Makale

SANAL DÜNYA VE DEĞİŞEN TOPLUMSAL/BİREYSEL İLİŞKİLER

SANAL DÜNYA VE DEĞİŞEN TOPLUMSAL/BİREYSEL İLİŞKİLER

Prof. Dr. Mustafa ARSLAN | İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Kültür ve toplum arasındaki ilişkiler her zaman için sosyal bilimlerin ilgi çekici konuları arasında yer alagelmiştir. Kültür, insanoğlunun hayatını kolaylaştırmak için geliştirdiği ürünlerin toplamını ifade etmede kullanılır. Kültürü oluşturan birçok kavramdan söz edilse de aslında en can alıcı kavram “iletişim” kavramıdır. Çoğumuzun sadece karşı ile haberleşme anlamında anladığı iletişim aslında “kültürel ve sosyal gerçekliğin” en etkin oluşturucusudur. İnsan, gerçekliğin inşasını ancak karşılıklı etkileşimli davranışlar vasıtası ile yapar. Başkaları ile etkileşime girmez ve iletişim kurmazsa varlığını sürdüremez ve insan hayatı için bir rahim görevi gören toplum ya da kültür dediğimiz olgunun varlığı mümkün olmaz. İbn Haldun’un Mukaddime’nin daha başında insanın toplumsallığının zaruri oluşundan bahsetmesi bu nedenledir. İnsanın hemcinsleri ile iletişime geçmesinin sırf bir ihtiyaç karşılamanın ötesinde varoluşsal bir anlamı vardır. Dolayısıyla iletişim, sadece karşı ile kurulan bir aracı işleve değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel gerçekliği oluşturan, onu düzenleyen ve yeniden üreten bir işlevselliğe de sahiptir.
Yazımızın başında ağır ontolojik bir değerlendirme yapma niyetinde değiliz. Burada amacımız iletişim olgusunun insanoğlunun ilk dönemlerinden itibaren bir “gerçeklik oluşturma” işlevine dikkat çekmektir. Bunu da bir “kültür” oluşturmakla yapar. Ancak burada şu soruya cevap aramak gerekir. Şayet içinde yaşadığımız dünyayı yani sosyal gerçekliği oluşturma iletişime bağlı ise, “iletişimin şekli değiştikçe toplumun kültürü ve dolayısıyla sosyal gerçekliği de değişime uğramaz mı?” bu soruya cevap şüphesiz “evet” olacaktır. Nitekim insanoğlunun tarihî sürecinde iletişim teknolojisi farklılaştıkça kültürler de farklılaşmıştır. Örneğin yazı öncesi ilk dönemler sözlü kültür olarak anılmaktadır çünkü yazı daha kullanılamamaktadır ve kültür sözlü iletişim üzerine bina edildiği için de bu isimle anılmıştır. Daha sonra yazının icadı ile yazılı iletişime geçilmiş ve yazılı kültür ortaya çıkmıştır. Yazılı iletişimin icadı ile ortaya çıkan dönem tarım ve sanayi toplumu olarak adlandırılan uzun bir dönemi içerisine alır. Bir iletişim aracı olarak yazı, eskisinden farklı ve yeni bir kültür ve sosyal gerçeklik oluşturmuştur. İletişim bilimciler ve sosyologlar günümüzde yeni ve farklı bir iletişim evresine geçildiğini ifade etmektedirler ki buna telekomünikasyon ve medya iletişimi ismi verilmektedir. İletişimin ileri teknolojik ve elektronik aygıtlar eli ile eskisinden oldukça farklı bir hâl almaya başlaması ilk endüstri toplumunda olsa da modernliğin geç dönemlerine doğru daha kitlesel ve sanal bir karakter kazanmaya başlamıştır. İletişim araçlarının teknolojik gelişiminin geldiği noktada kültür iletişim araçları vasıtası ile olabildiğince “kitleselleşmekte” ve bir “endüstri” halini almaktadır. Artık ileri teknolojinin etkisinde gelişen yeni iletişim tarzları, eskisinden (yazılı kültürden) farklı bir “kültür” ortaya çıkarmaktadır. Bu kültür ya da biraz önce ifade ettiğimiz şekilde söyleyecek olursak “sosyal gerçeklik”, yazıdan ziyade “görsel” bir kültürdür. Bu kültürde yazı gittikçe önemini kaybedecek, görsellik, görüntü önem kazanacak ve ön plana geçecektir. Ayrıca bu kültür, ilk başlarda endüstrinin seksenli yıllardan sonra da yüksek teknolojinin imkânlarını kullanarak gittikçe “kitleselleşen ve küreselleşebilen” bir kültürdür.
“Medya kültürü” adı verilen ve yeni iletişim teknolojilerine dayalı oluşan bu kültür, internet ve üçüncü boyut teknolojilerin gelişmesi ile günümüzde “Sanal kültür” adını almaktadır. Sanal kültür adı altında oluşan bu yeni sosyal gerçeklik, kültürün bir “endüstri” hâlini almasını ve “her zaman ve her yerde bulunmasını” ifade etmektedir. Modernitenin klasik zaman ve mekân algıları geçerliliğini yitirmekte ve daha farklı bir zaman ve uzam algısı etrafında şekillenen bir sosyal gerçeklik oluşmaktadır. Bu bağlamın, konunun daha iyi açılması anlamında açılması gerekmektedir. Burada üç ifade veya kavramlaştırım önem kazanmaktadır: “Medya kültürü ve medyatikleşme”; “Sanal kültür veya sanallaş(tır)ma” ve son olarak “bu yeni kültürün her zaman ve her yerde bulunması”. Bu üç husus önemlidir. Çünkü bunlar bireysel ve toplumsal hayatımızda köklü dönüşüm ve değişimler getiren bu yeni kültürün üç boyutunu-niteliğini ifade etmektedir. Burada birinci ve üçüncü kavramları yer darlığı nedeniyle bir arada dolayısıyla iki kısımda değerlendirmeye çalışacağız.
1. “Medyatikleşme”, “kültürün medyatikleşmesi” anlamına geliyor. Bu kültürün eski döneme göre oldukça değiştiğini ve “kültürün dolayımlanması”nı yani küresel ölçekte sürekli ve yaygın biçimde dolaşmasını ifade etmektedir. Bu dünyada inançlar, tutumlar değer üzerine değil sembolik biçimlere ve bunların dünyadaki üretimi ve dolaşımına odaklanmaktadır. Özellikle milenyumla birlikte daha yaygın bir dolayımlanmadan bahsedilebilir. Medyatikleşme ya da dolayımlanma sadece eğlence ve haberleşmede değil “inanç, kültür ve geleneklerde” de kendisini göstermektedir. Herhangi bir inanç ve kültür çıktığı yerden medya ile başka yerlere kolayca iletilebilmekte, daha önce sadece belli bir mekân ve toplulukta gerçeklik ve anlam ifade eden inanç ve gelenekler artık birçok farklı hatta küresel ilginin muhatabı olabilmektedir. Bu medya iletişimi sayesinde mümkün olmaktadır. Dolayımlanma anlamın bir metinden bir başkasına, bir söylemden bir diğerine, bir etkinlikten bir başkasına hareket etmesini ifade etmektedir.
Medyatikleşme bu bağlamda “medyatikleşen kültürler ve dünyalar” ortaya çıkarmaktadır. Yeni iletişim teknolojileri ve medya medyatikleşen kültürleri oluşturmaktadır. Bu kavram, “teknolojik gelişmeler sayesinde medyatikleşmiş dünyaların çok geniş bir alana ulaşabilmesi ve komplike bir hâl alması nedeniyle bu şekilde adlandırılmaktadır. ‘Medyatikleşen dünyalar’ kavramı, küçük yaşam dünyası olarak medyatikleşen sosyal dünyaları kapsamaktadır. Tek tek medya kültürlerinin bakış açısından medyatikleşen dünyaların çeşitliliklerinin özellikleri anlaşılır hale gelir. Burada medyatikleşme biçimleri, bir medyatikleşen dünyadan diğerine değişkenlik gösterir. Bazı ailelerin medyatikleşen dünyalarını tipik olarak televizyon, cep telefonu, e-posta, sanal sohbet odaları, sosyal ağlar ve bilgisayar oyunları oluştururken, başka aileler için bu dünyalar, televizyon, radyo, gazete ve sinema şeklinde tanımlanabilir. Eğer medya kültürlerinin çok farklı medyatikleşen dünyalar içinde somutlaştığını göz önüne alırsak, o zaman medyatikleşen kültürlere dair genel eğilimleri tanımlamanın da ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılacaktır. Ancak bu tarz zorluklar bir yana, medyalaşan yani medyanın etkisini üzerlerinde taşıyan ve kültür ve değerleri, tutumları dolayımlamada yardımcı olan bu dünyaların mevcudiyeti ve yeni ve farklı işlevsellikleri sosyal bilimsel açıdan çok ilgi çekicidir ve ileriki dönemlerde araştırmayı hak etmektedir. Çünkü medyatikleşmiş dünyaların yaygınlaşmasıyla birlikte, medyanın nüfuz ettiği alan ve kişi sayısı da artmaktadır. Medyatikleşen dünyalarda etkin olan iletişimsel ağlar ve bu ağların nüfus ettiği sosyal ağlar hayatımızın her metrekaresini kaplamaktadır.
2. “Sanallaştırma”, üzerinde durulması gereken bir diğer yeni olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanallaştırma, bir fiziksel kaynağı birden fazla mantıksal işleme “bölerek” fiziksel kaynağı daha verimli hâle getirme anlamına geliyor. Örneğin bilgisayar bir yazılım ile bölünerek birden fazla kullanıcıya aynı anda hizmet eder hâle getiriliyor. Ya da bir imaj bölünerek veya iki boyutluluktan çıkarılarak olduğundan farklı bir yerde veya durumda gösterilebiliyor.
Sanallaştırma haberleşmeden eğitime, siyasetten eğlenceye hatta son zamanlarda sosyal hayatın birçok alanında nüfuz etmeye ve bireysel ve toplumsal hayatımızda köklü değişiklikler yapmaya başlamış durumdadır. Günümüzde özellikle “sosyal kurumların sanallaşması” ile karşı karşıya gelmekteyiz ki bunun en önemli nedeni şüphesiz medyatikleşmenin yaygın etkisidir. Burada bir diyalektik ilişki olduğuna dikkat çekmek gerekmektedir. Örneğin medyatikleşme birçok yerel kültürel değerin küresel ölçekte dolayımlanmasına neden olarak sanallaştırma ile birlikte tersine genel ve hatta kamusal kurumların domestikasyonuna da sebep olabilmektedir. Başka bir deyişle sosyal kurumların sanallaşması, bu kurumların domestikasyonu ile yan yana gitmektedir. Örneğin, ev ve aile diğer kurumların etrafında cirit attığı bir odağa dönüşebilmektedir. Birçok sosyal kurum sanallaştırma sürecinde ev merkezli bir nitelik kazanmaktadır. Gazete, radyo ve TV siyaseti veya başka bir kültürel ifadeyi-anlamı evin içine kadar getirebilmektedir. Ev ofisler işi ailenin ayağına getirmektedir. Bu sayede sanayi toplumunda arası açılan ev ve iş-fabrika, yeni süreçte tekrar yakınlaşmaktadır. Buna göre özellikle bazı dezavantajlı grupların (örneğin, kadınlar, engelliler vb.) açısından çalışmak daha kolay bir hâl almış olacaktır. İnternet ise “kamusal” ve “özel” alanları ev rahatlığında bir araya getirmeyi mümkün kılmaktadır. Bütün bunlar ev ve ailenin zenginliği anlamına gelmektedir. Aynı zamanda bunlar ev ve aileyi de değiştirmektedir. Birey fiziksel olarak evde olsa da zihinsel olarak bütün kurumlara ayak uydurabilecek konumda olmaktadır.
Ancak diğer taraftan “sanallaştırma”, ailenin bazı kabiliyetlerini yitirme anlamında olumsuz bazı işlevlere de sahiptir. Kurumların sanallaşması ailenin bazı işlevlerini kaybetmesini getirebilir. İş ya da eğitimin sanal ortamda evde icra edilmesi aile bireylerinin atomizasyonuna neden olabilecektir. Başka bir deyişle aile, fertlerini bir araya getirme işlevini tam yerine getiremeyecektir. Bu diyalektik, medyatikleşme olgusunda da söz konusudur. Medyatikleşme veya kültürlerin dolayımlanması bir taraftan inanç ve geleneklerin farklı toplumlara ulaştırılmasına imkân sağlarken; diğer taraftan bireylerin çok sayıda farklı inanç ve kültürlerle sürekli muhatap olmasını sağlayacaktır. Çünkü eski geleneksel kültürel yapıda birey sadece kendi değerleri çerçevesinde ve kendi inancını merkeze koyan bir dünyada yaşamakta idi. Bu da birey için, kendi yerel kimliğinin veya inancının sağladığı dünyada güvenli ve huzurlu bir yaşam anlamına geliyordu. Ancak medya kültürünün hâkim olduğu postmodern yeni toplumsal durumda ise bireyler, kendi inanç ve değerlerinden farklı inanç ve kültürle karşılaşmakta ve zaman zaman bunun gerilimi de haliyle yaşamaktadır. Günümüzde çok kültürlülük, çok inançlılık, çok kültürlü din eğitimi vb. kavramların sık kullanılması medyanın postmodern çoğulcu anlayışa yakın olması ile alakalıdır. Küreselleşme olgusu da bu durumu beslemektedir. Postmodernitenin modernliğin akılcılık, üniter ulusal birlik, tek kültürel yapı, tek din vb. gibi belirleyici kavramlarına karşı mitik düşünce, çoğulculuk, çok kültürlülük-inançlılık, etnisitelere önem verme, küreselleşme gibi kavramları ön plana çıkarırken medyanın mantalitesinden ve yarattığı sanal durumdan yararlandığını akıldan çıkarmamak gerekir. Sonuç olarak medya bireysel ve toplumsal hayatımızda olumlu ve olumsuz yönleri ile belirleyici olmaya devam etmektedir. Ulaşılan yeni teknolojik gelişmeler ve iletişim araçları ile gelecekte bu belirleyiciliğin devam edeceğini ve hayatımızda daha başka değişimlere de neden olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.