Makale

PARİS NOTLARI

PARİS NOTLARI
Doç. Dr. Fatih ERKOÇOĞLU | Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Yıllar önce, 2010 yılında bir teşehhüt miktarı uğramıştım Paris’e. O vakit Hollanda’da bulunuyordum. Gönlümden Louvre Müzesi’ni ziyaret etmek geçiyordu. Hızlı trenle bir bilet almıştım tam 196 Euro’ya. Yolculuğum pahalıya mal olmuştu. Bunun farkındaydım. Ama Louvre Müzesi’ni görmek için buna razı olmuştum. Rotterdam’dan sabah saat 7’de binmiş, Paris’teki Gare du Nord’a saat 10’da ulaşmıştım. Adı hızlı trendi, fakat Belçika’yı bir kağnı hızıyla geçebilmişti. Akşama kadar vaktim vardı, ilk önce Louvre Müzesi’ne gittim. Maalesef kapalı idi. Talihime küstüm, hiç dikkat etmemiştim. Ardından Şanzelize boyunca yürüyerek Zafer Tak’ına gitmiştim. Orada Citysighting otobüsüne binip hızlı bir Paris turu gerçekleştirmek istedim. İnanır mısınız! Görevli arkadaşın bozuk parası yoktu ve beni otobüse almadı. Tabana kuvvet oradan da Eyfel’e gitmiştim. Altındaki kuyrukta tam bir buçuk saat beklediğim, bu demir yığınına çıkamamıştım. Talihin elinde oyuncak olmuştum. Akşam Gare du Nord’dan Rotterdam’a mahzun bir şekilde dönmüştüm.
Bu yıl yine THY’den promosyon uçak bileti bulmuştuk. Prof. Dr. Ahmet Kankal ve Yaşar Öztürk hocalarımla birlikte Paris’e gitmeye karar verdik. Hedefimiz tamamıyla Louvre Müzesi idi. Otelimizi fiyatları makul olduğu için yukarıda zikrettiğim Gare du Nord’da yani Kuzey Garı’na yakın bir yerde tuttuk. Önümüzde iki günümüz vardı. Gittiğimiz gün, Sen Nehri’ni, muhtelif cadde ve sokakları, Louvre Sarayı’nın etrafını, Notre Dame Kilisesi’ni ziyaret etmiş, hediyeliklerimizi de almıştık. O gün hemen Paris metrosunu da çözmüştük. Ertesi günü sabah erkenden metro ile Louvre’a vardık. Louvre’un altında bir metro durağı vardı. İndiğimizde insan kalabalığı artmaya başlamıştı. Dükkanlar, kafeler gayet güzel düzenlenmişti. Biletlerin satıldığı bir ofisden biletlerimizi almış ve müzeye girmek için yürüyen merdivenlere yönelmiştik. Hemen solda antik Mısır’ı andıran sur kalıntılarının yanından girmemiz gerekiyordu. Kaba bir duvar yerine Fransız aklı antik surlarla bu boş kısmı düzenlemişti. O meşhur cam piramidin altına henüz girmek üzereydik. Büyük bir alışveriş merkezini andıran sağlı sollu dükkanların bulunduğu yerden piramidin altına ulaşmıştık. Danışma’dan müzenin haritasını isteyecektik. Fransızca, İngilizce, Rusça, Almanca, Arapça vs dillerde broşürler görmüştük. Nazik bir şekilde bu broşürlerin Türkçe’sinin olup olmadığını sordum. Danışmadaki orta yaşlı, zannımca bunalım geçiren Fransız kadın "hayır" cevabını verdi. Ben de yine aynı nazik üslupla "Neden?" diye sorunca "Sponsor olun, biz de Türkçe broşür bastıralım" dedi. Bu arada bir de dövmediği kalmıştı. Son birkaç yüzyılda yapılan kendi tabloları ile üç beş tane heykel ve ikonu çıkaracak olursanız, Mısır, Irak, İran, Yunanistan, Hindistan ve Türkiye’den çalınan arkeolojik ve sanat eserlerinden oluşan dünyaca ünlü bu meşhur müzede Fransız kadını, "sponsor olun biz de Türkçe broşür bastıralım" diyordu. Zaten müzenizin sponsoru, saydığım topraklar ve onların çocukları idi. Amerika, İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa müzelerinin hepsi bizim sanat eserlerimizle dolu, biz de bunları görmek için üstüne bir de para ödüyoruz. Üstüne üstlük bir de azar işitiyoruz.
İşte güne böyle bir can sıkıntısı ile başlamıştık. Önümüzde bir günümüz vardı ve bugünü burada geçirmeye karar vermiştik. Burayı ziyaret edenler "üç günde bitmez" demişlerdi. Hakikaten doğru söylüyorlarmış, neredeyse üçte ikisini ancak gezebildik müzenin tam bir günde.
Dünyanın en çok ziyaret edilen sanat müzesi olan Louvre müzesi, 380 binden fazla obje ve 35 bin civarında sanat eserine ev sahipliği yapmakta olup 2012 yılında tam 10 milyon kişiyi ağırlamış.
Yapımına 1204 yılında başlanan ve 1932 yılında son şeklini alan Louvre Sarayı’nda oluşturulan müze, Fransız İhtilalinden sonra Fransa’da açılan ilk devlet müzesidir. Oldukça önemli sanat koleksiyonlarına sahip olan müze, sekiz bölümden oluşmaktadır. Mısır bölümü 1798 yılında Napolyon Bonapart tarafından, İngilizler karşısında doğudaki çıkarlarını koruma gerekçesiyle girişilen ve üç yıl sürecek olan Mısır işgaliyle başlayan süreçte Fransız ordusunun maiyyetinde yer alan bilim adamlarının (160’dan fazla) ülkenin zenginliklerini tespitinde elde ettikleri malzemelerden oluşturuldu. Bu bilim adamları 1809-1822 yılları arasında Description de L’Egypte adıyla (bu eser Vasf-ı Mısır olarak Arapça’ya çevrildi) Mısır’ın arkolojisi, topografisi ve tabiat tarihini inceleyen yirmi üç ciltlik önemli bir eser kaleme aldılar. (Paris 1809-1828) Diğer taraftan 1880 yılında kurulan Kahire Fransız Enstitüsü tarafından yapılan araştırma adı altında ortaya çıkarılan, yani Mısır’dan (çalınarak) götürülen eserleri de burada zikretmemiz gerekir. Bu bölümde İÖ 4000 yılından 4. yüzyıla kadar Antik Mısır, Orta Krallık, Yeni Krallık, Kıpti, Roma ve Bizans dönemlerine ait 50 binden fazla obje teşhir edilmektedir.
Sanat ve tarih adına hırsızlık yapanların sadece Fransızlar olmadığını, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan ve Amerikalıların da birbirlerini bu haslette aratmadıklarını da burada belirtelim. Tabii olarak "Onların araştırma tecessüsü ve bilimsel katkıları olmasaydı bu eserler koruma altına alınmamış olur ve yok olup giderdi" de denilebilir. Ölümü gösterip hastayı sıtmaya razı etmek gibi. Tamam bizim de ayıbımız var! Fakat hırsızın hiç mi günahı yok! Daha öncesinde Afganistan başta olmak üzere DEAŞ saldırıları nedeniyle Irak ve Suriye’de sanat ve tarihi dokunun imha edildiğine dair malum olunduğu üzere pek çok haber ajanslarda geçmiştir. Maalesef tarih tekekkür ediyor. I. Dünya Savaşı’nda da Osmanlı devleti tarihî eserlerini koruyamıyor denilerek, arkeolojik kazılarda çıkartılan eserler Avrupa başkentlerine nakledilmişti. Şimdi de çok farklı değil, Batı aynı Batı, üslup bir miktar değişmiş sadece. Öğrencilerime ders anlatırken "Bu DEAŞ denilen melanetin Palmira’da sözde havaya uçurduğu ya da tahrip ettiği tarihi ve sanat eserleri, birkaç yıl içerisinde Avrupa ve Amerika müzayedelerinde ve müzelerinde görülmezse, kendimi camdan aşağıya atarım!" demiştim. Tabii kendimi üç çapulcu için atacak değildim. Gerçi buna gerek de kalmadı. Zira bu eserlerin bir kısmı İsviçre, Danimarka ve muhtelif devletlerde tespit edildiğini üzülerek söyleyeyim. Eğer inanmıyorsanız Google Dede’ye sorabilirsiniz.
Yakın Doğu Eserleri bölümünde 1881’den beri erken dönem Yakın Doğu Medeniyetlerine dair Kral Naram-Sin’in Zafer Steli, Hammurabi Kanunları, Tanrıça İştar heykeli, kapıda muhafız olarak bekleyen kanatlı Asur boğaları başta olmak üzere çok sayıda eser teşhir edilmekte olup, bu eserlerin hemen hepsinin bizim coğrafyamızdan buraya nakledildiğini hatırlatalım. Bu bölüm, Doğu Akdeniz Bölgesi, Mezopotamya ve Pers İmparatorluğu olmak üzere üç kısımda ele alınmaktadır. Grek, Etrüsk ve Roma bölümü de müze içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bunların dışında Fransız tabloları, İtalyan heykelleri, Flemenk resimleri, İslam sanatı, Asya, Afrika, Okyanusya ve Amerikan sanatlarına dair birçok güzel eser sergilenmektedir. Leonardo Da Vinci’nin ustalık eseri olan ve 1503-1506 yılları arasında tamamlanan, gizemli gülümsemesiyle de muhtelif bakış açılarına esin kaynağı olan Mona Lisa tablosunun da burada olduğunu bilmem söylememe gerek var mı? İslam eserlerinin sergilendiği kısmın dizaynı bir bedevi çadırından esinlenerek oluşturulduğu hissi veriyor.
Müzenin kitap satış reyonundan müzeye ve müzedeki İslam eserlerine dair epeyce kitap aldım. Girerken verdiğim giriş ücretinin üstüne (15 euro) takriben 77,90 euro daha eklemiştim. Aldığım kitaplar ise şunlar; Miniatures Persanes, l’ABC daire dela Calligraphie arabe, A Guide to the Louvre, All the Louvre, İslamic Art at the Musée Du Louvre, Paris Through the Ages.
Bu kitapların bir kısmı Louvre Müzesi ile ilgili iken bir kısmı da İslam sanatı ve hat sanatına dair idi. Kitabın birinde sarayın yüzyıllar boyunca gelişimi muhtelif çizimlerle aktarılmaktadır. Sonuncu kitap Çağlar Boyunca Paris adını taşıyordu ve çocuklara yönelikti. Üzülerek belirteyim ki hâlen elimizde bu şekilde çocuklarımıza yönelik kronolojik olarak hazırlanmış kale ve şehir tarihlerimiz yok. Yine İstanbul başta olmak üzere Ankara ve İzmir gibi önemli büyükşehirlerimizde hâlen şehir tarihi müzelerimizin bulunmayışının büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Hamdolsun belediyelerimiz artık asfalt, park ve bahçeler yapabiliyorlar, fakat kültürel anlamda bu tarz müzelere de ihtiyacımızın olduğu izahtan varestedir. Ama nedense böyle çalışmalardan hemen hiç bahsedilmemektedir.
Müzeyi tamamen gezemedik, fakat yapılabilecek bir şey yoktu. Ardından Eyfel Kulesi’ne gittik. Siyahi sokak satıcıları etrafımızı çevirmiş ve bizimle hemen Türkçe pazarlığa girişmişlerdi. Senegalli olduklarını söyleyen bu arkadaşlar inanın gayet güzel ve aksansız dilimizi konuşuyorlardı. Türkçe artık bir dünya dili olmuştu. Fransa’nın başkenti Paris’te, Eyfel Kulesi’nin hemen dibinde, bu kulenin metal maketleri için Türkçe pazarlığa tutuşmuştuk. Senegalli arkadaşlar oldukça uygun fiyata bu maketlerden bize sattılar.
Altı yıl sonra tekrar bu demir kütlenin altında, sıraya girmiştim. Bu sefer şanslıydık. Yarım saat kadar bekledikten sonra yukarıya çıkacaktık. İnsanoğlu ürperiyor. Yükseklik korkusunu henüz atlatmış birisi olarak, eski asansörler içinde yavaş yavaş yavaş tırmanışa geçerken, içimde de garip şeyler oluyordu. İlk asansör daha büyüktü, belli bir mesafeye kadar çıkmıştık onunla. İkincisi ise daha küçüktü ve diğerine göre daha ürpertici idi. Ayaklarınızdan bir şeyler çekilir gibi oluyordu yukarı çıkarken. Etrafta hâlen kulenin büyük demir aksamı görülürken sorun yoktu, fakat zirveye varırken artık tamamıyla bir boşluk sizi kuşatıyordu. Bu arada tam olarak yükseklikten korktuğum söylenemez, yükseğe çıkarken oluşan boşluk korkusunun bende daha etkili olduğunu söylemeliyim.
Manzaranın çok da muhteşem olduğunu söyleyemem. Tabii olarak Paris’e yukarıdan bakmak, şehri daha iyi tanıyabilmek ve fotoğraflamak iyi oldu. Bu arada dünyada Fransa’nın sembolü hâline gelen bu çelik yığınını her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiğini biliyor muydunuz? Evet. Hemen her yolculuğumda şehri tepeden görebilecek mekânlara çıkmayı seviyorum. Kaleler, tepeler ve kuleler. Sadece birkaç gün kalacağınız şehrin daha iyi tanınmasında kesin olarak büyük katkı sağlıyorlar.