Makale

Zenginlik Cüzdanla İlgili Bir İş Değilmiş Meğer

Zenginlik Cüzdanla İlgili Bir İş Değilmiş Meğer

Hızır KETENCİ | Kasarcılar Camii İmam Hatibi / RİZE

“Hedefin bir yıllık ise pirinç ek; on yıllık ise ağaç dik, yüz yıllık ise insan yetiştir.” demiş Çinliler. İnsan yetiştirmek pirinç ekmek kadar ya da ağaç dikmek kadar kolay bir iş değildir elbet ama yetiştiğinde de pirinçten daha tatlı olduğu, ağaçtan daha ziyade gönle ferahlık verdiği de aşikârdır.

Cemaatimden birisi bana bir miktar para vermişti, “Maddi durumu iyi olmayan talebelerden birisine verirsin.” diyerek. Ben de bana tevdi edilen bu görevi yerine getirmek için talebelerimizden birsini çağırmıştım söz konusu parayı verebilmek için. Gelin görün ki talebemizin mazereti varmış bu parayı alamazmış! Neden mi? Gelin kendisinden dinleyelim: “Hocam! Sizin bana vereceğiniz bu paraya ihtiyacım yok değil, ancak burada maddi durumu benden daha zayıf olan arkadaşlar var. Bu parayı onlardan birisine versek daha iyi olmaz mı?” Hayretler içerisindeydim. O an Yermuk Savaşı’nda yaşanan ve Hz. Huzeyfe’nin naklettiği şu hikâye geliyor hatırıma. Sıcak kumlar üzerinde bitap düşen ve susuz kalan mücahit sahabilerin, “Belki yanımdaki daha muhtaçtır.” diyerek suyu içmek istemeyişleri gibi. Onun bu güzel davranışı üzerine söz konusu parayı kendisine verme konusundaki isteğim daha da artıyor ama onun bu güzel safiyetinin de devam etmesi gerektiğini düşündüğümden bir seferliğine bu talebemizi es geçiyorum. Bunun üzerine bir başka talebemizi çağırıyorum. Ne var ki bu sefer de durum değişmiyor. İkinci talebemizin de parayı almamak için kendince nedeni var. “Hocam! Bu parayı bana dün verseydiniz alırdım ama bugün alamam.” Neden? “Bugün bana köyden para geldi.” Gelen paranın miktarını soruyorum cüzi bir rakam telaffuz ediyor anlıyorum ki mesele para pul meselesi değil, gönül zengin olunca dünya fukaralığı basit bir mesele olmaktan öteye geçemiyor. “Bu hikâye nerede ve nasıl bitecek?” diye bir merak sarıyor içimi Bu merak içerisinde üçüncü talebemizi çağırıyor ve parayı kendisine veriyorum. “Bu sefer de bir şey çıkar mı?” diye düşünüyorum ama çıkmıyor. Üçüncü talebemiz nihayet ve üstelik hiçbir itiraza mahal bırakmadan parayı alıyor.

Hikâyenin bittiğini zannediyorum. Aradan iki gün geçiyor, meslektaşlarımızdan birisi bir kaza sonucu vefat ediyor. Arkadaşımızdan geriye gözü yaşlı bir eş ve maddi olarak desteklenmeye muhtaç beş yetim çocuk kalıyor. “İmam arkadaşlar olarak neler yapabiliriz?” sorusuna cevap ararken il müftümüz, “Bu aileye öncelikle bir ev almamız gerekir.” diyerek bizleri yönlendiriyor Kendi aramızda para topluyoruz. Toplanan miktar yeterli olmadığından geri kalan kısmı da cemaatimizin desteğiyle denkleştirmeye çalışıyoruz. Yardım için gelenlerin arasında çok enteresan birisi vardı. İki gün önce harçlık yapması için kendisine para verdiğim talebemiz. “Hocam, ben bu aileye yardım etmek istiyorum.” diyor. Bu, benim hiç beklemediğim bir şey olduğu için o an ne söyleyeceğimi kestiremedim. Kendisi yardıma muhtaçken o bir başkasına yardım etmek istiyordu. Tam bir sahabe ahlakıydı bu. Gönlüm gözyaşlarıma davetiye çıkarsa da ben ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum. Zoraki şunu söyleyebildim: “Senin paran burada geçmez, ama şu tavrın ve bu iyi niyetin var ya, bu çok şeye bedeldir.” dedim. Güya talebemizi ikna etmeye çalışıyordum, ama o kararlıydı. “Hocam! Vallahi bu gece beni uyku tutmaz, ne olursunuz, bu parayı alın.” dedi. Artık daha fazla direnecek gücüm kalmamıştı. Anlayacağınız pes eden ben olmuştum.

Bu hadiseyi her hatırladığımda hâlâ gözlerim buğulanır. Bugün çıkarları uğruna dünyayı cehenneme çevirenlerin, gelişmiş silahları değil de böylesi yürekleri ve hassasiyetleri olsaydı keşke! O zaman ne ateş düşerdi gönüllere ne de tahtadan arabalar giderdi evlere.