Makale

AVRUPA NEREYE KOŞUYOR

AVRUPA NEREYE KOŞUYOR

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU | Başkanlık Müşaviri

“Müslümanlar kendi medeniyetlerinin büyük olduğunu düşünüyorlarsa, bunu ispat etsinler. Yoksa kapı ardına kadar açık; bırakın gitsinler, ya çöle dönüp develerle ya da ormana dönüp maymunlarla konuşsunlar.” Bu sözler, İtalyan senatör Roberto Calderoli’ye ait. Hollandalı siyasetçi Geert Wilders’a göre ise, İslam ve demokrasi birbirine tamamen zıt, zira İslam, demokrasiyi kökünden söküp atmayı amaçlayan faşist bir ideoloji; şayet Müslümanlar Hollanda’da yaşamak istiyorlarsa Hollanda Anayasasını Kur’an’ın üzerinde tutmalılar.

Bir başka karalama örneğinin sahibi, ırkçı ve faşizan görüşleriyle tanınan İtalyan kadın gazeteci Oriana Fallaci. Müslüman göçünün Avrupa’yı bir koloniye dönüştüreceği uyarısını yaptıktan sonra ağzındaki baklayı çıkarır Fallaci: “Müslümanlar fare gibi ürüyorlar… Bir gün gelecek, çan kulelerinin yerini minareler, mini eteklerin yerini de burkalar alacak!”

Bu örneklerden yüzlerce var, ama bizim için bu kadarı yeter. Bunlar, son yıllarda Avrupa’da İslam’a ve Müslümanlara tepeden bakan belli bir grup önyargılı siyasetçi, gazeteci, yazar ve akademisyen tarafından sarf edilen, yazılan yüzlerce tahkir edici, aşağılayıcı, karalayıcı ifadelerden sadece bir kaçı…

İslam’ın bir ‘savaş’ dini olduğu algısı birileri tarafından kasıtlı bir biçimde yayılıyor. Bazıları için İslam, Batı’ya, onun liberal değerlerine, demokrasisine, seküler hayat tarzına doğrudan bir tehdit; dolayısıyla İslam’ın göçmen Müslümanlarla Avrupa’ya geri dönmesi hiç de hayra alamet değil, zira Avrupa’nın Müslüman fethi kapıda!

Avrupa’daki Müslüman nüfus artışının ve yerli nüfusa göre oranının çetelesini tutan istatistiklerde ciddi bir artış dikkat çekiyor. Bu boşuna değil, zira çarşaf çarşaf yayınlanan bu istatistiki verileri ellerini ovuşturarak bekleyen bir kısım malum ‘felaket tellalı’ çevreler var. Bunlar rakamları duyar duymaz harekete geçerler ve “Efendim, tehlikenin farkında mısınız? Müslüman nüfus kontrol edilemez biçimde artıyor!” diye feryat figan ederler. Bunları temcit pilavı misali tekrarlanan bildik yorumlar takip eder. Efendim neymiş, Avrupa’daki Müslümanlar uyum sağlamak yerine ‘paralel’ toplumlar oluşturma peşindelermiş. Yerli seküler kültürü ve onun ‘hümanist’ değerlerini kabullenmeyi reddetmeleri bunun açık deliliymiş. Birer gettoya dönüşen muhitlerinde radikalizm, nefret ve şiddet ürüyormuş. Avrupa şehirlerinin o güzelim modern dokusu giderek kirleniyormuş. Her Müslüman aslında terörist olma potansiyeline sahipmiş. Vesaire, vesaire…

Bu düzmece, sahte fikirlerin üzerine kurgulanan felaket senaryolarıyla galeyana gelen yeni ırkçı nesil ise ‘yabancı’ etiketi yapıştırılan her şeye pervasızca saldırıyor. Bu saldırıların dozunda son yıllarda gözle görülür bir artış var. Hiçbir kutsalı ve değeri tanımayan ırkçı sokak haydutları insanlara, evlere, dükkânlara, arabalara, camilere saldırıyor, önüne ne çıkarsa tahrip ve tarumar ediyor. Her ne hikmetse, kim oldukları bilinen bu gözü dönmüş barbar ruhlu ırkçı Vandallar yakalanıp adalet önünde hesaba çekilmiyor. Avrupa kentlerinin seküler, çoğulcu geleneklerini yıkmaya çalışan bir ırkçılık virüsü giderek yayılıyor. Bu virüs, liberal demokrasinin kalesi olmakla pek övünen Avrupa’nın temellerini kemiriyor.

Bütün bunlar tek bir şeye delalet ediyor. Avrupa anlaşılmaz bir biçimde giderek hırçınlaşıyor ve bu, onun kronik ‘saldırganlık’ hastalığının tekrar nüksettiği anlamına geliyor. Avrupa bir cinnet haline girmiş durumda desek pek de yanılmış olmayız. Rönesans, Aydınlanma, Reformasyon, Vestfalya Barış Antlaşması, Fransız Devrimi vb. süreçlerden geçerken kanla harcını kardığı, her vesile ile başına ’evrensel’ kavramını kondurduğu temel değerlerini ‘yabancı’ veya ‘öteki’ olarak nitelediği kitleleri karalamak, aşağılamak uğruna heba ediyor. Bu haliyle Avrupa, Otuz Yıl Savaşlarının, I. ve II. Dünya savaşlarının ‘karanlık’ dehlizlerinde ölüm-kalım mücadelesi verirken yaşadığı acıları ve aldığı dersleri çok çabuk unutmuşa benziyor.

Bugün karşımızda duran Avrupa, kendi bünyesinden bir türlü söküp atamadığı bulaşıcı ırkçılık virüsüyle zehirlenmiş vaziyettedir. Irkçılığı ve yabancı düşmanlığını şiar edinen ‘ölümcül kimlikler’ Avrupa’yı temsile soyunuyor. Eriştiği modern-
lik düzeyinden geriye çark eden, kendini jeopolitik bir varlık olarak konumlandırmakta ısrar eden, her nedense, 19. asır emperyalizmine dönüş emareleri gösteren bir Avrupa var karşımızda. Fasit bir döngüden kendini bir türlü kurtaramayan Avrupa giderek bağnazlaşıyor. Görüntüde modern ve ileri, ama zihniyet ve kafada ‘geri’ bir Avrupa var karşımızda desek, pek de abes bir laf etmiş olmayız.

Asırlar süren kanlı tarihinin ardından huzuru ancak II. Dünya Savaşı’nın sonunda yakalayabilen Avrupa’nın haşin, saldırgan ruhu yeniden depreşiyor. Bütün bu olup bitenler karşısında “Avrupa nereye koşuyor?” sorusunu sormadan edemiyor insan.

Evet, bu anlaşılmaz bağnaz tavrıyla, kendi değerleriyle sürekli çelişen Avrupa nereye koşuyor?

Her şeyden önce, ‘Avrupa’ fikri bir icat! Bunu ben söylemiyorum. Bunu söyleyenler Avrupa’nın hatırı sayılır entelektüelleri. Bunlardan biri olan Sussex Üniversitesi sosyoloji profesörü Gerard Delanty, “Avrupa’nın İcadı” isimli eserinde, eski alışkanlığı olan düşman takibinden vazgeçmeyen günümüz Avrupa’sının, özellikle soğuk savaş sonrasında sağladığı lüks ve konforu tüketmek üzere olduğunu söylüyor. Coğrafi sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği halen tartışmalı olan bir “Avrupa” fikrinin kökeninde, ortak bir politik ideoloji etrafında bütünleşmiş bir ‘kimlik’ inşasının olduğunu vurguluyor.

Bu ‘zorlama/yapay’ kimliğe yüklenen görev, şimdilerde kimilerinin ‘Avrupa kalesi’ olarak tanımladığı stratejik birliğin, üzerine oturduğu coğrafyaya yönelebilecek sözde bir İslam fethine karşı emniyet sibobu vazifesi görmek. Bu çerçevede sıklıkla dile getirilen talep, yabancıların ve bilhassa Müslümanların Avrupa’dan sürülmesidir.

Unutulmamalıdır ki, Avrupa tarihinin her döneminde ipleri elinde tutan feodal yapının ‘üstün, medeni, ilerici ve beyaz’ seçkinleri için ‘yabancı’ kavramının kapsamı hep çok geniş olmuştur. Bu kavramın kapsamına kimi zaman Protestanlar, kimi zaman Katolikler ve kimi zaman da Yahudiler dâhil edilmiştir. Otuz Yıl Savaşları’nda Protestanlar ve Katolikler birbirlerini kıyasıya kılıçtan geçirdiler. Sonra onlu yıllar birbirini kovaladı. ‘İstenmeyen’ ilan edilenlerin önemli bir kısmı gemilere dolduruldu yeni keşfedilen ‘Yeni Dünya’ya sürüldü. Erken gelip mekân tutanlar ve onların torunları hemen ev sahibi konumuna geçtiler ve arkalarından gelenleri adamdan saymadılar.

Mesela, American Freedom and Catholic Power (Amerikan Özgürlüğü ve Katolik Gücü) adıyla 1949’da piyasaya sürdüğü kitabı ‘en fazla satan’ listesinden düşmeyen ve tam 26 baskı yapan Paul Blanshard’ı verebiliriz. Blanshard, bilhassa II. Dünya Savaşı’nın sonrasında Avrupa’dan akın akın gelen Katolikler yüzünden demokrasinin, seküler değerlerin ve eşitliğin tehlikeye girdiğini bas bas bağırıyor, Amerika’nın yakında bir Katolik devletine dönüşeceği uyarısını yapıyordu. ‘Bağnaz ve fundamentalist’ yaftasını yapıştırdığı Katolikleri devlet içinde devlet kurmak ve ‘paralel’ toplumlar oluşturmakla suçluyordu.

Diğer taraftan Yahudilere gelince, vaktiyle Hristiyan olmayı reddeden dedeleri İspanya’dan kovulmuşlar ve Osmanlının şefkat kanatları altına sığınmışlardı. Ancak onların Avrupa’yı mesken tutan torunları ise dedeleri kadar şanslı olamamışlar ve ırkçı Hitler’in nefretinden kaçamamışlardır.

Derken, köprünün altından çok sular geçti, ‘soğuk savaş’ dönemi sona erince yeni bir ‘günah keçisi’ arandı. Tabir caizse, torbadan bu defa Müslümanlar çıktı. Geçmişte ‘istenmeyen’ topluluklar için üretilen kalıp yargılar, sudan bahaneler ve sebepler, nefret söylemleri ve ‘kovma’ taktikleri neredeyse hiç değiştirilmeden ‘yeni yabancı’ için yani Müslümanlar için tedavüle sokuldu. Bu olguyu kavramazsak, Avrupa’nın göbeğinde Boşnaklara yönelik etnik temizlik harekâtına niçin sessiz kalındığını anlamakta zorluk çekeriz.

Sahip olduğu zenginlikleri köleleştirdiği ulusların yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmeye borçlu Avrupa’nın giderek hırçınlaşmasının temelinde etnik milliyetçiliklerin kontrol edilemez hırs ve talepleri yatıyor. Buradan bir tahminde bulunmamız gerekirse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zorlama ‘Avrupa’ kimliği üzerine inşa edilen Avrupa Birliği miadını doldurmak üzeredir. Kendini hiçbir zaman kıta Avrupa’sının ve onun baskın Alman kültürünün bir parçası kabul etmeyen İngiltere’nin bu birlikten ayrılması iyi okunmalıdır.

Diyelim ki, yabancılar ve göçmenler geldikleri yerlere geri döndüler; bu, silahların birbirine doğrultulduğu kaçınılmaz bir sona da sürükleyebilir Avrupa’yı. Zira unutmayalım ki, Avrupa’da ırkçılık değil, ırkçılıklar vardır. Bu ırkçılıklar, temelinde yalnızca etnik bilinci değil, aynı zamanda farklı mezhep aidiyetlerini de taşır. Ve mesela Slav ırkçılığını besleyenin aynı zamanda ortodoksluk olduğunu söylersek ne demek istediğimiz daha net anlaşılacaktır.

Karaya vuran Aylan bebeklerin cesetleri karşısında yüreği titremeyen bir Avrupa’nın bir birlik olarak devam etme şansı yoktur. Kendi içindeki devasa sosyo-siyasi ve ekonomik sorunları, mezhepsel ve dinsel farklılıkların sebep olduğu krizleri örtbas edecek bir ‘şamar oğlanı’ yaratma peşindeki bir Avrupa’nın planı geri tepmeye mahkûmdur.

Şu halde, yaşama şansı olan Avrupa, İsveçli siyasetçi Ingmar Carlsson’un gayet doğru biçimde formüle ettiği, “inanç, renk ve ırk ayrılıklarını yaşam birliği içinde” harmanlayan Avrupa olacaktır.

Yaşama şansı olan Avrupa, Nazi ruhunu yabancı ve Müslüman düşmanlığı üzerinden diriltmeye çalışan ırkçı partilerin yükselişine ‘dur!’ diyebilecek Avrupa olacaktır.

Yan yana ama farklılıklarıyla birlikte yaşama şansını büyük bedeller ödedikten sonra ancak şimdi yakalayan bir Avrupa, şayet tekrar ırkçılığın kucağına düşerse, kendi bünyesindeki farklı dilleri, farklı siyasi ve kültürel yapıları, farklı dinleri ve mezhepleri, farklı ekonomik yapıları, farklı yerel/millî kimlikleri bir ‘birlik’ çatısı altında tutmakta zorlanacaktır.

Avrupa başından beri bir kıta, bir kültür, bir fikir, bir kimlik, bir ideoloji ve bir din olarak asla homojen olmadı. Dolayısıyla kronik ırkçılık hastalığının pençesine tekrar düştüğü takdirde mevcut ‘yapay’ birliği hızlı bir çözülme ve parçalanma sürecine girecektir. Bu ise, kendi içindeki tarihsel düşmanlıkların fitilini tekrar ateşlemeye kâfi gelebilir.

Avrupa’nın nereye koştuğu sorusunun cevabı yeterince netlik kazanmıştır sanırız.