Makale

SUÇ VE CEZA

SUÇ VE CEZA

Prof. Dr. İsmail KARAGÖZ

Yeryüzünün halifesi olan insan (bk. En’am, 6/165.), iman veya inkâr edebilecek, iyilik veya kötülük, hayır veya şer, doğru veya yanlış yapabilecek, günah veya sevap işleyebilecek özellikte yaratılmıştır. (bk. Şems, 91/8-9.) Âdemoğlu, tarih boyunca nice iyilik ve güzelliklerin yanında kötülükler yapabilmiş ve cinayetler işleyebilmiştir. Bu sebepledir ki, ilk insan Hz. Âdem ve eşi Havva, şeytana uyup ilahî yasağı ihlal edebilmiş, Hz. Âdem’in oğlu Kâbil, kardeşi Habil’i kıskançlık sonucu öldürebilmiştir. (bk. Maide, 5/27-30.) İsrailoğulları, ilah diye buzağıya tapabilmiş, peygamberlerin mucizelerine rağmen inkârda diretebilmiştir. (bk. Bakara, 2/51, 65; A‘râf, 7/163-166.) Mekkeli müşrikler, sırf Allah’ın varlığı ve birliğine, Hz. Muhammed’in hak peygamber, Kur’an’ın hak kitap ve İslam’ın hak din olduğuna iman ettikleri için Müslümanlara baskı, zulüm ve işkence yapabilmişlerdir.

Yüce Allah, Kur’an’da birçok ayette iman edip salih amel işleyenleri cennetle mükâfatlandıracağını, inkâr edip isyan edenleri de cezalandıracağını bildirmektedir. (bk. Maide, 5/9-10; Mü’min, 40/40.) Bu ilahî bir kuraldır. İnsanların da bu ilahî kurala uygun hareket etmeleri gerekir. Kim kötü bir iş yaparsa onunla cezalandırılır. (bk. Nisa, 4/123.) Cana, mala, onura, namusa, devlete, millete ve vatana karşı suç işleyenler, fitne ve fesat çıkaranlar, hak ettikleri yaptırımlarla tecziye edilmesi, devlete, millete, vatana, barışa, ekonomiye, eğitime, toplumsal güven ve huzura katkı verenlerin teşvik edilmesi gerekir.

Suç işleyenlerin, adalet gözetilerek ortaya çıkartılması, suç ve ceza arasındaki ölçünün korunması, hakkaniyetin gereğidir. Rabbimiz, suçlunun tespiti ve tecziyesinde evrensel ilkeler koymuştur. Şu ayet, bu ilkelerden biridir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin, adil olun, adalet takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8.)

Ne öfke, kin ve nefret, ne de din, mezhep, düşünce, ilke, ülke, dil ve ten rengi Müslüman’ı adalet ve hakkaniyetten ayırmaması gerekir.

Peygamberimiz (s.a.s.) ve bir grup Müslüman, hicretin altıncı yılında umre yapmak için Mekke’ye gitmek üzere yola çıkmışlardı. Mekkeliler, Müslümanları Mekke’ye sokmadılar, umre yapmalarına müsaade etmediler. Bu husus Fetih suresinde şöyle bildirilmektedir: “Mekkeliler; inkâr edenler, sizi Mescid-i Haram’ı ziyaretten ve ibadet amacıyla bekletilen kurbanlıkları yerlerine ulaşmaktan alıkoyanlardır.” (Fetih, 48/25.)

Bu durum, Müslümanların çok zoruna gitmiş, müşriklere kin tutmalarına ve öfke beslemelerine sebep olmuştu. Sorun savaş çıkmadan “Hudeybiye Antlaşması” ile çözülmüştü. (bk. Fetih, 48/18-27.) Antlaşmadan iki yıl sonra Mekke fethedildi. Müslümanların eline fırsat geçmişti, müşriklerden intikam alabilirlerdi. Yüce Allah bu ayet ile bir topluma kızgınlığın Müslüman’ı zulme, tecavüze, haddi aşmaya sevk etmemesi gerektiğini, her halükârda zulmün yasak olduğunu bildirdi. (bk. Bakara, 2/190; Maide, 5/87.)

Adalet ve hakkaniyetin ortaya çıkması için tanıklıktan imtina edilmemesi ve doğruluktan sapılmaması gerekir. Rabbimizin isteği de bu istikamettedir: “Ey iman edenler! Kendiniz veya ana babanız ve akrabanız aleyhine de olsa adaleti hakkıyla yerine getirin, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik ettiğiniz insanlar zengin veya fakir de olsalar şahitliği dosdoğru yapın ve adaletten ayrılmayın. Çünkü Allah, ikisine daha yakındır. Onları sizden çok kayırır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten saparsanız veya şahitlik yapmaktan kaçınırsanız bilin ki, Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Nisa, 4/135) “Birisi hakkında konuştuğunuz, tanıklık yaptığınız zaman akrabanız da olsa adil olun.” (En’am, 6/152.) “Şahitliği Allah için dosdoğru yapın.” (Talak, 65/2.) “Şahitler, çağırıldıkları zaman gelmekten kaçınmasınlar.” (Bakara, 2/282.) “Şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır.” (Bakara, 2/283; bk. Maide, 5/106–108.)

Kişinin kendisinin, anne babasının, yakınlarının, zengin veya fakirlerin zikredilmesi çok anlamlıdır. Bu, dinimizin hakka-hukuka ne kadar önem verdiğini göstermektedir. İnsan bir suç işlediği veya bir hak üstlendiğinde kendisine bu konular sorulduğu zaman doğruyu söylemek zorundadır, doğruyu söylersem aleyhime olur, ceza alırım, birtakım çıkarlardan mahrum kalırım diye düşünüp gerçek dışı beyanda bulunamaz. Anne-babasıyla, eşi, oğlu, kızı, kardeşleri, amcası, halası, teyzesi ve dayısı gibi herhangi bir yakını ile ilgili tanıklık etmek gerektiğinde yine hem tanıklık etmesi hem de doğru söylemesi farzdır. Müslüman, yakınlarını himaye amacıyla tanıklıktan imtina edemez, hak ve adaletten ayrılamaz.

Zengin ve fakirin zikredilmesinin sebebi kişilerin onlara çıkar veya merhamet duygusu taşımalarıdır. Zenginin aleyhine tanıklık ettiği zaman eğer ondan bir menfaati varsa o menfaatin kesilmesinden veya zenginin kendisine zarar vermesinden endişe duyabilir, bu yüzden tanıklık etmek istemeyebilir veya gerçek dışı beyanda bulunabilir. Fakire acır, ona zarar verilmesini istemeyebilir, bu yüzden tanıklık etmek istemez veya lehinde tanıklık eder. Yüce Allah, zengin ve fakire kendisinin daha yakın olduğunu bildirerek tanıklığın dosdoğru yapılmasını istemektedir.

Şahitler elde edecekleri veya elden kaçırmak istemedikleri kişisel çıkarları veya yakınlarının menfaatleri sebebiyle adaletten ayrılabilirler. Ayrıca davacı ve davalının sosyal, ekonomik ve siyasi durumu da şahitleri etkileyebilir. Mesela maddi bir menfaati dava eden kimsenin yoksul, davalının ise zengin olması durumunda, hak zenginin olduğu hâlde yoksul lehine şahitlik edildiği görülebilir. Hâlbuki zengin de yoksul da Allah’ın kuludur, onları içinde bulundukları duruma göre değerlendirecek, haklarında hayırlı olanı lütfedecek, sorumluluklarını belirleyecek ve hikmetinin bir sonucu olarak dilediğine özel lütuflarda bulunacak olan Allah’tır. İnsanların O’nun yerine geçmeye, adaleti saptırma pahasına bazı kimseleri kayırmaya hakları yoktur.

Suç işleyenler hakkında bildiği, gördüğü ve duyduğu hâlde “bilmiyorum, görmedim ve duymadım” demek ne kadar yanlış ve günah ise bilmediği, görmediği ve duymadığı korularda bildiğini, gördüğünü ve duyduğunu söylemesi de o kadar yanlış ve günahtır.

Delilleri değerlendirecek ve karar alacak konumda olanların, kılı kırk yarması, hakkı ve doğruyu ortaya çıkarması, suçsuzu cezalandırmaması, yanlış karar vermemesi ve gözyaşına sebep olmaması, doğru tanıklık yapmak kadar önemli ve gereklidir.

Suçsuz bir insanın ceza almasına sebep olmak da suçluyu suçsuz görmek de adalete sığmaz. Hakların korunmasında hakkaniyet ve adaletle davranılmalıdır. Nitekim Yüce Allah, haksızlığı kullarına haram kılmış, “Ey kullarım birbirinize zulmetmeyin ve zulümden sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıktır.” (Müslim, Birr, 55,56.) buyurmuştur.

Hakların korunması, toplumsal güven ve barışın sağlanması, hakkın ve haklının, suçun ve suçlunun tespiti, haklıya hakkının, suçluya cezasının verilmesi ve suçsuzun aklanması adalet ve hakkaniyetin gereği, ilgili ve yetkililerin en hassas görevidir.