Makale

KUR’AN-I KERİM’DE İHTİLAF AHLAKI

KUR’AN-I KERİM’DE İHTİLAF AHLAKI
Prof. Dr. Kaşif Hamdi OKUR | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İhtilaf tabiri dil açısından bir kişinin gerek sözlerinde gerekse davranışlarında diğerinden farklı bir yol ve yöntem benimsemesi anlamına gelmektedir. Tabii bu tutumun taraflar arasında niza ve çekişmeye yol açması da mümkün olduğu için “ihtilaf” sözcüğü istiare yoluyla, niza ve çekişme anlamında da kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu kullanımın örnekleri mevcuttur. (Râgıb el-İsfehânî, Müfredâtü elfâzi’l-Kur’ân, Dımaşk 2011, s. 294.) İhtilafın mahiyeti gereği müspet ve menfi yansımaları olduğu için bazı müellifler kullanım bakımından “ihtilaf” ve “hilaf” kavramlarına farklı içerikler yüklemeye çalışmışlardır. Buna göre amacın aynı, ancak yöntemlerin farklı olmasından kaynaklanan görüş ayrılığı için “ihtilaf”; hem amaç hem de yöntem bakımından birbirlerine karşı olan kişiler arasındaki durumu ifade etmek için “hilaf” tabirini kullananlar olmuştur. Öte yandan “ihtilaf” tabirine bir delil veya gerekçeye dayalı görüş ayrılığı, “hilaf” tabirine ise herhangi bir delil ve gerekçeye dayanmayan muhalefet anlamı yükleyenler de bulunmaktadır. (Ebu’l-Bekâ el-Kefevî, el-Külliyât, Beyrut 2012, s. 50.) Ancak İbn Âbidin’in de dikkat çektiği gibi bu tutum, tamamen müelliflerin müspet görüş ayrılığı ile menfi çekişmeleri farklı kelimelerle ifade eden bir kavramsallaştırma arayışı içerisine girmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu ayrımın dilsel açıdan veya naslardaki kullanım bakımından sağlam bir dayanağı bulunmamaktadır. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, Beyrut 1987, IV, 331.)
Kur’an’ın ifadesine göre Yüce Allah hayatı ve ölümü, insanların hangisinin daha iyi ameller işlediğini ortaya koyacak bir imtihan vesilesi olarak yaratmıştır. (Mülk, 67/2.) Başlangıçta insanlar aynı inanca sahip tek bir topluluk hâlindeydi. Zamanla aralarında görüş ayrılıkları çıkınca Yüce Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri göndermiştir. Peygamberlere de insanların ayrılığa düştükleri konulara açıklık getirmek üzere kitap indirmiştir. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık belgelere sahip oldukları hâlde çıkar hesapları ve kıskançlıklar sebebiyle ihtilafa düşmüşler, ortaya birbirine karşı cephe alan farklı din anlayışları çıkmıştır. (Bakara, 2/213.) Böyle bir ayrılığa düşülmemesi, din merkezli bir çatışmanın içine girilmemesi Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette ısrarla altı çizilen bir husustur:
“Ve yine siz, sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılıklara ve anlaşmazlıklara düşen topluluklar gibi olmayın! Böyle toplumları büyük bir azap beklemektedir.” (Âl-i İmran, 3/105.); “Dinlerini parça parça edip de gruplara ayrılanlara gelince senin onlarla hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. İleride Allah onlara yaptıklarını tek tek bildirecektir.” (Enam, 6/159.); “Şüphesiz bu hepinizin dinidir ve yegâne dindir. Ben de Rabbinizim. O hâlde bana karşı gelmekten sakının. Ama onlar aralarındaki inanç bağlarını paramparça ettiler. Her topluluk kendi inancıyla övünüp durur.” (Müminun, 23/52-53.)
Öte yandan Allah’ın insanların tek bir inanç üzerinde toplanmasını irade etmediği, insanları ihtilaf etmeye, farklı inanç ve görüşleri benimsemeye uygun bir nitelikte yarattığı da (Hûd, 11/108-109.) yine Kur’an-ı Kerim’de ifade edilmektedir:
“Eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ama onların anlaşmazlıkları sürüp gidecektir.” (Hud, 11/118.); “Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak verdikleriyle sizi sınamak için ümmetlere ayırmıştır. O hâlde siz de hayır yapmakta birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır, anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri o size bildirecektir.” (Maide, 5/48.)
Bu iki ayet öbeğini beraberce değerlendirildiğimiz zaman karşımıza şu tablo çıkmaktadır: İhtilafın olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Dinin temel esaslarının anlaşılmasında birliği bozucu, kamplaşmaya yol açan görüş ayrılıkları yasaklanmıştır ve önceki ümmetlerin içerisine düştüğü bu durumdan sakınmaları için Müslümanlar uyarılmıştır. Öte yandan ilahî hikmet ve imtihanın bir gereği olarak, farklı şekilde anlaşılmaya ve yorumlanmaya müsait olan tali meselelerdeki görüş ayrılıkları yerilmemiştir. Aksine bu noktada ortaya konan farklı kanaatler bir zenginlik, hayırda yarışmak olarak nitelenmiştir. Zira Yüce Allah insanları zorunlu olarak tek bir inancı benimseyecek tarzda yaratmamış, böyle bir durumu irade etmemiştir. Bilakis farklılıklar ortaya koyabilecek nitelikte yaratmış, ortaya konacak olumlu eylemleri ise bir imtihan vesilesi olarak takdir etmiştir. (Maide, 5/48.) Bu olgu ilk nesillerden beri Müslümanlar tarafından böyle anlaşılmış, ihtilafın temellendirilmesi, olumlu ve olumsuz türlerinin belirlenmesi ve ihtilafın ahlaki zemininin oluşturulması, ilgili bakış açısına dayandırılmıştır. (Konuyla alakalı olarak literatüre yansıyan en erken değerlendirmelerden birisi için bk. İmam Şâfiî, er-Risâle, nşr. Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut ts., s. 560 vd.) Dinî konulardaki ihtilaf hem Müslümanlar ile diğer dinî gruplar arasındaki temel farklılıkları hem de Müslümanlar içerisindeki anlama ve yorumlama merkezli görüş ayrılıklarını kapsar. Her iki durumda da ihtilafın birtakım ahlaki ilkeler çerçevesinde ele alınması gerekmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim farklı inanç sahiplerini İslam dinine davet ederken, onlarla dinî konuları tartışırken yapıcı bir yöntem kullanılmasını öngörür: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle çağır; Onlarla en güzel şekilde tartış. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları çok iyi bilir. Doğru yolu bulanları da en iyi bilen O’dur.” (Nahl, 16/125.) Dinler arası ihtilaflı konuları ele alırken de vahiy geleneğine mensup inanç gruplarına ortak zeminin hatırlatılmasını salık verir: “Zulmedenleri hariç ehlikitapla en güzel bir şekilde tartışın ve onlara deyin ki: Biz bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir. Biz, yalnız O’na boyun eğen Müslümanlarız!” (Ankebut, 29/46.) Öte yandan bir vahiy geleneğinden uzak olan müşriklerin dine davet edilmesi sırasında da güzel ve etkileyici bir dil kullanılması emredilmiş, şeytanın insanlar arasında fitne çıkarma potansiyeline dikkat çekilerek kırıcı bir üslup kullanılması yasaklanmıştır. (İsra, 17/53.) Hele hele sağlam bir temele dayanmasa da onların inançlarına hakaret edilmesi kesinlikle men edilmiştir: “Onların Allah’ı bırakıp taptıkları ilahlara sövmeyin ki onlar da bilgisizlikleri yüzünden ileri gidip Allah’a sövmesinler. Biz her millete işlerini böyle hoş gösterdik. Sonunda hepsi ancak Rablerine dönecek, O da onlara neler yaptıklarını tek tek bildirecektir.” (Enam, 6/108.) Zira Allah’a inanmayanları küçümsemek, inançlarına hakaret etmek ve duygularını incitmek, onların da tehevvüre kapılarak Allah’a karşı saygısızlık etmelerine yol açacaktır. Bu tutum ayrıca İslam dininin insanın şahsiyetine ve inancını seçme hürriyetine verdiği değer ile de bağdaşmamaktadır.
Müslümanlar arasında dinî konulardaki görüş ayrılığı meydana geldiği takdirde başvuru mercii Allah ve peygamberidir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve içinizden kendilerine yetki verdiğiniz yöneticilere itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde -eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız- o hususta Allah’a ve Rasulüne başvurunuz. Böyle yapmanız daha hayırlı ve neticesi daha güzeldir.” (Nisa, 4/59.) Görüş ayrılığı ve ihtilafların Allah’a ve Rasulüne götürülmesi demek, Kur’an ve sünnetin beyanları ve ilkeleri çerçevesinde ele alınması demektir. Dolayısıyla ihtilafın mahiyetini, bu verilerden hareketle ilahî iradenin tespitine yönelik farklı görüşlerin ortaya çıkması oluşturmaktadır. (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, Beyrut 1992, III, 178-180.) Allah’ın insanı ihtilaf etmeye müsait bir nitelikte yarattığının (bk. Hud, 11/119.) farkında olan Müslümanlar, ilk nesilden itibaren farklı şekillerde anlaşılmaya müsait nasların manasının tespitine yönelik görüş ayrılıklarını, alternatif birer yaklaşım olarak değerlendirerek “içtihat” çerçevesinde kavramsallaştırmışlardır. Naslarda hükmüne temas edilmeyen meselelerin ilahî irade ışığında çözümlenmesine yönelik çabalar da aynı kapsamdadır. Şüphesiz tartışmanın en güzel bir biçimde yapılmasına ilişkin ilke (Nahl, 16/125.) burada da geçerliliğini korumaktadır. Bu bağlamda, yapılan olumsuz hareketlere karşı olumlu içerikli karşılıklar verebilmenin, düşmanları candan bir dost hâline getirebilecek nitelikte erdemli bir tavır olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. (Fussılet, 41/34.) Ancak hangi sebeple olursa olsun Müslümanlar arasında yaşanan bir görüş ayrılığı sürtüşmeye ve çatışmaya yol açacak boyuta ulaşmışsa, çatışmanın taraflarının arasını düzeltmek ve gerektiğinde haksız olan tarafa yaptırım uygulamak, bütün Müslümanların omuzuna yüklenmiş bir sorumluluktur. Zira Müslümanlar arasındaki kardeşlik bunu gerektirmektedir. (Hucurat, 49/9-10.)
Sonuç olarak kıskançlık ve çıkar çatışması kaynaklı dinî ihtilaflar, Kur’an-ı Kerim’de önceki ümmetlerin içerisine düştüğü olumsuz bir tutum olarak sunulmuş ve Müslümanlar aynı hataya düşmemeleri konusunda uyarılmıştır. (bk. Bakara, 2/213; Âl-i İmran, 3/105; Enam, 6/159; Müminun, 23/52-53.) Dinî esasların anlaşılması ve yorumlanmasına ilişkin görüş ayrılıkları ise bu kapsamın dışında kalmaktadır. Bir ihtilafın hangi kapsamda yer aldığı konusunda, İbn Abbas’ın şu ifadesi zannediyorum bizlere yol gösterici bir nitelik taşımaktadır: “Allah rızası temeline dayanmayan her kardeşlik, gün gelir ortadan kalkar ve yerini düşmanlığa bırakır!” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, Beyrut ts., II, 119 nr. 1962.) Yorum ve anlama kabiliyeti noktasında Hz. Peygamber’in özel duasına (Buhari, “Vudû”, 10.) mazhar olmuş bu güzide sahabinin aktardığımız tespiti, Müslümanların aralarındaki ihtilafı hangi zemine oturtmaları gerektiğini açıkça bizlere göstermektedir.