Makale

ALAY MÜFTÜSÜ ÇORUMLU HAFIZ HACI RÜŞTÜ EFENDİ

ALAY MÜFTÜSÜ ÇORUMLU HAFIZ HACI RÜŞTÜ EFENDİ


Ne vakit doğmuş olduğunu kendi de bilmiyordu. Fakat memleketinde icazetini aldıktan sonra Sultan Aziz zamanında tabur imamı olmuş ve Belgrad kalesinde Tuna hududunda işe başlamış, Belgrad kalesinin de boşaltılmasından (1867) sonra Girid’e ve Karadağ’a gitmiş. Hersek ihtilali zamanında taburu ile Mostar’da, Trebinye’de, Nikşık’te bulunmuş. Duka boğazından vuruşa vuruşa bir daha Karadağ’a inmiş. İskodra’dan, Üsküp’ten geçmiş; Niş’te, Zayçar’da, Timok’ta müsademeler görmüş ve yapmış. İlk demiryolunu Dedeağaç’la Pazarcık arasında görmüş. Hezargrad’da Serdar-ı Ekrem ordusuna verilmiş. Daha sonra yine Girid’e, Garptrablus’una, Hicaz’a, Yemen’e, Trabzon’a, Alasonya’ya gitmiş; Milona’larda çarpışmış, Fener Yenişehirinde (Larissa) Cemaati Kübra ile gaza namazı kıldırmış ve Dömeke’leri kuşatmış. Daha sonra eski dördüncü orduya, Van’a, Sason’a, badehu Zeytun’a gitmiş. Gitmiş, gitmiş, gitmiş... Hemen her bir gidişinden bir madalya, bir nişan veyahut omuzundan, kaburgasından, bacağından ve daha bilmem hangi beden kısımlarından bir ikişer yara ile dönmüş. Yaralarının eserleri, yüzünde, kolunda görülüyor. Gaziliğinden hoşnut, şehit olmadığından esefli; Mahmut Şevket Paşa kanunuyla (1909) alay müftülüğü ile tekaüt olup Çorum’da evine, tarlasına dönmüş. O tarihte yaşını 65’ten yukarı hesap etmişler.
Trablus ve Balkan harplerini mühimsememiş; Umumi Harpte müracaatları dinlemeyip evinde, bağında bırakılmış. Fakat kendisi, beş vaktine beş katarak devlet ve milletin selametine dualar etmiş.
Umumi Harbin bitmesiyle beraber, vatanın hududuna değil, içine, aziz Anadolu’nun batılarına yabancı silahı, yabancı ayağı girdiğini duyunca, artık dayanamayıp en büyüklere telle müracaat etmiş; “Yaşım sekseni aşkın, fakat dincim. Evvelce kırk sene hizmet ve gaza yollarında çalışmıştım. Bir kaç defa yaralandım. Şimdi yine vatan yolunda çalışmak istiyorum. Dünyada emelim ve dünyaya lüzumum kalmadı. Çocuklarımı çoktan evlendirdim ve geçinecekleri kadar toprak sahibi ettim, yetişmiş torunlarım var. İhtiyar zevceme evimi verdim, evlatları da hayırlıdır. Ben, önce hazreti Allah’tan, sonra sizden artık şehit olmak nimeti istiyorum. İzmir’e, Bursa’ya giren yabancıların def’ine ben de çalışmak istiyorum. Atım, silahım hazırdır; lütfen beni de harbe çağırın!” demiş; istida vermiş. Bunun üzerine yine hizmete çağırmışlar ve ...inci alayın müftülüğüne tayin etmişler (1337=1921), hakikaten iyice bir binek atı ve iyice bir tabancası vardı.
Uzun boylu, keskince yüzlü, seksen şu kadar senenin yaptığı tesirlerle daima biraz öne bükük. En saf surette dindar ve ekseriya halidane bir edep ve sükût içinde. Her şeyle temiz surette ilgili. Yokluk ve darlığı ve en ağır çalışmaları hoş gören ve tabii bulan bir hilkat. Subaylar ve erler ve bütün köylüler kendisine en büyük saygı ve sevgiyi göstermekte; fakat kendisi de onları en büyük tevazuyla karşılamakta; bununla beraber hocalık, müftülük, insanlık ve ihtiyarlık vakalarından en az bile ayrılmamakta.
Uykusu az olduğu için odasında veya çadırında hemen her gece seccadeciği üzerinde sabahlamakta.
Âdeti az söylemek, fakat sözleri hep hayırdan. Elleri, tırnakları temiz; yüzü temiz, ağzı ve dişleri temiz; gömleği, elbisesi temiz; çantasında deste ile kuru sabun ve misvak var. Çadırının içinde veya arkasında, kendinin berber leğeniyle, abdest alır ve leğenini eliyle götürüp uzakça ve zararsız bir yere döker. Havlusu, gömleği gibi tertemiz. Hafif, pek hafif belli belirsiz gülyağı kullanır. Kolonya gibi güzel koku ikramını severek kabul eder. Renkli büyük mendilleri temiz. Her şeysi, odasının veya çadırının içi gibi, belli belirsiz gülyağı kokar. On beş günde bir izin alıp bir iki saat cenuptaki kasabanın hamamına gider, sabunlanır. Atla gider, atla gelir; çamaşır bohçacığı beraber. (Hizmetine, akrabasından Çorumlu bir er bakıyor. Er de efendisi gibi temiz ve ahlaklı.)
Yardımsız eğerin üstüne çıkamıyor; fakat bir defa çıktıktan sonra atın idaresini mükemmel yapıyor ve lazımsa dört nal da yaptırıyor. Yere inmekte de yardıma ihtiyacı var. Bu yardımları ona er, subay, komutan, kim yakın bulunursa şevk ile yapıyorlar.
Az ve basit yiyip içiyor. Tütün ve kahve ile hemen hiç ülfeti olmamış. İkram edilirse nadiren bir kahve yahut çay kabul ediyor. Fakat kendisinin ıhlamuru var; sıcak ıhlamuru severek içiyor ve ikram ediyor.
Söylemesi âlimce ve hâkimce; sözü sıkmaz. Şark adabınca harekât ve sekenatı kusursuz. Yeniliğe dost; işittiği veya hükmettiği bir lüzumun tatbikinde veya tatbikini istemekte ihmalsiz. Daima, “iyi şeyi uyutmamak lazımdır.” der.
Askere va’z ve nasihatleri basit ve kısa; fakat sözde de, tesirde de sehl-i mümteni. Her subayda, her erde bir gazi, bir mücahit görüyor ve onlara o muameleyi yapıyor. Köy camiinde her cuma köylülere va’z ve nasihatinde istihsalin arttırılmasını, kimsenin miskinliğe kapılmamasını söylüyor.
Bu yüksek yaradılışlı, yüksek emelli, saf doksanlık adam, sarığında ve cübbesinin kollarındaki yeşil renkli soluk şeritleriyle, bulunduğu yerde edep ve insanlık ve melekliği suretlendirip yayıyordu. Herkes ona ister istemez imreniyordu. O, bazı bilen ve hissedenlere vaktiyle Vaac ve Yanık suları boylarında zeybek oynayan, Kızılorman’da (Bukovina) ve Turla (Dinyester) boyunda kuzu çeviren, Hocabeyi, Azağı, Mahçakaleyi kuran, Şemahiler, Hemedanlar, Maskatlar, Adenler; Zeylalar; Habeşler, Çadlar, Vahranlar, Navarinler ve Banalukalarda mukabeleler dinleyen ahyar-ı eslaftan bir veli tesiri yapıyordu. Güya ki huzurunda -Kanuni Sultan Süleyman tarafından ruy-i zemine taraf taraf saldırılan- demir kuşaklı cihan pehlivanlarının kuzulaştığı bir ârif aralarımızda bulunuyordu.
Bu sevimli yaşlı kahraman, 26 Ağustos Cumartesinin arifesi olan 25 Ağustos günü Bazlar köyü camiinde cuma namazından sonra, bağlı olduğu yerlerle vedalaşmış, helalleşmiş ve sonra işittik, kaybolmuştu. Bir hafta ve daha ziyade onu düşünen olmadı. Nihayet Turgutlu’da (Kasaba) yine göründü. Kendi kısa hikâyesi: İlk muharebe sabahından beri muhtelif kıtaların muharebe hatlarında bulunmuş; piyadelerin ve topçuların atış ve ateşlerini teşvik etmiş; ateş yerlerinde yaya ve atla dolaşmış; hiçbir yerde bir kurşun veya gülle parçası gelip de kendisini götürmemiş. Fakat hiç olmazsa birçok gazilere, ecel gelmedikçe insanın vurulup düşmeyeceğini, ölmeyeceğini göstermiş; hatlarda, aksakalı ve kısık sesiyle, ezan okuyup herkese gayret vermiş.
Hacı Rüştü Efendi bu harpte de kendisine şehadet nasip olmadığına yanar dururdu.
Bu muhterem zat yolda karnından mühimce hastalanıp Manisa hastahanesinde tedavi olundu ve mütarekeden sonra terhisinde saygı ve sevgilerle Çorum’a döndürüldü.
1932 Şubatına kadar dostları bayramlarda sağlık ve iyilik haberi ile hayır duasını alırlardı. 18 Şubat 1932’de sevdiği susanlara karışmıştır: Çorum’un bu hayırlı ihtiyar oğlu nur içinde yatsın ve Çorum onun bu asra uygun benzerlerini de yetiştirsin!
Ahmet Hamdi Akseki, Askere Din Kitabı, Syf: 113-116, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. İstanbul 1945.