Makale

HİLAF MI? İHTİLAF MI?

HİLAF MI? İHTİLAF MI?
Prof. Dr. Mehmet Görmez

Allah, insanı yeryüzünün en şerefli varlığı olarak yaratmış, maddi ve manevi anlamda güçlü ve sorumlu kılmış, biri diğerinin aynı olmayacak şekilde her insanı farklı niteliklerle donatmıştır. Fıtrat gereği taşıdığımız kodlar, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler, sahip olduğumuz duygu ve düşünceler birbirinden farklı ama her biri özel ve kıymetlidir. Söz konusu farklılıklar bazen sosyal ve kültürel yapımızdan, bazen dinin, dilin, hayatın tabiatından, bazen de akletme biçimlerimizden kaynaklanır. Nihayetinde toplumlar muhtelif düşünce, yorumlama, anlayış ve kanaatlere sahip olan ve birbirini bütünleyerek farklılıkta zenginliği yakalamak üzere yeryüzüne gönderilmiş bulunan insanlardan oluşur. Kur’an-ı Kerim, “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum, 30/22.) ayetiyle bu duruma işaret eder.
Toplumsal yapı içinde fiziksel farklılıklar kadar duygusal ve düşünsel ayrılıkların bulunması da normaldir, tabiidir. Dolayısıyla toplumun her bir üyesini aynı minvalde düşünmek, aynı karakter ya da düşünce yapısı içinde tasarlamak, her şeyden önce tek tek her birimizin irade hürriyetine yönelik bir baskı kurmakla eşdeğerdedir. Farklılıklar olacaktır ki, toplum monoton, tekdüze, durağan bir yapıya mahkûm olmasın. Çeşitlilik olacaktır ki, insanlar tanışsın, düşünsün, üretsin ve insanlık gelişsin.
İnsanların görüş çeşitliliği “ihtilaf” olarak adlandırılır ve farklı zihinlerin birbirini tetiklemesi anlamında ihtilaf, hayra vesile olabilir. Zira böylelikle ümmetin sorunlarına yönelik çözüm arayışları çeşitlenir, akıl ve tecrübeler birbirini tanır, birbirinden ilham alır. Ancak aklıselime sığmayan, İslam’ın sabiteleriyle uyuşmayan ve ümmeti kutuplaşmaya sürükleyen bir görüş ayrılığı “hilaf” olarak adlandırılır ve çözümsüzlüğe sürükler. Hilafın katı ayrışmalara doğru gitmesi “tefrika” dediğimiz acı tablonun habercisidir. Bu durum ise sadece zihinsel anlamda değil duygusal anlamda da birbirinden uzaklaşan, yabancılaşan insanlar üretir. Toplumun birlik ve beraberliğini tehdit eder, “fitne”ye zemin hazırlar.
Farklı düşünmenin, farklı karar vermenin ya da toplumsal yönelimlerde, dinî ya da dünyevi konularda kendine özgü değerlendirmeler yapmanın sakıncası yoktur. Yeter ki her mümin düşünce ve davranışlarında, tercih ve yönelimlerinde doğru bir amaca ve sahih bir usule bağlı kalsın! İslami gelenek, makul düzeyde var olan farklılıkları, ihtilafa düşülen konuları hakikat arayışı için güçlü birer hareket noktası olarak kabul etmekte ve ihtilafta beis görmemektedir. Yeter ki hedef ve yönelimlerini İslami gaye ve gayret içinde şekillendiren Müslüman, dinin yüksek prensiplerini göz ardı etmesin, çiğnemesin, yok saymasın! Hiç şüphesiz “vahdet” bütün Müslümanların aynı kalıptan çıkmış gibi tek bir düşünce dünyasına sahip olması anlamına gelmez. Vahdet; muhtelif nitelikleriyle her biri ayrı bir dünya olan Müslümanların, bir araya geldiklerinde uyumlu bir toplum inşa etmesi; ümmet şuuru taşıyan sayısız müminin özgürlüğünü yitirmeden birbirine bağlanmasıdır. Dolayısıyla ihtilaf, vahdete engel değildir.
İhtilafın, sahabeden itibaren var ola geldiği ve rahmet olarak algılandığı burada hatırlanmalıdır. İslam’ın kurucu neslinden bugüne Müslümanlara istişarenin emredilmiş olması, ihtilafın hakikati ortaya çıkaran nimetinden istifade etmek içindir. Hilaf ise daima yasaklanmış, Müslümanlar birbirlerine sırt dönmemek, nefret beslememek, ayrılığa düşmemek konusunda Allah ve Rasulü tarafından uyarılmıştır. Çünkü ihtilaf delile ve beyyineye, hilaf ise delilsiz iddia ve zanna dayanır. İhtilaf isabetli görüşe, hakka ve hakikate, hilaf ise cidale ve tefrikaya götürür. İhtilaflar dikkatle yönetildiğinde besleyici ve geliştirici bir süreç yaşanırken, hilaf başka bileşenlerin de katkısıyla hızla fitneye dönüşebilecek kaotik bir mecranın habercisidir.
İslam medeniyeti değişik ekol, mezhep ve meşreplere ev sahipliği yapmıştır. Dinî yorum, fikir ve görüşler, tarihte olduğu gibi günümüzde de farklılıklar arz edecektir. Bu farklılıklar, medeniyetimizin bir zenginliği; İslam’ın dinî düşünce alanında bireylere tanıdığı özgürlüğün tezahürüdür. Ancak farklılıktan düşmanlık üretmek asla kabul edilemez. Aslolan, düşüncelerin ve hatta eylemlerin toplumsal bir ifsada ve zarara neden olmamasıdır.
Günümüzde maalesef çeşitli medya organlarında din-i mübin-i İslam etrafında cereyan eden tartışmalar, dinî anlatımın çerçevesini belirleyen tebliğ, irşat ve davet ilkeleri doğrultusunda yapılmamaktadır. Tebliğ, risaletle; irşat, ilim ve marifetle; davet ise hikmetle gerçekleştirilebilir. Halbuki bugün şahit olduğumuz tartışmalar, uluslararası kamuoyunda İslam’ın şiddet üreten; ülkemizde ise hiçbir konuda ilkesi olmayan, her konuda kaos ve kargaşa üreten bir din olarak algılanmasına neden olmaktadır. Çeşitli medya ortamlarında gerçekleşen dinî tartışmaların büyük bir kısmı ihtilaf değil, hilaftır. İhtilaf çerçevesinde yürütülen tartışmalarda da -üzülerek ifade etmek gerekirse- ihtilaf ahlakına riayet edilmemektedir. Oysa bizler medreselerimizde Fıkıh’ta “ihtilaf ahlakı”, Kelam’da “ilm-i cedel”, Mantık’ta “ilm-i münazara” dersleri okutmuş, ihtilafın ahlaki ilkelere uygun bir dil ve üslupla sürdürülmesine ihtimam göstermiş bir geleneğin temsilcileriyiz.
Unutulmamalıdır ki din konusunda derin bir bilgi birikimine sahip olan kimselerin bile, hem bu bilgiyi elde ederken, hem de başkasına naklederken takınması gereken bir edep, kullanması gereken nezih bir dil ve üslup vardır. Din hakkında usulsüz ve samimiyetsiz bir biçimde konuşulmaya başlandığında, bizi birleştirmek için gelen din, bizi ayrıştıran bir unsura dönüştürülmekte, din üzerinden toplumsal gerginlikler meydana gelmesi kaçınılmaz bir hal almaktadır. İhtilaf ahlakına riayet etmeksizin herkesin kendi bildiğine yegâne hakikat gözüyle baktığı bir dünyada, ne karşılıklı görüş alışverişinden, ne uyumdan ne de rahmeti tecelli ettirecek güçlü bir diyalog ve etkili bir iletişimden söz edilebilir. Ümmetin ocaklarına ateşler düştüğü bir zamanda basit meseleler üzerinde tartışarak kutuplaşmak, yangına körükle gitmektir. Kaldı ki, coğrafyamızda en meşum saldırıları, ahlak ve hukuk tanımayan savaşları yaşadığımız bir dönemde meşru olan ihtilafı bile bir kenara bırakmak gerekmektedir.
Bugün biz Müslümanların en çok dikkat etmesi gereken husus; vesilelerle gayeleri birbirine karıştırma, feri meseleleri asılların yerine ikame etme, İslam’ın meşru kabul etmediği bilgi kaynaklarına itibar etme ve medeniyetinin 14 asırlık mirasını yok sayma gibi hatalara düşmeden din-i mübin-i İslam’ı anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. Bize düşen görev; Müslümanları tek bir kalıba sokma, kardeşimizin niyetini sorgulama, kıt bilgimizle âlim kesilme, şahsi tartışmalarımızı ilmi tartışmaların önüne geçirme gibi hatalara düşmeden vahdetimizi korumaktır. Farklı dinî yaklaşımlarımız, köklü geleneğimizden ve medeniyetimizden aldığımız güçle geleceğe güvenle bakmamızın önündeki engeller olmamalıdır. İslam’ın sabitelerini elbirliği ile muhafaza etmek, değişkenler konusunda ise birbirimizi dinlemeye, değerlendirmeye ve anlamaya çalışmak zorundayız. Zira ihtilafın hilafa, tefrikaya ve fitneye dönüşmesine fırsat vermemek her Müslüman için vazgeçilmez bir sorumluluktur.