Makale

YEGÂNE KURTULUŞ YOLUMUZ: VAHDET

YEGÂNE KURTULUŞ YOLUMUZ: VAHDET
Prof. Dr. Muammer ERBAŞ | Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı


“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” (Âl-i İmran, 3/103.)

İslam, tevhit dinidir. Tevhit, insanın bütün söz, fiil ve tutumunda yalnızca Allah’a kulluk etmesidir. Bunun gereği, Allah’tan başka hiçbir varlığa veya nesneye kutsallık atfedip tapınmamaktır. Bir Müslüman beş vakit namazın her rekâtında okuduğu Fatiha suresinde Allah’a bu konuda söz verir: “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fatiha, 1/5.)
Tevhit inancının doğal sonucu ve gereği vahdet; yani birlik, beraberlik ve kardeşliktir. Zira aynı Allah’a inanan ve uyumlu bir şekilde topyekûn onun iradesine boyun eğen varlıkların ortaya koyacağı düzen doğal olarak vahdettir.
Bütün evrende vahdet hâkimdir. Çünkü evrendeki canlı cansız bütün varlıklar İslam üzere yaratılmıştır. Onlar, irade sahibi olmadıkları için fıtratlarının gereğini eksiksiz bir şekilde yerine getirirler. Böylelikle ortaya eşsiz bir nizam ve gaye çıkar. Bu durum; yani evrendeki eşsiz nizam ve gaye, Allah Teala’nın varlık ve birliğinin en büyük delili ve göstergesidir: “Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması (Allah’ın) varlığının delillerindendir.” (Şura, 42/29.)
Bu bağlamda insana düşen öncelikli görev ve sorumluluk, bir parçası olduğu evreni örnek alarak oradaki diğer varlıklar gibi Rabbine kusursuz bir şekilde itaat edip O’nun emir ve buyruklarını eksiksiz yerine getirmektir. Bu durumda insanoğlu, bir yandan kendi emrine amade kılınan evrenle uyum içinde yaşayıp mutlu olurken, diğer yandan da kendi arasında barış ve huzuru yakalayacaktır: “Ey inananlar! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2/208.)
Vahdet, önce kişinin kendisinde başlar. Zira kendisiyle vahdet; yani birlik ve bütünlük içinde olmayan bir kimsenin diğerleriyle barış içinde olması beklenemez. Bu noktada kişi önce maddi yönüne; yani bedenine hakkını vermelidir. Bunun için o, sağlıklı beslenmeli, yeterince uyumalı ve kendisini sigara, içki, vb. zararlı alışkanlıklardan korumalıdır. İkinci olarak kişi, manevi yönüne; yani ruhuna hakkını vermelidir. Bunun için o, kalbini imanın nuruyla, aklını hak; yani doğru bilgilerle aydınlatmalı ve kendisini güzel ahlaki meziyetlerle donatmalıdır: “Müminler ancak Allah’a ve Rasulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” (Hucurat, 49/15.)
Vahdet, bir kimsenin onu dünyaya getiren anne-babasıyla bir ömür boyu birlik ve beraberlik içinde olmasıdır. Kişi, onların yanında bulduğu huzur ve mutluluğu başka hiçbir yerde bulamaz. Çünkü insanı Yaradan’dan sonra karşılıksız seven yegâne iki varlık onun anne ve babasıdır. Maalesef çoğu zaman kişi, bu gerçeği ancak onları kaybettiğinde anlar: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti...” (İsra, 17/23.)
Vahdet, bir kimsenin maddi ve manevi yönden kendisini tamamlayıp bütünleyecek bir eşle evlilik yapıp mutlu bir yuva kurmasıdır. Hayırlı bir eş, Peygamber Efendimiz’in ifadesiyle bu dünyanın en güzel nimetidir; zira kişinin kendisini anlayan, onunla her türlü mutluluk ve hüznü paylaşan bir eşi varsa, o daha bu dünyada cennete girmiş gibi olur: “İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır.” (Rum, 30/21.)
Vahdet, bir kimsenin çocuklarıyla birlik ve bütünlük içinde olabilmesidir. Şayet kişi, çocuklarıyla birlikte oyun oynayabiliyor, müzik dinleyebiliyor, geziye çıkabiliyor, namaz kılabiliyor, oruç tutabiliyorsa, ondan daha mutlusu olamaz herhâlde. Bunun için doğumlarından itibaren haklarını vermek suretiyle kendileriyle ilgilenmemiz ve günde en az birkaç saatimizi onlara ayırmamız gerekir: “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür.” (Kehf, 18/46.)
Vahdet, bir kimsenin yakın ve uzak akrabalarını tanıyıp onları ziyaret etmesi, hâl ve hatırlarını sorması, ihtiyaç ve sorunlarını gidermesidir. Akrabalarımız, bizim soy ağacımızın dalları ve yaprakları mesabesindedir. Onlar kuruyup solduğunda, bizim de tükenip yok olmamız kaçınılmazdır. Hiçbir sorun veya kusur, amcamızı-dayımızı, halamızı-teyzemizi veya diğerlerini kaybetmeye değmez: “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver.” (İsra, 17/26.)
Vahdet, bir kimsenin oturduğu apartman veya mahalledeki komşularıyla birlik ve beraberlik içinde olmasıdır. Çünkü onlar, hemen her gün birbirimizi gördüğümüz, görmesek de aynı havayı ve ortamı soluyup paylaştığımız kader arkadaşlarımızdır. Ne kadar güzel ve doğru bir söz; “Ev alma, komşu al.” Onlarla içeceğimiz bir acı kahvenin hatırına, en az kırk yıl iyi komşuluk yapmaya değer. Zira komşularımız bağırdığımızda bizi ilk duyacak, ağladığımızı ve güldüğümüzü ilk görecek, belki de öldüğümüzü ilk fark edecek ve tabutumuza ilk omuz verecek kimselerdir: “…yakın komşuya, uzak komşuya... iyilik edin.” (Nisa, 4/36.)
Vahdet, bir kimsenin kendi milletiyle birlik ve bütünlük içinde olmasıdır. Millet sadece ırk değil, bilakis inanç, ülkü ve kader birliği içinde olduğumuz kimselerdir. Herkesin asli görevi, öncelikle milletine hizmet etmektir. Millete hizmet önce doğru bir bilgi birikimi ve iyi bir mesleki donanım edinmek, ardından da bunlarla olabildiğince amel-i salih yani faydalı iş üretmektir. Milletini sevmek, dertleriyle dertlenmek, bunun için onun dul, yetim ve fakirleriyle ilgilenmektir: “Öyleyse sakın öksüze kötü muamele etme ve sakın bir şey isteyeni azarlama…” (Duha, 93/9-10.)
Vahdet, bir kimsenin ait olduğu ümmeti bilmesi, tanıması ve sevmesidir. Bir insan nasıl ailesiz, bir aile de milletsiz olmazsa, bir millet de ümmetsiz olmaz. Ümmet yeryüzünde aynı inanç, ibadet ve ahlak esaslarını benimseyen farklı milletlerin oluşturduğu güç ve dayanışma birliğidir. “Doğrusu bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin. (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.” (Enbiya, 21/92-93.)
Vahdet, bir kimsenin temel insani değerler ekseninde tüm insanlıkla barış ve huzur içinde yaşamasıdır. Müslüman yaratılanı Yaratan’dan ötürü sever; haksız yere hiç kimsenin canına, malına, ırzına, düşüncesine ve inancına el ve dil uzatmaz. Sahip olduğu inancına ve ahlakına dair güzel değerleri diğer insanlarla paylaşmak için onlarla tatlı dil ve güler yüzle dostluğa dayalı bir ilişki kurar: “Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur.” (Maide, 5/32.)
Ve son olarak vahdet, bir kimsenin Yüce Yaratan’la birlik, beraberlik ve bütünlük içinde olmasıdır. Bunun yolu, Onun Kur’an ve sünnette yer alan emir ve yasaklarına uymaktır. Bunun ötesinde Allah Teala, insanın ve uzağında değil, bilakis inanan bir müminin kalbindedir. İnsan için en büyük mutluluk ve huzur, Rabbinin her an için kendisiyle birlikte olduğunu bilip bunu iliklerinde hissetmesidir: “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16.)