuzluk ve çaresizlik hissinin beraberinde getirdiği bir çıkmazda hissetme durumudur. Bu hissin aşılmasının en etkili yolu pek çok düşünürün fark ettiği ve dile getirdiği gibi dindir. Çünkü söz konusu toplumsal yaşantı imanın unutulduğu bir yaşantıdır. Mümin, umudunu kesmeyen ve kendini mutlak bir güvenle adayan kişidir. Böyle bir adanma durumunda kuşkunun, korkunun ve kaygının yer bulması mümkün değildir.
Öyleyse Müslümana düşen şey akıl ve dil sınırlarında sıkışmamış bir iman ile yaşamak olsa gerektir. Bu tür bir imanın gölgesi başka insanlarda ve gündelik yaşamda yansımasını muhakkak bulacaktır. İslam’ın en başat ilkelerinden biri emr-i bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münkerdir. Yani her mümin diğer müminden sorumludur. Bu sorumluluk beraberinde pek çok paylaşımı ve tanışıklığı/teârüfü getirir. Aşina olunandan korkulmaz. İslam’ın toplumsal yaşamda getirdiği pek çok kural böylesi bir tanışıklık ve aşinalığın oluşturulması çabasına yorulabilir. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi selamlaşma pratiğidir. Allah’ın selamı üzerinize olsun.