Makale

VEDA HUTBESİ’NDEKİ TEMEL PRENSİPLER VE KUR’ÂNÎ TEMELLERİ

VEDA HUTBESİ’NDEKİ TEMEL PRENSİPLER VE KUR’ÂNÎ TEMELLERİ

MAJOR PRINCIPLES IN FARE WELL SERMON AND THEIR QURANIC GROUNDS

ADNAN ADIGÜZEL

DOÇ. DR.

ESKİŞEHİR OSMANGAZİ Ü. İLAHİYAT FAK.

ÖZ

Hz. Muhammed (s.a.s.) vefatından (11/632) yaklaşık üç ay kadar önce hac ibadetini edâ etmek için Mekke’ye gitmiştir. Onun Müslümanları da hacca daveti üzerine on binlerce Müslüman da o yıl hac mevsiminde Mekke’ye akın etmişlerdir. Onun bu haccı için Veda Haccı, burada yüz bin kişi civarında Müslümana yaptığı konuşmaya da Veda Hutbesi denilmiştir. O, burada 23 yıllık peygamberlik dönemi boyunca tebliğ ettiği temel esasları ana hatlarıyla özetlemiştir. Bu esaslar aynı zamanda bütün insanlar için evrensel temel prensipler niteliğindedir.

Bu çalışma, Hz. Muhammed’in Veda Haccı esnasındaki çeşitli konuşmalarında belirtmiş olduğu temel prensiplerin, onun peygamberlik hayatı boyunca Allah’tan kendisine vahyedilen Kur’ân’a dayandığı tezinden hareket edilerek ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede Veda Hutbesi olarak ifade edilen bu konuşmalarda ele alınan temel konular ve prensiplerin Kur’ân’daki karşılıkları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun için önce Veda Hutbesi metninde yer alan ana konular başlıklar haline getirilmiş, sonra da başlıklar halinde belirlenen prensip ya da konunun Kur’ân’daki karşılığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Anlatılan her prensip ve konunun içerik yönünden Kur’ân âyetleri ile ortaklığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca yazının ekinde Veda Hutbesi’nin metni ve tercümesine yer verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Hz. Muhammed, Veda Hutbesi, İslâm’ın temel prensipleri, temel insan hakları.

ABSTRACT

Prophet Mohammed (saws) went to Mecca to perform the rites of his pilgrimage about three months before his death (11/632). Upon hearing he was going on a pilgrimage to Mecca (hajj), tens of thousands of Muslims rushed to Mecca during the hajj season. That pilgrimage of the prophet’s was called the Farewell Pilgrimage and his address to an audience of about one hundred thousand Muslims was called Farewell (Last) Sermon. In his sermon here, he delivered a concise sermon, outlining major points that he had preached during his 23-year prophetic mission.

The main argument of the present paper is that the basic principles outlined by Mohammed (saws) in the Farewell Sermon were based on the Quran, which was revealed to him during his prophetic mission. With this in mind we tried to determine the correspondences of the basic points and principles in the Farewell Sermon to revelations in the Quran. To this end the main issues in the text of the Farewell Sermon were grouped under headings and then the principles or issues that the headings refer to were compared with their possible correspondences in the Quran. Each principle and topic mentioned in the sermon was showed to have common grounds with the Quranic revelations in terms of their content. Also added to the paper in the appendix are the text of the Farewell Sermon and its Turkish rendition.

Key words: Hz. Mohammed, the Farewell Sermon, basic principles of Islam, basic human rights.

Giriş

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Mekke’de 610 yılı Ramazan ayında ilk vahyi almasıyla hayatında yeni bir dönem başlamıştır. O günden itibaren onun hayatının akışını kendisine vahyedilen âyetler belirlemeye başlamış, konuşmaları, davranışları ve hedefleri âyetlerle çerçevelenmiştir. O, kendisine vahyedilen âyetleri ulaştığı herkese açık ve doğru bir şekilde anlatmaya gayret etmiştir. O, tebliğinin anlaşılıp kabul edilmesi için insanları ikna etmek ve âyetlere göre kişisel ve sosyal hayatta gerekli değişimin gerçekleşmesini sağlamak için var gücüyle çalışmıştır.

Peygamberlik görevi genel anlamda, Allah’ın muradını insanlara duyurmak ve buna göre doğru yaşam şeklini insanlara model olarak göstermektir. Hz. Muhammed (sav) de bu görevi ifa edebilmek için, hem kendisine vahyedilen âyetleri tebliğ ve teybin etmiş, hem de söz, davranış, düşünüş, tavır, hal ve hareket olarak bu âyetlerin gereklerini en mükemmel şekilde göstermiştir. O, vahyin başlangıcından vefatına kadar devam eden dönemde kendisine vahyedilen âyetler doğrultusunda davetine icabet eden müminlerle birlikte, toplumsal yapıyı tamamen kuşatan yeni bir anlayış ve hayat tarzı oluşturmuştur.

İslâmiyet’in geldiği dönemdeki yaşam tarzı, Kur’ân-ı Kerîm ve Müslümanlar tarafından ‘cahiliye’ sıfatı ile anılırken,[1] bahsedilen döneme de ‘Cahiliye Çağı’ denilmiştir.[2] Bu nitelendirmenin en önemli sebebi, o dönemde insanların genellikle Allah’ı hesaba katmadan yaşamaları, hemen her yerde ekonomik, sosyal, siyasal güce dayalı bir keyfiliğin en belirleyici etken olmasıdır. Öyle ki bu dönem insanın, insan olarak değerinin yok sayıldığı, en önemli ve hatta tek değerin, ekonomik ve sosyal anlamda güç sahibi olmaktan geçtiği bir zaman dilimidir. Hz. Muhammed, cahiliye toplumundaki insanlara yeni bir ruh, yaşam şekli ve hedef göstermiş; onun davetinin kabulüyle Hicaz bölgesinde yeni bir hayat ve yeni bir toplumsal yapı inşa edilmiştir. Artık insanların davranış sınırlarını vahiy kaynaklı kurallar ve ilkeler belirlemiş; bunun da ötesinde onlara bütün zamanlara, mekanlara ve insanlara yönelik hedefler gösterilmiştir.

Hz. Muhammed (sav) vefatından yaklaşık üç ay kadar önce, hac ibadeti için Mekke’ye gitmiştir. Onun hicretten sonra ilk defa hacca gideceğini ilan etmesi ve insanları da bu hacca katılmaya davet etmesiyle[3] Arabistan Yarımadası’nın her yanında bulunan Müslümanlar da Mekke’ye akın etmişlerdir. Rasulullah’ın yüz bin kişiden fazla[4] Müslümanla birlikte gerçekleştirdiği bu hac ‘Veda Haccı’ olarak anılmış, bu hac esnasında yapmış olduğu konuşmaya da ‘Veda Hutbesi’ denilmiştir.

Hz. Muhammed (sav), Veda Hutbesi olarak bilinen konuşmasında adeta 23 yıllık tebliğinde ortaya koyduğu temel prensipleri ana hatlarıyla sunmuştur. Aslında onun burada ortaya koyduğu her prensip, daha önce kendisine vahyedilen âyetlerin gereği olarak tebliğ ettiği ve hayata geçirdiği ilkelerden başka bir şey değildir. Bu çalışmanın hedefi de, onun Veda Hutbesi’nde Müslümanlardan istediği temel İslâmî istek ve uygulamaların Kur’ân’daki temellerine işaret etmektir.

Kur’ân’da pek çok yerde peygamberin görevinin kendisine vahyedilen âyetleri duyurmak olduğu hatırlatılmıştır. Peygambere yapılan saldırılar ve yalanlamalar da, onun vahyi tebliğ ve ona göre hareket ediyor olmasından dolayı Allah’ı inkar ve vahyi reddetmek olarak değerlendirilmiştir.[5] Bu anlamda Rasulullah’ı savunan bir âyette, onun kendi hevasından bir şeyler uydurmadığı, her ne söylüyor ve tebliğ ediyorsa ancak kendisine vahyedilen ilahî belgeye göre hareket ettiği vurgulanmıştır.[6] Aslında tarih boyunca bütün peygamberler de aynı görev için seçilmişlerdir. Dolayısıyla Hz. Muhammed, peygamberler silsilesinin son halkası olarak önceki peygamberlerin yolunu devam ettirmekle görevlendirilmiştir.[7] Önceki peygamberler[8] gibi o da Allah’ın kendisine vahyettiği âyetlere göre hareket etmekle mükelleftir ve bu mükellefiyetini yerine getirmiştir. Bundan dolayı Kur’ân Hz. Peygambere itaat etmeyi, Allah’a itaat etmek olarak kabul etmiştir.[9]

Hz. Muhammed, Allah’ın Kur’ân’da kendisine bildirdiklerini eksiksiz olarak duyurmuş ve gereğini yerine getirmiştir.[10] Onun uygulamalarına sünnet denilir ve bu kelime ile anlatılmak istenilen öncelikle; sözlü ve fiilî olarak hayatın her alanında Kur’ân’ın pratiğe aktarılmış şeklinden başka bir şey değildir. Çünkü onun söz ve fiilleri, doğrudan doğruya Kur’ân’a dayalı olarak ya da onun Kur’ân’dan aldığı bir ilham ve ruhla ortaya konulmuştur.[11] O, Allah tA’râfından verilen görevinin gereği olarak,[12] kendisine vahyedilen âyetleri insanlara idrak seviyelerine göre sözlü ve fiilî olarak açıklamıştır.[13] Sonuçta Hz. Peygamberin sünneti, doğrudan metin olarak olmasa da mana olarak Kur’ân’a dayanmaktadır. Hz. Muhammed (sav) söz ve fiilleriyle, ya Kur’ân’daki mücmel konuların açıklamasını yapmış ya da muhtasar olarak anlatılmış bir konunun açılmasını ve daha açık hale gelmesini sağlamıştır. Sonuç olarak peygamberimizin söz ve fiilleri ya doğrudan doğruya, ya da anlam olarak Kur’ân’a dayanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında onun söz ve fiillerinin Kur’ân’ın açıklaması mahiyetindedir.[14]

Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlik hayatı boyunca her adımını kendisine vahyedilen âyetlere göre; bu âyetlere ters düşmeyecek şekilde atmıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin ortaya koyduğu hükümler, Kur’ân’da bildirilen genel anlayış ve prensiplere uygun olarak ortaya konulmuştur. Zaten olması gereken de Hz. Peygamberin Allah’ın elçisi olarak insanlara bir takım açıklamalar yaparken, tebliğ ederken ya da hükümler verirken kendisine vahyedilen âyetlere dayanarak[15] ve âyetlere kıyaslar yaparak; âyetlerde anlatılan genel, temel ilkelere göre hükmetmesidir.[16] Bundan dolayı sadece Allah’a kulluk eden bir mümin olmak, Hz. Peygamberin ortaya koyduğu hükümleri tereddütsüz kabul etmeyi gerektirmektedir.[17]

A. Veda Hutbesi

Hz. Muhammed (s.a.s.), Veda Haccı esnasında Mekke’de Mina, Arafat gibi farklı yerlerde konuşmalar yapmıştır.[18] Ancak onun konuşmaları farklı hadis mecmuaları ve İslâm tarihi kaynaklarında tam olarak aynı içerik ile nakledilmiş bir metin değildir. Bu farklılık, aynı dönemde farklı yerlerde okunan hutbelerin içerik farklılığından kaynaklanabileceği gibi, ravilerin duydukları hutbedeki sözlerin farklı kısımlarını nakletmiş olmalarından da kaynaklanmış olabilir. Hz. Muhammed’in bu konuşmaları, çeşitli kaynaklarda yer alan rivâyetlerin derlenmesi suretiyle tam metin haline getirilmeye çalışılmıştır. Yani Veda Hutbesi ifadesiyle, Peygamberimizin Arafat’ta Zilhicce ayının dokuzunda Cuma günü yaptığı konuşma temel alınarak, bu hac esnasında yaptığı diğer konuşmaların da bir araya getirilmesiyle oluşan metni kastediyoruz.[19]

Veda Hutbesi’nin içeriği en genel anlamda insanların sahip oldukları temel hak ve sorumlulukları konu alan bir metin olarak değerlendirilmiş ve birçok araştırmacı tarafından çeşitli açılardan ele alınmıştır. Veda Hutbesi’ni, okunmasından üç ay gibi kısa zaman sonra vefat edecek olan Hz. Peygamberin bir vasiyeti olarak da düşünmek mümkündür.[20] Hz. Muhammed, bu hutbeyle en genel ifadeyle temel İslâmî/dinî kuralları, hak ve görevleri etkili ve veciz bir şekilde orada bulunan Müslümanlara tekrar hatırlatmıştır.

Hz. Peygamber (sav) hutbesine Allah’a hamd ve sena ile başlamış, her türlü övgüye layık olanın Allah olduğunu, bağışlanma ve yardımın sadece O’ndan dileneceğini belirtmiş, her türlü kötülükten O’na sığınmış, hidayete eriştirecek olanın Allah olduğunu belirtmiş ve İslâm’ın temel ilkesi olan kelime-i şahadeti okumuş, takvayı ve Allah’a itaati tavsiye etmiştir. Rasulullah, sözlerinin devamında hitap ettiği insanların sözünü iyi dinlemelerini istemiş, orada bulunanların sözlerini orada bulunmayanlara aktarmalarını ve dile getireceği hususların mümkün mertebe daha çok kişiye ulaştırılmasını istemiştir.

Rasulullah (s.a.s.) Veda Hutbesi vesileyle cahiliye dönemi ile yapılan hesaplaşmayı dile getirmiştir. Mesela cahiliye döneminde olağan karşılanan, kan davalarını, faizi, insanlar arasındaki soy sopa dayalı ayrımcılığı, miras konusundaki kanunsuzluğu, takvimle oynayarak ortaya çıkarılan nesî anlayışı gibi uygulamaların tamamen kaldırıldığı hatırlatılmıştır. Müslümanlara kardeş olduklarını hatırlatmış, miras konusunda haksızlığa yol açacak teşebbüslerden uzak durmalarını ve kadın erkek ilişkilerinde haksızlıktan kaçınmaları gerektiğini bildirmiştir. Yine Müslümanların yollarından sapmadan yaşamaları için, kendilerine Kur’ân ve sünnet gibi bir kılavuz bırakıldığı vurgulanmıştır. Veda Hutbesi, son peygamberin orada kendisine kulak veren Müslümanlar şahsında bütün ümmetine ve insanlığa son bir seslenişidir. Bu hutbe, Allah’ın ‘Hâtemu’n-Nebiyyîn’[21] olarak nitelendirdiği elçisinin 23 yıllık tebliğinin bir özetidir.[22]

Veda Hutbesinde tekrarlanan “Ey insanlar!” hitabı, bu hutbenin evrensellik yönünü, yani bütün insanlara şamil olma özelliğini ortaya koymaktadır. Zira hutbenin muhatabı öncelikle Müslümanlar olmakla birlikte, hutbenin içeriği bütün insanlara yönelik temel insanî ilkeler içermektedir. Bu anlamda öncelikle eşitlik, hürriyet, kan davaları ve faizin yasaklanması, emanete riayet gibi hususlar, en temel evrensel insan hakları ilkeleridir.

Bu hutbede Hz. Muhammed (s.a.s.) bildirdiği konulardan sonra kendini dinleyen Müslümanlara ‘Tebliğ ettim mi? diye sormuş ve evet cevabını alınca da, şahadet parmağını gökyüzüne doğru kaldırarak; ‘Şahit ol Yâ Rabb!’ diye, ümmetine karşı risalet görevini yerine getirdiğini bildirmiştir. Kur’ân’da da peygamberin müminlere, müminlerin de diğer insanlara şahitlik etmesi esası hatırlatılmıştır.[23] Hz. Peygamber o güne kadar yaptığı çalışmaları burada ortaya koyduğu temel ilkelerle risâlet (tebliğ) görevini hakkıyla yerine getirdiğini göstermiştir.

B. Veda Hutbesindeki Temel Konu ve Prensiplerin Kur’ânî Temelleri

Resulullah (sav), Veda Hutbesini okurken, Arafat’ta toplanmış bulunan yüz bin kişi civarındaki herkesin sözlerini rahatça duyup anlayabilmesi için gerekli önlemleri almıştır. Bu çerçevede ashabından bazı kişileri kendi sözlerini yüksek sesle tekrarlamak üzere görevlendirmiş ve sözlerinin herkese ulaşması sağlanmıştır.[24] Arafat’ta Zilhicce ayının 9’una rastlayan Cuma günü okunmuş olan hutbeden sonra nazil olan bir âyette, Allah’ın hoşnut olduğu din olan İslâm’ın kemale erdiği belirtilmiştir.[25] Müslümanlar da bu ifadeden Kur’ân’ın indirilmesinin tamamlanarak, Hz. Muhammed’in ilahi tebliğ görevinin sona erdiği ve artık onun vefatının yaklaştığını düşünmeye başlamışlardır.[26]

Çalışmamızda Muhammed Hamidullah’ın ‘Mecmuatu’l-Vesâiku’s-Siyasiyye li’l-Ahdi’n-Nebevî ve’l-Hilâfeti’r-Râşide’[27] adlı eserinde derlediği Veda Hutbesi metnini temel alacağız. Bu metin, yine Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi başlığı ile Türkçeye tercüme edilen eserinde de yer almaktadır.[28] Ayrıca başka çalışmalarda da Veda Hutbesi tercümeleri bulunmaktadır.[29] Hamidullah’ın hazırlamış olduğu Arapça metin ile onun tercümesi, bu yazının ekinde yer almaktadır. Araştırmada Veda Hutbesi metninden yola çıkılarak sırayla verilmeye çalışılan prensip ve konuların yer aldığı hadis ve İslâm tarihi kaynakları da dipnotlarda ayrıca gösterilmiştir. Şimdi bu konu ve prensipleri sırayla ele alalım:

1. Başlangıç: Allah’a dua, O’na sığınma, Allah’ın birliği, mutlak hâkimiyetinin ifadesi ve kelime-i şahadet[30]

Bu başlangıç aynı zamanda Müslümanlar arasında genel olarak söze başlamadan önce kullandıkları kalıp bir giriş ifadesi olarak yerleşmiştir. Buradaki giriş mahiyetindeki ifadeler, İbn Kuteybe’nin Uyûnu’l-ahbâr adlı eserinde, Kitâbu’l-ilm ve’l-beyân ana başlığı altında hitap konusunu işlerken, Peygamberimizin buradaki hutbeye giriş ifadelerinin yaklaşık aynısını naklederek, bunun Hz. Peygamber’in hutbelerinin karakteristik özelliklerinden biri olduğunu belirtmiştir.[31]

Hz. Muhammed (s.a.s.) başlangıçta öncelikle yalnız Allah’a hamd ettiğini ve O’ndan yardım beklediğini belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Müslümanların yalnız Allah’a hamd ve şükretmeleri, O’ndan yardım istemeleri ve O’ndan bağışlanma dilemeleri gerektiği ve hidayete ermenin insanın Allah’a yönelmesiyle gerçekleşmekle birlikte, Allah’ın bir lütfu olduğu ve yalnız O’na yönelmek gerektiği bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk suresi olan Fâtiha suresi neredeyse tamamen bu konuyla ilgilidir. Bu surede Müslümanların sadece Allah’a kulluk etmeleri, O’na hamd etmeleri, sadece O’ndan yardım beklemeleri gerektiği ifade edilmiştir. Yine bu surede doğru yola götürecek tek varlığın Allah olduğu bildirilerek müminlerin ‘O’ndan kendilerini doğru yola iletmesini talep etmelerini’ istemektedir.[32] Bir başka âyette de, ‘Allah’tan başkalarından yardım istemenin (beklemenin) boşuna bir beklenti olduğu’ ifade edilmiştir.[33] Yine İnşirah suresinde de Allah’a yönelmek ve bütün rağbetin Allah’a olması gerektiği bildirilerek; ‘Ancak Rabbine yönel ve yalvar.[34] diye buyrulmuştur.

Hz. Muhammed hutbeye giriş ifadelerinde ayrıca her türlü kötülükten Allah’a sığınmış ve doğru yola hidayetin de Allah’ın elinde olduğunu ifade etmiştir. Bu anlamda Kur’ân’da her türlü kötülükten ve şeytanî dürtülerden Allah’a sığınmamız gerektiğini bildiren âyetler bulunmaktadır.[35] Kur’ân’da Allah’a tevekkül eden halis kullar için Şeytan’ın zorlayıcı bir gücü olmadığı ifade edilmiş, Allah’ı veli kabul ederek yalnız O’na yönelen ve O’na tevekkül eden kişilerin Şeytan’ın tuzağına düşmekten korunduğu bildirilmiştir.[36] Yine Kur’ân-ı Kerîm’in en sık okunan surelerinden olan Felak ve Nas surelerinde (son iki sure) her türlü kötülük ve şerden Allah’a sığınmamız gerektiği vurgulanmıştır.[37] Bir başka âyette her türlü kötülükten Allah’a sığınmak gerektiği belirtilerek mealen şöyle buyrulur:

“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz Allah kendine sığınanları bilir, dualarını işitir. Allah’a itaatsizlikten sakınan kimseler şeytani bir kışkırtmaya maruz kaldıklarında aklıselimle düşünür ve kışkırtmanın kaynağını hemen fark ederler. Müşriklere gelince, dost bildikleri şeytanlar onları azgınlığa sürükler ve peşlerini hiç bırakmazlar.” [38]

Kur’ân-ı Kerîm’de hidayet üzere olmanın Allah’ın insanlara bir lütfu olduğu ifade edilmiştir. Yine Allah’ın peygamberlerini doğru yola davet eden elçiler olarak gönderdiği belirtilmiş, insanlardan dileyenin iman, dileyenin de inkâr edeceği ve Allah’ın kendisine yönelenleri doğru yola ileteceği, inatla yalanlamaya devam edenleri de haktan uzaklaştıracağı bildirilmiştir.[39]

Kur’ân’ın insanlara verdiği temel anlayış, Allah’tan başkasına kulluk edilmemesi gerektiği anlayışıdır. İslâm davetinin temelini Allah’a kulluk ve diğer her türlü ilahı reddetme prensibi oluşturmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm bütün peygamberlerin bu temel prensibi yerleştirmek için gönderildiğini ifade eder. Kur’ân’daki peygamber kıssalarında bu gerçek defalarca tekrar edilmektedir.[40] Kur’ân’da tamamen Allah’ın birliği konusuna ayrılmış bir de sure vardır.[41] Tevhid konusunu ele alan şu âyetleri de bu konuda örnek olarak hatırlayalım:

O daima diridir, O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O halde dinde ihlaslı ve samimi kişiler olarak O’na dua edin. Her türlü övgü âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah’ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi.[42]

Allah, mutlak hak ve hakikatin ifadesi olarak kendisinden başka gerçek ilah olmadığını açıkça bildirmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar etmişlerdir. Evet, mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilâh yoktur.[43]

Allah, buyurmuştur ki: İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir (tek) ilahtır. O halde yalnız benden korkun![44]

İlâhınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmandır, rahîmdir.”[45]

2. Allah’a itaatsizlikten kaçınmak ve O’na boyun eğmek gerekir.[46]

Kur’ân’da sık sık insanların takva sahibi (uyanık bir bilince sahip) olmaları gerektiği hatırlatılır. Takvâ kelimesinin geçtiği bu âyetler insana Allah’ı hiç unutmaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Âyetlerde daima Allah’ın nimetlerinin hatırlanması, bunun gereği olarak ona saygısızlık yapmaktan uzak durulması ve bu bilinçle hareket edilmesi emredilmektedir. Gerçek anlamda mümin olmak demek de, bir anlamda bu konuda gösterilen hassasiyete bağlıdır. Kur’ân’da takva, Allah’a gereği gibi kulluk etmek ve O’na boyun eğmekle ilgili çok sayıda âyet bulunmaktadır.[47] Bu âyetlerden bazıları mealen şöyledir:

İman eden ve iyi işler yapanlara, hakkıyla günahlardan sakınıp imanlarında sebat edip iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyla sakınıp imanlarında sebat ve samimiyetle Allah’ın emrine uygun işler yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) içki içmiş olmalarından dolayı hesaba çekilmeyeceklerdir. Allah iyi ve güzel işler yapanları sever.[48]

Namazı dosdoğru kılın ve Allah’tan korkun diye de emredildik. Huzuruna götürülüp toplanacağınız O’dur.”[49]

Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.”[50]

Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.”[51]

Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenemez. Sen ancak görmeden Rablerinden korkanları ve namazı kılanları uyarabilirsin. Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.”[52]

Bütün bu âyetlerde bildirildiği gibi Hz. Muhammed (sav), Müslümanları uyararak, yalnız Allah’a kulluk etmeleri, O’ndan başkasına boyun eğmemeleri ve ona itaatsizlikten uzak durmaları gerektiğini hatırlatmıştır.

3. İnsanların canları, malları, namus ve şerefleri dokunulmaz, kutsaldır.[53]

Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa insanların emrine verildiğini, her şeyin onlar için yaratıldığını bildirmiştir. Varlıkların en şereflisi insandır. Dolayısıyla insanların aşağılanması, onların hakarete uğraması kabul edilemez. Peygamberimiz de, insanların kanlarını, mallarını, şeref ve onurunu Mekke’nin, hac ibadetinin yapıldığı zamanın, Ka’be’nin ve Haccın yapıldığı günün kutsallığı (dokunulmazlığı, saygıdeğerliği) gibi kutsal (dokunulmaz) olduğunu hatırlatmıştır.

Kur’ân’da müminlerin birbirini kasten öldürmesi kesinlikle yasaklanmıştır.[54] Yine kim olursa olsun insanların haksız yere öldürülmesi yasaklanmış, haksız yere bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmek[55] kadar korkunç bir eylem olduğu vurgulanmıştır.

İslâm, kişilerin mal mülk sahibi olmalarını yasaklamamış, mülkiyet hakkını korumak için tedbirler almıştır. Bu anlamda hırsızlık ve gasp yasaklanmış,[56] yine başkalarının mallarına, meşru olmayan, rızasına dayanmayan yollarla el uzatarak elde edilen haksız kazançlar[57] ve rüşvet[58] haram sayılmıştır. İnsanların can ve mal güvenliğini tehdit etmek (yeryüzünde bozgunculuk yapmak), en ağır cezaları gerektiren bir suç olarak kabul edilmiştir.[59] Diğer yandan malların gereksiz yere heba olmasına yol açan israf da yasaklanmıştır. Yine malların korunması anlamında rüştüne erişememiş çocukların ve sefihlerin mallarının en güzel şekilde korunması için velilerine görev verilmiştir.[60]

Kur’ân’da insanın onurlu bir varlık olduğu ve en güzel, en mükemmel şekilde yaratıldığı belirtilmiştir.[61] Yine insanların ırz, namus, şeref, onur ve haysiyetlerine saygılı olunması emredilmiş, onların onurlarını zedeleyici alay, küfür ve hakaret, gıybet, haset, iftira, işkence, baskı gibi her türlü tutum ve davranış da yasaklanmıştır.[62]

Kur’ân’da Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri bir yılı oluşturan ayların sayısının on iki olduğu ve bu aylardan dördünün haram ay olduğu ifade edilmiştir.[63] Hac ibadetinin yapıldığı Zilhicce ayı da haram (kutsal) aylardandır.[64] Kur’ân’da Ka’be’nin kutsallığı anlamında bu bölgenin güvenli bir yer olarak kalması gerektiği vurgulanmıştır.[65] Ka’be’nin insanlar için kurulmuş olan ilk mabet, değerli bir yer ve hidayet kaynağı olduğu belirtilmiş ve burayı ziyaret etmek, (hac ibadeti) gücü yeten herkese farz kılınmıştır.[66]

Hz. Muhammed (s.a.s.) hutbesinde insanların onuru, canı ve malının dokunulmazlığına (kutsallığına) dikkat çekmiş ve bunların Ka’be, Ka’be’nin içinde bulunduğu şehir olan Mekke ve yine Ka’be’nin ziyaret günleri olan hac mevsiminin kutsallığı gibi kutsal, dokunulması yasak olan değerlerden olduğunu ilan etmiştir.

4. Emanetler sahiplerine iade edilmelidir.[67]

Mümin olmak bir anlamda emin, güvenilir kişi olmak demektir. Allah’ın elçilerinin en önemli özelliklerinden biri ve belki de birincisinin emin (güvenilir) kişiler olmaları olduğu vurgulanmıştır.[68] Güvenilir olmamak, sözünde durmamak şeytani bir davranıştır.[69] Kur’ân’a göre Müslümanlar, kendilerine örnek olan peygamberleri gibi emin olmalı hiçbir şekilde emanete ihanet etmemeli, emaneti ehline teslim etmelidirler.[70] Kur’ân’da güvenilirliği zedeleyen en kötü huylardan olan yalan yasaklanmıştır.[71]

Kur’ân-ı Kerîm, hiçbir şekilde haksızlığı kabul etmemiştir. Mesela bu anlamda kişilerin hakkının korunması için borçların şahitler huzurunda yazılmasını, şahitliğin layıkıyla doğru bir şekilde yapılarak hakkın korunmasını emretmiştir. Yine müminlere emanetleri sahiplerine iade etmeleri gerektiği bildirilmiştir. Aşağıda zikredilen âyetler bu hususlara işaret etmektedir.

Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Eğer yolculukta olur da bir yazıcı bulamazsanız, o zaman alınmış rehinler belge yerine geçer. Eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen kimse Rabbi olan Allah’tan korsun da üzerindeki emaneti (borcunu) ödesin.[72]

Diğer yandan Kur’ân-ı Kerîm, kitap ehlinin emanet konusundaki yanlış tavrını da eleştirmiş ve sahibi kim olursa olsun emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Bu konuda mealen şu âyeti hatırlayalım:

Ehl-i kitaptan öylesi var ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize sorumluluk yoktur" demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.[73]

Hz. Muhammed (s.a.s.), Veda Hutbesi’nde emanetler konusunda ümmetini son bir kez daha uyarmıştır. O kendisi de daha vahiy gelmeden önce de güvenilirlik ve emanete riayet konusunda herkesten daha hassas bir kişiydi. Âyetlerden de anlaşılacağı gibi Kur’ân-ı Kerîm bu konuya dikkat çekmiş ve Müslümanların güvenilir, sözüne sadık, yalandan ve ihanetten uzak olmaları gerektiğini bildirmiştir. Burada ifade edilen toplumu ayakta tutan, birlikte yaşamanın en önemli gereklerinden olan güvenilirlik erdeminin/görevinin yeniden hatırlatılmasıdır.

5. Cahiliye döneminden kalma faiz uygulamaları kaldırılmıştır.[74]

Kur’ân-ı Kerîm faizi en sert ifadelerle yasaklamış, faiz yiyen kişileri ‘şeytan tarafından çarpılmış gibi hareket edenler’[75] olarak tarif etmiştir. Aynı âyette faiz yiyenlerin yaptıklarını meşrulaştırmak için faiz ile alışverişin aynı olduğu iddiasının doğru olmadığı belirtilmiş, Allah’ın alışverişi helal, faizi ise haram kıldığı vurgulanmıştır. Faizde ısrar edenlerin ise ebedi olarak cehennemde kalacakları bildirilmiştir.[76] Yine faizden elde edilen gelirin Allah tarafından mahvedileceği, malını bereketlendirmek (artırmak) isteyenlerin sadaka vermeleri gerektiği bildirilmiş, mümin olan kişilerin faizden vazgeçmesi gerektiği ve faiz almaya devam etmenin Allah ve resulüne savaş açmak olduğu ifade edilmiştir.[77] Diğer yandan Kur’ân, faiz yasağının Ehl-i Kitap için de geçerli bir hüküm olduğunu belirtmiştir. Buna rağmen Yahudilerin faiz yediklerini ve bu yüzden de can yakıcı bir azaba muhatap olacaklarını ifade etmiştir.[78] Hz. Peygamber, Veda Hutbesinde Kur’ân’da bildirilen bu yasağı tekrar hatırlatarak, faizden kesinlikle vazgeçilmesi gerektiğini bildirmiştir. O, her konuda olduğu gibi bu konudaki uygulamayı da önce kendisinden ve kendi yakınlarından başlattığını ilan etmiştir.

6. Cahiliye döneminden kalma kan davaları kaldırılmıştır.[79]

Kur’ân’da haksız yere adam öldürmek yasaklanmış, bir insanı haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek gibi kabul edilmiştir.[80] Ancak buna rağmen bu suçu işleyenler için, Kur’ân’da uygun bir ceza olarak kısas uygulanması takdir edilmiştir. Haksız yere öldürmelerde kısas cezası, hakkın yerini bulması ve gönüllerdeki kin ve düşmanlığı dindirmeye yönelik önemli bir etkendir. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna dikkat çekilmiş, kısas uygulamasının hayat verici bir unsur olduğu bildirilmiştir. Kısas uygulanmasının, ancak öldürülen kişinin velisi tarafından affedilmek suretiyle kaldırılabileceği hükme bağlanmıştır.[81]

Kan davalarında yaygın olarak görülen, öldüren kişi ve onunla birlikte yakınlarının da öldürülmesi uygulaması ise kesinlikle yasaklanmıştır. Yapılan günah ve sevaplar kişisel olarak değerlendirilmeli, sadece suç işleyen kişiler cezalandırılmalı, bir suçtan dolayı yakını bile olsa başka birilerinin cezalandırmasına kalkışılmamalıdır.[82] Bu hususta Kur’ân, yapılan eylemlerin yapanları bağladığını, hiç kimsenin başkasının günahını/suçunu yüklenmeyeceğini, çok yakını (babası, oğlu) olsa bile kimsenin başka birisi yerine cezalandırılamayacağını defalarca vurgulamıştır.[83]

İnsanlara en ağır gelen durumlardan biri elbette yakınlarının öldürülmesidir. Bu durumda yakınları öldürülen kişinin kendisi de bu fiili işleyenlerin en ağır şekilde cezalandırılmasını ister ve elinden geliyorsa bu cezayı bizzat kendisi vermek ister. Ancak cezanın hukuk çerçevesinde verilmesi gerektiğini hatırlatan peygamberimiz, bu konuda da kendi yakınlarından birinin kan davasından vazgeçildiğini belirterek örnek bir davranış sergilemiş ve hukukun herkese eşit uygulandığını bir kez daha göstermiştir.

7. Cahiliye döneminden kalma Mekke şehri ile ilgili yürütülen görevler kaldırılmıştır.[84]

Mekkeliler, Ka’be ile ilgili bir takım görevleri yaparak kendilerini diğer kabilelerden üstün görmekteydiler. Ancak Kur’ân, üstünlüğün tek gerekçesinin takva olduğunu belirterek onların bu anlayışını reddetmiştir. Bu konuda şu âyeti hatırlayalım:

Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ın bakım ve onarımını, Allah’a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihat eden kimse(lerin amelleri) gibi mi sayıyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah zalim topluluğu doğru yola erdirmez.’ Tevbe, 9/19.

Kur’ân-ı Kerîm’de Mekkelilerin keyfi olarak bir takım kurallar koydukları ve bunları insanlara dayattıkları bildirilmiştir. Bu kuralların hiçbir dayanağının olmadığı belirtilerek, kuralların ancak Allah tarafından konulabileceği bildirilmiştir.[85] Mekkelilerin ataları tarafından konulan Ka’be ve Mekke şehriyle ilgili uygulama ve kurallar da, zaman içinde mutlaka uygulanması gereken kanun olarak görülmüştür. Ancak İslâmiyet’in gelmesiyle toplumsal kurallar ve yükümlülükler yeniden belirlenmiştir. Kur’ân’ın vahyedilmesiyle birlikte cahiliye hükümleri ortadan kaldırılmış, en mükemmel hükmün Allah’ın hükmü olduğu hatırlatılmıştır.[86] Hacılara ya da başka ihtiyacı olanlara yemek ve su vermek insanî ve İslâmî bir sorumluluktur. Bu yüzden bunun her yerde olduğu gibi Mekke’de de olması gerekmektedir. Peygamberimiz hutbesinde cahiliye âdetlerinden bu konuda yerleşmiş olan iyi uygulamaların devam edeceğini belirtmiştir. Ancak hiçbir gerçekliği ve dayanağı olmayan, kanun haline getirdikleri ve bunlarla Mekkeli bazı kabilelere çeşitli şekillerde ayrıcalıklar verdikleri uygulamalar ise kaldırılmıştır.[87]

8. Kasten adam öldürmelerde kısas uygulaması ve diyetler.[88]

Yukarıda da belirtildiği gibi Kur’ân kasten öldürmelerde kısas hükmünü getirmiştir. Hata ile öldürme kastı olmadan gerçekleşen ölümlerde ise, öldürülen kişiler için diyet ödenmesi gerektiği ifade edilmiştir.[89] Peygamberimiz de Veda Hutbesinde kısas yanında diyet ile ilgili açıklamada da bulunmuştur. Bu konudaki Rasulullah’ın düşüncesine zemin teşkil eden âyetlerden biri olan Nisâ suresi, 92. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır:

Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölenin ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azat etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azat etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için aralıksız iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alîmdir (her şeyi bilendir), Hakîmdir (hüküm ve hikmet sahibidir).

9. Şeytanın emellerinin boşa çıkarılması konusunda önemli başarılar elde edilmiştir. Ancak bu konuda gayreti elden bırakmamak gerekir.[90]

Kur’ân-ı Kerîm’e göre İslâmiyet Allah’ın yolunu ifade eder. Müşriklerin yolu ise gerçekte şeytanın yoludur. Kur’ân’da Allah’ın dinine girmemiz ve şeytanın izinden uzaklaşmamız emredilmiştir.[91] Yani Müslüman olmak, Allah yolunda olmayı ve müşriklik de şeytanın yolunda olmayı temsil etmektedir.[92] Allah insanları kendi yoluna, Şeytan da kendi yoluna davet etmektedir.[93] Peygamberimizin Veda Haccı’nı ifa ettiği dönemde bölge halkları tamamen İslâmiyet’e girmiş ve şeytanın mağlubiyeti tescillenmişti. Ancak şeytan varlığının gereği olarak boş durmayacak ve insanları kendi yoluna çekmeye çalışacaktır.[94] Kuran’da, o gün itibarıyla şeytanın adamları olan kâfirlerin İslâm dinini ortadan kaldırma konusundaki ümitlerinin tükendiği belirtilmiş, bundan dolayı da Müslümanların sadece Allah’a boyun eğmeleri emredilmiştir.[95] Yine Kur’ân-ı Kerîm müminlerin, uyanık olmaları, gevşeklik göstermemeleri, daima şeytanın hilelerine karşı teyakkuzda olmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Bu konu ile ilgili olarak şu âyetleri hatırlamamız yerinde olacaktır:

Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (Şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın. Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır. İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenler için ise bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.[96]

10. Ayların yeri ile oynamak, takvimin doğal işleyişine müdahale etmek (en-nesî’), haddi aşmak, doğru yoldan sapmaktır.[97]

Kur’ân’ın indirildiği dönemde Araplar Kamerî takvim kullanmaktaydılar. Bu takvime göre bir yıl, Güneş takvimine göre yaklaşık on bir gün kadar daha erken geldiği için Ay takvimine göre ayların hac günleri de değişik mevsimlere rastlamaktaydı. Hac mevsimi onlar için aynı zamanda ticarî hareketliliğin en yoğun olduğu günlerdi. Bundan dolayı cahiliye Arapları hac günlerinin sürekli değişerek, yazın sıcak günlerinde gelmesini ortadan kaldırmak için nesî’ denilen bir yola başvurmuşlardır. Böylece hac günlerini, havaların yaz mevsimine göre daha serin olduğu günlerde sabitleme yoluna gitmişlerdir. Aynı zamanda hac mevsimi de ticarî ortamın daha uygun olduğu zamanlara denk getirilmiştir. Bunu sağlayabilmek için de, iki-üç yılda bir yılın sonuna on üçüncü bir ay ekleyerek, Ay ve Güneş takvimi arasındaki gün farkını kapatıyorlardı. Böylece yılın ilk ayı olan Muharrem ayı, ikinci ay olan Safer’in yerine kaydırılmış, bütün aylar bulunmaları gereken yerden bir ay geriye atılmış oluyordu. İşte takvimle bu şekilde oynama işine nesî’ denilmiştir.[98] Kur’ân-ı Kerîm bu uygulamayı kaldırmış ve bunu büyük bir nankörlük olarak ifade etmiştir. Hz. Peygamber de Veda Hutbesinde, Tevbe suresi 36 ve 37. âyetlerde dile getirilen ifadeleri hatırlatmıştır. Bu âyetler mealen şöyledir:

Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aydır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur… Haram ayları ertelemek, ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısına müdahale ederek Allah’ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkârcı toplumu doğru yola iletmez.”

11. Kadın ve erkeklerin birbiri üzerinde hakları ve karşılıklı sorumlulukları vardır.[99]

Kur’ân insanın erkek ve kadın olarak Allah tarafından aynı özden yaratıldığını ifade etmektedir. Kur’ân’da tekrarlanarak anlatılan yaratılış kıssalarında bunu açıkça görebiliriz.[100] İnsan daha yaratılışından itibaren kadın ve erkek olarak birbiriyle aynı özden,[101] birbirinin örtüsü ve tamamlayıcıdır.[102] Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm insanların farklı yaratıldığını ve bazı konularda birbirinden üstün yönleri olduğunu da bildirmiştir.[103] İnsanlar arasındaki ve aile içindeki ilişkilerde bu farklılığın dikkate alınması gerekmektedir. Bu farklılık karşılıklı sorumluluklar ortaya çıkarmış; insanların birbirine karşı bu sorumluluklarını yerine getirmemeleri halinde de çeşitli müeyyideler konulmuştur.[104]

Zaman zaman kadın ve erkeğin birlikte oluşturdukları aile içinde çözülemeyecek derecede bir sorun söz konusu olabilmektedir. Böyle durumlarda iki taraftan da birer hakem belirlenmeli, hakemler iyi niyetle ve adaletle sorunu çözmeye çalışmalı, her şeyden önce tüm çabalarını barışı ve ailenin devamını sağlamaya yoğunlaştırmalıdırlar.[105] Kur’ân-ı Kerîm Müslüman erkeklere, kadınlara kötü muamele etmeyi yasaklamış, onlarla iyi geçinmek gerektiğini bildirmiştir. Sonuç olarak onlardan tam olarak hoşlanılmasa bile, Allah’ın onlar sayesinde kendilerine bir takım iyilikler ve güzellikler sunabileceğini hesaba katmalarını istemiştir.[106] Ancak her şeye rağmen boşanma gerçekleşmişse, kadınların bir müddet (üç adet süresi) bekleyerek, hamilelik durumu olup olmadığının netleşmesi ve böyle bir durum varsa da bunu gizlememeleri gerektiği hatırlatılmıştır. Eğer yeniden barışma imkânı varsa da bunu ciddiyetle değerlendirmek gerektiği ifade edilmiştir.

Hz. Muhammed (s.a.s.) irad ettiği Veda Hutbesinde, Kur’ân’da kadın ve erkeğin birbirleri üzerinde karşılıklı hakları olduğunu bildiren ifadelere işaret etmiştir. O, âyette de belirtilen erkeklerin aile içindeki konumları gereği bir derece daha önde olduğunu hatırlatmıştır. Ancak aile hayatının yürütülmesi esnasında bazı sıkıntılar ortaya çıkabilecektir. Şayet boşlanılacak derecede bir durum söz konusu ise, ya da evlilik sürdürülecekse, her iki durumda da güzellikle hareket edilmesi gerektiği bildirilmiştir.[107] Ayrılmaya karar verilirse erkeklerin verdikleri mehirden tamamen vazgeçmeleri gerekmektedir. Eğer kadın, kendi isteğiyle boşanmak istiyorsa mehir hakkından vazgeçecektir.[108] Âyette erkeklere de kadınlara da yaptıklarından bir pay olduğu ve isteklerin Allah’ın sonsuz bağışından talep edilmesi gerektiği belirtilmiştir.[109] İşte Kur’ân’da ifade edilen kadın erkek ilişkilerindeki bu temel kurallar, Veda Hutbesi vesilesiyle Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından Müslümanlara tekrar hatırlatılmıştır.

12. Müminler birbirinin kardeşidir, birbirinin mallarına haksız yere sahip olmaya çalışmaları helal değildir.[110]

Kur’ân’da müminlerin birbirinin kardeşi olduğu ifade edilmiş, aralarındaki ilişkileri doğruluk ve hakikat üzere inşa etmeleri gerektiği vurgulanmıştır. Müslümanlara birbirlerinin mallarını aralarında haksız yollarla elde etmeleri yasaklanmıştır. Bu anlamda gasp, rüşvet, faiz gibi haksızlıklar ve mağduriyetlere sebep olacak işler en ağır ifadelerle men edilmiştir.[111] Kur’ân, dünya hayatı ve burada insanlara sunulan nimetlerin imtihan için verildiğini, Müslümanların bunun bilincinde olmaları, terk edip gidecekleri dünyada başkalarına haksızlıklar yaparak mal elde etmeye kalkışmamaları anlayışını vurgulamıştır.[112] Çünkü dünya hayatı sonunda, duruma göre korkunç bir azap ya da Allah’tan bir bağışlanma ve rıza söz konusudur. Burada mealen şu âyeti hatırlayalım:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışıdır. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur yağar, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Derken, bir de bakarsın ki sararıp solmuş, kuru ot, çer çöp olmuş. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap veya Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir.”[113]

13. Peygamberin ölümü sonrasında Müminlerin doğru yoldan saparak birbirini öldürmemeleri gerekir.[114]

Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberin de ölümlü bir insan olduğu ve onun ölmesi durumunda da yalnız Allah’a kulluğun devam etmesi gerektiği, İslâm’dan vazgeçilip şirke sapılmasının kabul edilemez olduğu bildirilmiştir.[115] Yine daha önce de belirtildiği gibi Kur’ân’da Müminlerin birbirlerini öldürmeleri yasaklanmıştır. Kasten bir mümini öldürmek ebedi cehennem ile cezalandırılacak en büyük günahlardan sayılmıştır.[116] Bir âyette Müslümanlar Ehl-i Kitaptan Yahudiler üzerinden uyarılmıştır. Yahudilerin, peygamberlerinin kendilerine yasak olduğunu bildirdiği halde birbirlerine düşmanlık ederek bazı toplulukları yurtlarından sürgün etmeleri ve içlerinden bir topluluğa düşmanlık üzerinde birleşmeleri en ağır şekilde eleştirilmiştir. Onların bu hallerinin inkâra ve hak yoldan sapmaya götüreceği uyarısı yapılmıştır.[117] Tabi buradaki ifadeler her ne kadar Yahudilerle ilgili olsa da asıl uyarı Müslümanlaradır. Diğer yandan, kim olursa olsun haksız yere adam öldürmek kesin olarak yasaklanmış en büyük günahlardandır.[118] Yine Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin birbirleriyle savaşmamaları gerektiği bildirilmiş, eğer savaş söz konusu olmuşsa da savaşan tarafların aralarının adaletle bulunması gerektiği belirtilmiştir. Böyle bir durumda savaşı başlatan ve sürdüren tarafa karşı mü’minlerin karşı durması ve savaştan vaz gaçirmek için mücadele etmeleri emredilmiştir.[119]

Kur’ân, Hz. Muhammed’in de bir insan olarak ölümlü olduğunu ve onun ölmesi durumunda da Müslümanların Allah’a kulluğa, yani Müslüman olarak yaşamaya devam etmeleri gerektiğini hatırlatmıştır.[120] İşte Hz. Muhammed (sav) de Vada Hutbesinde Kur’ân’da belirtilen bu konularda Müslümanları yeniden uyarmıştır.

14. Kur’ân ve sünnet doğru yolda olmayı sağlayan kılavuz, rehberdir.[121]

Kur’ân, Hz. Peygamberin mucizesi, ümmetine yol gösterici ve rehber olarak bıraktığı mirasıdır. Kur’ân’ın Müslümanlar için rehber ve öğüt kaynağı olduğu, ilk âyetlerden itibaren birçok kez tekrar edilmiş bir konudur.[122] Peygamberimiz de Kitab’ın hayata geçirilmesi konusundaki ihtilafları ortadan kaldırmaya yönelik olarak âyetlerin nasıl uygulanacağını açıkça göstermiştir.[123] Bundan dolayı o, Kur’ân tarafından örnek alınması gereken en güzel numune olarak bildirilmiştir.[124] Kur’ân’ın ve peygamberin rehberliği konusunda şu âyet meallerini hatırlayalım:

Gerçekten bu Kur’ân en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.[125]

Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[126]

Hz. Muhammed Veda Hutbesinde Müslümanların doğru yolda devam etmeleri için, Kur’ân ve sünnet rehberliğinde hareket etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.

15. Bütün insanlar Hz. Âdem’in çocuklarıdır ve birbirine üstünlükleri yoktur. Onlar ancak Allah için yaptıkları iyi işlerle diğer insanlara üstün olabilirler.[127]

Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette insanın yaratılışı kıssasına yer verilmiş, insanların atasının ve özünün aynı olduğu ifade edilmiştir.[128] Allah katında insanlar eşittir ve aralarındaki tek üstünlük sebebi ise sadece insanların Allah’a olan saygısı ve Allah’ı hesaba katarak hareket etme konusundaki hassasiyetidir. Bu konuyu oldukça açık bir şekilde ifade eden bir âyet mealen şöyledir:

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.[129]

Kur’ân’da insanların bir tek candan ve aynı özden yaratıldığını ifade eden âyetler bulunmaktadır.[130] Ancak insanlar imtihan edilmek için farklı farklı yapıda ve konumda yaratılmışlardır. İnsanların ceza ve mükâfatla muhatap olmalarının tek şartı yaptıkları iyi ya da kötü işlerdir. Kur’ân, iyilik yapanları müjdelerken, kötülük yapanların ise cezalandırılacağını bildirmiştir.[131] Kur’ân’da hiçbir âyette insanların soylarından, cinsiyetlerinden, yaşadıkları yerlerden ya da zamanlardan dolayı iyi ya da kötü olması gibi bir durum söz konusu değildir. Kur’ân-ı Kerîme göre iyi ya da kötü olmak, tamamen insanların tercihleri ve amelleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu prensip, o gün olduğu gibi bugün de insanların en çok muhtaç oldukları temel insanî ihtiyaçlardandır. Bu prensibe uyulmayıp insanları renklerine, ırklarına, cinsiyetlerine göre ayrıma tabi tutarak iyi ya da kötü ilan etmek, tarihte ve günümüzde felaketlere sebep olmuş ve olmaya da devam etmektedir. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) de Veda Hutbesinde Kur’ân’daki bu temel prensibi bir kez daha dile getirmiştir.

16. Allah Kur’ân’da miras paylarını/haklarını belirlemiştir. Vasiyetle bu hakların gasp edilmesi doğru değildir.[132]

Nisa suresinin ilk âyetlerinde miras hukuku ile ilgili hükümler açıklanmıştır. Burada mirasçının ve miras bırakan kişinin konumu, cinsiyeti, sayısı gibi durumlara göre mirasın nasıl paylaşılacağı hükme bağlanmıştır.[133] Yine Kur’ân’da ölümün yaklaştığı hissedilirse ve eğer miras olarak bir mal bırakmak söz konusuysa, vasiyette bulunmak, bu vasiyete şahitlik yapacakların da şahitliklerini doğru, adaletli bir şekilde yapmaları emredilmiştir. Yine vasiyet edenin varislerin haklarını hiçe sayması gibi bir durum olduğunda, murisin uyarılması ve durumun düzeltilmesi için çaba harcanması gerektiği ifade edilmiştir.[134] Hz. Muhammed (sav) bu hükümleri hatırlatarak vasiyet yoluyla haksızlığa sebep olacak bir yola başvurulmamasını ifade etmiştir.

17. Herkes ait olduğu babasına nispet edilir. İnsan kendisini, kendi babası veya efendisi dışındakilere nispet etmemelidir.[135]

Kur’ân-ı Kerîm gerçek babası olmadığı halde bir kimsenin (bu kişi peygamber dahi olsa) başkasına nispet edilmesini doğru kabul etmemiştir. İnsanları evlatlık olarak yanımızda bulundursak bile, gerçek babalarının adlarıyla anmak, yani herkesi kendi babasına nispet etmek gerekmektedir. Yine insanlar, boş bulunarak ya da hadlerini aşarak eşleri ile ilgili de yersiz sözler söyleyebilmektedir. Bu anlamda bir âyette mealen şöyle buyrulur:

Allah annelerinize benzeterek (zıhar yaparak) kendinize haram kıldığınız eşlerinizi sizin gerçek anneleriniz yerine koymamış, aynı şekilde evlâtlıklarınız da sizin öz evlatlarınız saymamıştır. İşte bunlar sizin söyleyip durduğunuz boş laflardan ibarettir. Oysa Allah gerçeği söyler ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterir. O halde evlâtlıklarınızı öz babalarının adıyla çağırın. Allah’ın katında doğru olan budur. Eğer onların öz babalarını bilmiyorsanız, o zaman onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır.”[136]

Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.”[137]

Kur’ân’da insanların nesepleri konusunda bir karışıklık olmaması için özel hükümler konulmuştur. Mesela, daha önce de ifade edildiği gibi, boşanmalarda ve bir kadının eşinin ölmesi durumunda belli bir süre bekleyerek, eğer hamilelik söz konusu ise bunun açığa çıkmasını sağlaması istenmiştir.[138] Böylece çocuğun babası ile ilgili bir karışıklık ve bundan dolayı da toplumsal hayatta ve miras konusunda bir haksızlığın söz konusu olması önlenmiştir. Bundan da öte, insan kendisi olmalı, Allah nerede, kimin çocuğu olarak yaratmışsa bunu kabul etmeli, buna razı olmalıdır. İnsanın kendisini babasından başkasına nispet etmesi, Allah’ın kendisi için seçtiği başlangıcın/ailenin inkârı anlamına gelmektedir. Hiçbir kimse kendi ailesini seçerek dünyaya gelmemektedir. Ailemiz ilahî takdirle belirlenmektedir. Bunu reddederek kendimizi sahip olduğumuz babamızdan başkalarına nispet etmemiz doğru bir şey değildir. Yine İslâm’a göre bir kimsenin babası, dünyanın en kötü insanı olsa bile, bu onun da günahkar olduğu anlamına gelmez. Çünkü hiçbir insan babası bile olsa başkasının günahından veya yaptığı işlerden sorumlu tutulmayacaktır.[139] Bu gerçekler ortadayken insanın kendisini sahte bir şekilde başkasına nispet etmesi yalan, hatta Allah’ın yaratma takdirini kabul etmemek olarak anlaşılmaktadır.

Diğer yandan her işin yerli yerince yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda Kur’ân’da “Evlere arkalarından girmenin hoş görülmediği” ifade edilmiştir.[140] Dolaysıyla her şey yerli yerinde bulunmalı, herkes kendi halini ifade ederken ne ise onu söylemeli, başkalarını hiçbir konuda aldatmaya kalkışmamalıdır. Yine Kur’ân, Müslümanlara her türlü yalandan uzak durmaları gerektiğini bildirmiştir.[141] Yalan, münafıklığın en belirgin özelliklerindendir ve münafıklar hastalıklı şahsiyetler olarak cehennemin en alt tabakasına layık görülmüşlerdir.[142] Hz. Muhammed (s.a.s.) de Veda Hutbesinde insanların kendilerini başkalarına nispet ederek olduğundan farklı göstermesini ve böyle yaparak diğer insanları aldatmaya çalışmalarını, çok yanlış ve laneti hak eden bir durum olarak nitelenmiştir.

Sonuç

Hâris b. Amr b. Ahi’l-Mugîre b. Şu’be, Muâz’dan naklen anlatıyor: "Resûlullah (s.a.s.) Muaz’ı Yemen’e gönderdiği zaman kendisine sorar: ‘Sana bir dâva geldiği vakit nasıl hükmedeceksin?’

Muâz: “Allah’ın kitabına göre hükmedeceğim” der.

Peygamberimiz: “Meseleyi Allah’ın Kitabında bulamazsan ne yaparsın?” der.

Muaz: “Resûlullah’ın sünnetiyle hükmederim.” diye cevap verir.

Peygamberimiz: “Ne Allah’ın Kitabında, ne de Resûlullah’ın sünnetinde bulamazsan ne yaparsın?” der.

Muaz: “Kendi re’yimle ictihad ederim ve mutlaka konuyu sonuca bağlarım” der.

Muaz, bu konuşmaların sonunda Resûlullah’ın (s.a.s.) memnun kaldığını ve göğsüne eliyle vurup: ‘Allah’ın elçisinin elçisini, Allah’ın elçisini memnun edecek şekilde başarılı kılan Allah’a hamdolsun!’ buyurduğunu belirtmiştir.[143] Bu ifadelerde bütün Müslümanların tabi olduğu bir temel prensip dile getirilmiştir. Müslümanlar bir konuda hüküm verirken önce Allah’ın kitabına müracaat emelidirler. Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatı boyunca Muaz’ın (r.a.) ağzından belirtilen bu prensibe göre hareket etmiştir. O, yaptığı ve söylediği her şeyi Allah’ın kitabından hareketle söylemiş ve ortaya koymuştur. Eğer doğrudan doğruya Kur’ân’da bulunmayan bir durum söz konusu olsa, onu da Kur’ân’a uygun ve onun temel prensiplerine aykırı olmayacak şekilde konunun çözüm yolunu bulmaya çalışmıştır.

Kur’ân’da Hz. Muhammed’in yüce bir ahlâka sahip olduğu belirtilmiş[144] ve Hz. Aişe de, Hz. Peygamberin ahlâkının Kur’ân olduğunu söylemiştir.[145] Bu ifadeyle Hz. Aişe aslında onun tüm hayatının Kur’ân tarafından şekillendiğini ifade etmiştir. Çünkü Kur’ân onun rehberidir ve hayatına yön veren temel prensipler de Kur’ân Kerîm tarafından ortaya konulan prensiplerdir. Onun sözlerinin başlangıcında kullandığı ifadelerden başlayarak, yalnız Allah’a kulluk, insanların canlarına ve mallarına gereken saygının gösterilmesi, emin kişiler olunması gereği, faiz, kan davası ve cahiliye adet ve uygulamalarının kaldırılması, nesî yasağı, müminlerin kardeşliği, insanların Âdem’in çocukları olarak Allah’ın eşit kulları olduğu gerçeği, kadınlar konusundaki hassasiyet vurgusu ve diğer doğrudan doğruya Kur’ân’ın bildirdiği hususlardandır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’ân’da yer alan ve daha önce tebliğ etmiş olduğu bu hususları, Veda Hutbesi’yle binlerce Müslümanın şahsında bütün ümmetine ve insanlığa yeniden duyurmuştur. Yani bu hutbe, onun 23 yıl boyunca sunduğu Kur’ân tebliğinin genel bir özeti mahiyetindeki son mesajı olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.), daha önce ayrıntılı olarak sözlü ve fiili olarak gösterdiği, duyurduğu bu mesajı ile ümmetine veda etmiştir.

Kaynakça

Abdulvahap Hallâf, İslâm Hukuk Felsefesi (İlmu Usûli’l-Fıkh), çev. Hüseyin Atay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1985.

Algül, Hüseyin, ‘Haram Aylar’ DİA, İstanbul 1996, c. XVI, s. 105-106,

Bayraktar, İbrahim, ‘İslâm’ın İnsana Tanıdığı Bazı Temel Haklar ve Veda Hutbesi’, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 9, s. 245-269, sy. 10, s. 221-231.

Buharî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. Muğîre Berdizbe el-Cu’fî (ö. 256/870), Sahîhu’l-Buhârî, yay. Kasım Şemmâî er-Rifâî, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1987.

Cevad Ali, el-Mufassal fî târîhi’l-Arab kable’l-İslâm, Bağdat 1993.

Çağatay, Neşet, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1957.

Fayda, Mustafa, ‘Cahiliye’, DİA, İstanbul 1993, c. VII, s. 17-19.

Hamidullah, Muhammed, Mecmûatu’l-vesâiki’s-siyâsiyyeti li’l-ahdi’n-nebeviyyi ve’l-hilâfeti’r-râşide, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1987.

………., el-Vesâiku’s-siyâsiyye, Hz. Peygamber Döneminin Siyasi-İdari Belgeleri, çev. Vecdi Akyüz, Kitabevi Yayınevi, İstanbul 1997.

………., İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayınları İstanbul 1980.

………., İslâm Peygamberi, çev. Mehmet Yazgan, Beyan Yayınları, İstanbul 2011.

İbn Abdirabbih el-Endelusî, Ahmed b. Muhammed (ö. 328/940) el-Ikdu’l-ferîd, yayınlayan, Muhammed Saîd el-Uryan, Mektebetü’l-Ticâriyyeti’l-Kübrâ, Kahire 1953.

İbn Hanbel, Ahmed b. Muhammed (ö.241/855), el-Müsned, yayınlayan, Hamza Ahmed ez-Zeyn, Dâru’l-Hadis, Kahire 1995.

İbn Hişam, Ebu Muhammed Cemaluddin Abdulmelik (ö. 218/833), es-Sîretu’n-nebeviyye, yayınlayan, Mustafa es-Sekâ, İbrahim el-Ebyârî, Abdulhafîz Şelebî, Dâru’l-İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut ty.

İbn Kuteybe ed-Dineverî, Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim (ö. 276/889), Kitâbu uyûni’l-ahbâr, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, c. I-IV, Beyrut 1925.

Karakılıç, Celaleddin, ‘Hazret-i Muhammed Aleyhi’s-selam’ın Vedâ Haccı’, Diyanet Dergisi, Ocak-Şubat 1972, c. XI, sy. I, s. 19-27.

Müslim b. El-Haccac el-Kuşeyrî el-Nisâbûrî, Ebü’l-Hüseyin (ö. 261/875), Sahîhu Müslim, Muhammed Fuad Abdülbâkî, Dâru’l-İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, Beyrut 1991.

Özdemir, H. Ahmet, ‘Son Peygamberin (s.a.s.) Son Mesajı Olarak Veda Hutbesi’, Din İlimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2005, c. V, sy 1, s. 95-112.

Polat, Selahattin, ‘İslâm’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri’, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, 2. Baskı, TDV Yayınları, Ankara 2008.

Şatibî, Ebû İshak İbrahim b. Musa b. Muhammed (ö. 790/1388), el-Muvâfakât, çev. Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul 1999.

Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr (310/923), Tarihu Taberî, Tarihu’r-Rusul ve’l-Mulûk, yay. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru’l-Maârif, Kahire 1967.

Tirmizî, Ebu İsa Muhammed b. İsa (ö. 279/892), Câmiu’l-kebîr, yayınlayan, Beşşâr Avvâd Ma’rûf, Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, Beyrut 1996.

Tok, Fatih, ‘Peygamberimizin Kur’ân’dan İktibasları’, II. Lisansüstü Çalışmalar Kongresi Bildiriler Kitabı IV, editör, Ümit Güneş, İstanbul 2003, s. 1065-1076.

………., İmâm-ı A’zam Ebu Hanife’nin Kur’ân Anlayışı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Tefsir Bilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2015.

Vâkidî, Muhammed b. Ömer b. Vâhid (207/822), Kitâbu’l-megâzî, yayınlayan, Marsden Jones, Oxford University Press, London 1966.

Yakûbî, Ahmed b. Ebî Yakûb b. Cafer b. Vehb b. Vâdıh, Târihu’l-Yakûbî (ö. 292/905), yayınlayan, Abdulemîr Mühennâ, Şirketü’l-A’lâ li’l-Matbûât, Beyrut 2010.

EK-I: Veda Hutbesinin Tercümesi

VEDA HUTBESİ

Allah’a hamdolsun. O’nu över, O’ndan yardım bekler ve O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve yaptığımız işlerin kötülüklerinden de Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu hiç kimse hak yoldan saptıramaz. Yine kimi de hak yoldan saptırırsa, kimse ona doğruyu gösteremez. Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun tek olduğuna ve eşi ortağı olamadığına tanıklık ediyorum. Yine Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ediyorum.

Ey Allah’ın kulları!

Size Allah’ın yasaklarından uzak durmanızı ve kesinlikle ona itaatte bulunup boyun eğmenizi öğüt veririm. Böylece, sözlerime en iyi şekilde başlamak istiyorum.

Ey insanlar!

Size açıklayacaklarımı can kulağı ile dinleyiniz! Bilmiyorum, sizinle bu buluşmamız, size bu yıl yaptığım bu konuşmam buradaki son konuşmam olabilir.

Şüphesiz ki Rabbinizin huzuruna çıkıncaya kadar kanlarınız, mallarınız, namus ve şerefleriniz, tıpkı bu ayın (Zilhicce), bu yerin (Mekke) ve bu günün kutsiyeti gibi kutsal ve dokunulmazdır. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Yanında bir emanet bulunan onu mutlaka sahibine geri versin.

Cahiliye döneminin faiz uygulamaları artık kaldırılmıştır. Ancak faiz dışındaki anaparanız size aittir. Ne haksızlık yapmak ne de haksızlığa uğramak yoktur. Allah’ın emriyle faiz(cilik) kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk faiz, amcam Abdulmuttalib’in oğlu Abbas’ın faizidir.

Cahiliye döneminden kalma kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (yeğenim) Amir b. Rebi’a b. Haris b. Abdulmuttalib’in kan davasıdır.

Cahiliye döneminde Mekkelilerce yürütülen görevler kaldırılmıştır. Ancak Ka’be’nin muhafızlığı (Sidâne) ve hacılara su dağıtma (Sikâye) görevi devam edecektir.

Kasten adam öldürme söz konusu olduğunda kısas cezası uygulanır. Ancak taş ya da sopa ile öldürülme gibi şüpheli öldürme durumlarında ise (kan diyeti) yüz devedir. Kim daha fazla diyet isterse, cahiliye dönemi insanı gibi hareket etmiş olur. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Ey insanlar!

Bugün Şeytan sizin ülkenizde kendisine tapılmaktan ümidini kesmiştir. Ancak, size yasaklanan şeyler dışında, önemsiz gördüğünüz bazı işlerde ona uyacak olursanız, bu da onu memnun edecektir. Öyleyse, dininizde sebat ederek kendinizi koruyun!

Ey insanlar!

Nesî’ (on iki aya ay ilave ederek, hileli takvim düzenlemek) kâfirlikte/nankörlükte sınır tanımazlıktır. Kâfirler bundan dolayı tamamen dalalete saplandılar; haram ayı yılın birinde helal, birinde haram saymaktadırlar. Böylece yıl içinde diledikleri ayı haram saymak suretiyle güya Allah’ın haram olarak belirlediği ayları tamamlamış oluyorlar. Ancak gerçekte onlar Allah’ın haram kıldığını helal sayarak O’nun kutsal saydığı şeyin kutsallığını çiğniyorlar.

Gerçekten zaman (takvim), Allah’ın yeri ve gökleri yarattığı gündeki durumuna geri dönmüştür (nesî’ uygulanmayan döneme denk gelmiştir). Allah katında ayların sayısı yeri ve gökleri yarattığı günde belirlediği düzen gereğince on ikidir. Bunlardan dördü (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep) haram aylardır (savaşın tamamen yasak olduğu aylardır). Bunlardan üçü art arda gelir: Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem. Tek ve ayrı olan diğeri ise, Mudar kabilesinin ayı, Cemâziyelâhir ve Şaban ayı arasında bulunan Recep ayıdır. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Ey insanlar!

Kadınlarınızın sizin üzerinizde, sizin de onlar üzerinde haklarınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı başkalarına çiğnetmemeleri (sizden başka bir erkekle birlikte olmamaları) ve sizin izniniz olmadan hoşlanmadığınız bir kimseyi evlerinize almamaları, çirkin davranışlarda bulunmamalarıdır. Eğer bu kurallara uymazlarsa artık Allah size onları engellemenize, yataklarınızı ayırmanıza ve hafifçe vurmanıza izin vermiştir. Eğer yaptıkları hatalı işlerden vazgeçer ve görevlerini yerine getirerek sizinle uyum içinde olurlarsa, sizin göreviniz genel kabul gören ölçüler çerçevesinde onların yiyecek ve giyimlerini (geçimlerini) sağlamanızdır. Kadınlara en güzel biçimde davranmalısınız. Onlar kendi kendilerine hiçbir şeye sahip değilken size güven duyarak himayenize girmiş kimselerdir. Sizler, onları Allah’ın bir emaneti olarak almış bulunuyorsunuz. Allah’ın adıyla onların helaliniz olmasını sağladınız. Öyleyse kadınlar konusunda Allah’tan korkun ve onlara en güzel biçimde davranınız. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Ey insanlar!

Mü’minler ancak kardeştirler. Kendisinin gönülden rızası olmadıkça bir kardeşin malı diğerine helal değildir. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Ey insanlar!

Benden sonra birbirilerini boğazlayan kâfirlere dönmeyin. Diğer yandan size öyle bir şey bıraktım ki, ona sımsıkı sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz: Bu, Allah’ın Kitabı ve onun peygamberinin sünnetidir. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

Ey insanlar!

Rabbiniz birdir ve atanız da birdir: Hepiniz Âdem’in soyundansınız ve Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’nun emir ve yasakları konusunda en duyarlı ve dikkatli (takva sahibi) olanınızdır. Allah’ın emirlerine karşı duyarlı olmak (takva sahibi) dışında bir Arabın Arap olmayan birine karşı hiçbir üstünlüğü yoktur. Açıkça bildirdim değil mi? Şahit ol Yâ Rab!

(Rasulullah’ın kendisini dinlemekte olan müminlere ‘Açıkça bildirdim değil mi?’ diye sorularına son kez) Müslümanların hep bir ağızdan “Evet” demesi üzerine şöyle devam etti: ‘Bu tavsiyelerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara iletsinler.’

Ey insanlar!

Gerçekten, Allah her varisin mirastan olan payını tayin ve tespit etmiştir. Mirasçıya vasiyette bulunmak doğru (caiz) değildir. Mirasçılar dışındakiler için yapılacak vasiyetin miktarı da miras bırakılan malların toplamının üçte birini geçmemelidir.

Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Allah’ın, Meleklerin ve tüm insanların laneti, babasından başkasının çocuğu olduğunu iddia eden ya da efendisinden başkasını veli edinen kişilerin üzerine olsun! Allah, Kıyamet günü böyle kimselerin ne tövbelerini ne de tanıklıklarını kabul etmeyecektir.

Ve’s-Selamü Aleyküm… (Size esenlikler diliyorum)

EK-II: Veda Hutbesinin Arapça Metni[146]



[1] Âl-i İmrân, 3/154; Mâide, 5/50; Ahzâb, 33/33; Fetih, 48/26.

[2] Bu konuda bkz. Mustafa Fayda, ‘Cahiliye’, DİA, İstanbul 1993, c. VII, s. 17-19; Cevad Ali, el-Mufassal fî târîhi’l-Arab kable’l-İslâm, Bağdat, 1993, c. I, s. 37; Neşet Çağatay, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1957, 86 vd.

[3] Muhammed b. Ömer b. Vâhid Vâkidî, Kitâbü’l-megâzî, Marsden Jones, Oxford University Press, London 1966, c. III, s. 1088, 1089.

[4] Veda Haccına katılanların sayısı ile ilgili, farklı rakamlar verilmektedir. Bkz. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayınları, İstanbul 1980, c. I, s. 297. Ayrıca bkz. H. Ahmet Özdemir, ‘Son Peygamberin (s.a.s.) Son Mesajı Olarak Veda Hutbesi’, Din İlimleri Akademik Araştırma Dergisi, 2005, c. V, sy. 1, s. 100.

[5] En’âm, 6/33.

[6] Necm, 53/1-4; Nahl, 16/44.

[7] Ahkâf, 46/9; Bakara, 2/136; En’âm, 6/84.

[8] Ahzâb, 33/2; Sâd, 38/70; Ahkâf, 46/9; Hakka, 69/44-47.

[9] Nisâ, 4/80; Fetih, 48/10; Necm, 53/1-4.

[10] Mâide, 5/67; Ahzâb, 33/39.

[11] Ebû İshâk İbrahim b. Musa b. Muhammed Şâtibî, el-Muvâfakât, çev. Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul 1999, c. IV, s. 4; Selahattin Polat, ‘İslâm’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri’, Kutlu Doğum Sempozyumu 2001, II. Baskı, TDV Yayınları, Ankara 2008, s. 21.

[12] Nahl, 16/44.

[13] Fatih Tok, ‘Peygamberimizin Kur’ân’dan İktibasları’, II. Lisansüstü Çalışmalar Kongresi Bildiriler Kitabı IV, edit. Ümit Güneş, İstanbul 2003, s. 1068, 1069.

[14] Şâtibî, Muvâfakât, c. IV, s. 9-12.

[15] Nisâ, 4/105; Nahl, 16/44; Nûr, 24/51.

[16] Abdulvahap Hallâf, İslâm Hukuk Felsefesi (İlmu Usûli’l-Fıkh), çev. Hüseyin Atay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1985, s. 220.

[17] Nisâ, 4/65.

[18] Vakidî, c. III, s.1100, 1101.

[19] Özdemir, s. 100.

[20] Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 298.

[21] Ahzâb, 33/40.

[22] Veda Hutbesinin özet ve değerlendirmesi ile ilgili bkz. Özdemir, s. 106-109.

[23] Hac, 22/78.

[24] Ahmed b. Ebî Yakûb b. Câfer b. Vehb b. Vâdıh Yakûbî, Târihu’l-Yakûbî, Abdulemîr Mühennâ, Şirketu’l-A’lâ li’l-Matbûât, Beyrut 2010, c. I, s.439.

[25] Mâide, 5/3.

[26] Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail b. İbrahim b. Muğîre Berdizbe el-Cu’fî Buharî, Sahîhu’l-Buhârî, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1987, Kitâbu’l-megâzî, Haccetu’l-Vedâ, c. V-VI, s. 307; Yakûbî, c. I, s. 442; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. I, s. 301. Söz konusu âyet mealen şöyledir: ‘… Bilin ki, bugün artık dininizin hükümlerini kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak da İslâm’ı seçtim...’ Mâide, 5/3.

[27] Muhammed Hamidullah, Mecmuatu’l-vesâiki’s-siyasiyye li’l-ahdi’n-nebevî ve’l-hilâfeti’r-râşide, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1987, s. 360-368. Bu eserin Türkçe tercümesi için bkz. Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-siyasiyye, Hz. Peygamber Döneminin Siyasi-İdari Belgeleri, çev. Vecdi Akyüz, Kitabevi Yay. İstanbul 1997.

[28] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Mehmet Yazgan, Beyan yayınları, İstanbul 2011, c. I, s. 231-234; İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayınları, İstanbul 1980, c. I, s. 298-301; Hamidullah, Vesâik, s. 379-390.

[29] Bu konudaki bazı örnekler için bkz. Zebîdî, Zeynuddin Ahmed b. Ahmed b. Abdullatif, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi’, çev. Kamil Miras, Ankara 1976, c. X, s. 396-399; Celaleddin Karakılıç, ‘Hazret-i Muhammed Aleyhi’s-selam’ın Vedâ Haccı’, Diyanet Dergisi, Ocak-Şubat 1972, c. XI, s. 1, s. 19-27.

[30] Ebû İsa Muhammed b. İsâ Tirmizî, Câmiu’l-kebîr, Beşşar Avvâd Ma’rûf, Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, Beyrut 1996, Fedâilu’l-Kur’ân, 10 (3087), V, 167; İbn Abdirabbih, Ahmed b. Muhammed, el-Ikdu’l-ferîd, yay. Muhammed Saîd el-Uryan, Mektebetü’l-Ticâriyyeti’l-Kübrâ, Kahire 1953, c. IV, s. 124-125; Hamidullah, Muhammed, Mecmûatu’l-vesâiki’s-siyâsiye li’l-ahdi’n-nebeviy ve’l-hilâfeti’r-râşide, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1987, s. 360.

[31] İbn Kuteybe ed-Dineverî, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim, Kitâbu uyûni’l-ahbâr, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut 1925, c. I-IV, II, s. 231; Özdemir, s. 107.

[32] Fâtiha, 1/1-7. Bu giriş ifadeleri: ‘Allah’a hamdolsun. O’nu över, O’ndan yardım bekler ve O’ndan bağışlanma dileriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve yaptığımız işlerin kötülüklerinden de Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu hiç kimse hak yoldan saptıramaz. Yine kimi de hak yoldan saptırırsa, kimse ona doğruyu gösteremez. Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun tek ve eşi ortağı olamadığına tanıklık ediyorum. Yine Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ediyorum.’ şeklindedir.

[33]Gerçek dua ancak Allah’a yapılan dua ve ibadettir. O’ndan başka varlıklara tanrılık yakıştıran müşriklere tapındıkları varlıklar hiçbir karşılık veremezler. Onların durumu (bir kuyunun başında) ellerini suya doğru uzatıp suyun ağızlarına gelmesini bekleyen kişinin durumu gibidir. Kâfirlerin duası ve ibadeti daima boş, beyhudedir.” Ra’d, 13/14.

[34] İnşirâh, 94/8.

[35] ‘De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!’ Mü’minûn, 23/97. Ayrıca bk. A’râf, 7/200; Nahl, 16/98; Mü’min, 40/56; Fussilet, 41/36.

[36]Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.” Nahl Suresi, 16/99-100.

[37]De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.’ Felak, 113/1-5. ‘De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlah’ına sığınırım.’ Nâs Suresi, 114/1-6.

[38] A’râf suresi, 7/200-202.

[39] Şûrâ, 42/13; Mü’min, 40/63; Ra’d, 13/27; Zümer, 39/35, 36.

[40] A’râf, 7/65, 73, 85, 158; Hûd, 11/25-26, 50, 61, 84; Mü’minûn, 23/23…

[41]De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.’ İhlâs, 112/1-4.

[42] Mü’min, 40/65, 66.

[43] Âl-i İmrân, 3/18.

[44] Nahl, 16/51.

[45] Bakara, 2/163.

[46] İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 360.

[47] Bakara, 2/40, 41, 74, 150, 194, 196, 197, 203, 212; Mâide, 5/108; A’râf, 7/35; Enfâl, 8/34, 69; Yûnus, 10/6, 31; Nahl, 16/30, 50, 51, 52, 128; Tâ-Hâ, 20/113; Enbiyâ, 21/28, 49, 90; Hac, 22/1; Mü’minûn, 23/52, 57; Ahzâb, 33/35, 39; Fâtır, 35/18, 28; Zümer, 39/17, 18, 20, 23, 73.

[48] Mâide, 5/93.

[49] En’âm, 6/72.

[50] Enfâl, 8/29.

[51] Lokmân, 31/33.

[52] Fâtır, 35/18.

[53] İbn Hişam Ebu Muhammed Cemaluddin Abdulmelik, es-Sîretu’n-nebeviyye, yay. Mustafa es-Sekâ, İbrahim el-Ebyârî, Abdulhafîz Şelebî, Dâru’l-İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut ty. c. IV, s. 250, 252; Vakidî, c. III, s. 1103; Buharî, Sahîh, ‘Kitâbu’l-Megâzî’, ‘Haccetu’l-Vedâ’, c. V-VI, s. 306; Müslim b. El-Haccac el-Kuşeyrî el-Nisâbûrî, Ebü’l-Hüseyin (261/875), Sahîhu Müslim, yay. Muhammed Fuad Abdulbâkî, Dâru’l-İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, Beyrut 1991, 19-Bâbu Haccetu’n-Nebiyy, Hadis no: 147, c. II, s. 889; Tirmizi, Sunen, Fedâilu’l-Kur’ân, 10 (3087), c. V, s. 168; Ahmed b. Muhammed İbn Hanbel, el-Müsned, yay. Hamza Ahmed ez-Zeyn, Dâru’l-Hadis, Kahire 1995, Hadis no: 2014, c. XV, s. 184; Yakûbî, c. I, s. 439, 440; Ebû Cafer Muhammed b. Cerir Taberî, Tarihu Taberî, Tarihu’r-rusul ve’l-mulûk, yay. Muhammed Ebü’l-Fadl İbrahim, Dâru’l-Maârif, Kahire 1967, c. III, s. 150, 151, 152; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[54] Nisâ, 4/92, 93.

[55] İsrâ, 17/33; Mâide, 5/32.

[56] Mâide, 5/38.

[57] Nisâ, 4/29, 30.

[58] Bakara, 2/188.

[59] Mâide, 5/33.

[60] Nisâ, 4/5, 6.

[61] İsrâ, 17/70; Tîn, 95/1-5.

[62] Hucurât, 49/11, 12; Nûr, 24/4.

[63] Tevbe, 9/36, 37.

[64] Haram Aylar ile ilgili olarak bkz. Hüseyin Algül, ‘Haram Aylar’ DİA, İstanbul 1996, c. XVI, s. 105-106; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 906, 907.

[65] Bakara, 2/125; Âl-i İmrân, 3/97; Kasas, 28/91, 91; Tîn, 95/4.

[66] Âl-i İmrân, 3/97; Hac, 22/27, 28.

[67] İbn Hişâm, c. IV, s. 250, 251; Yakûbî, c. I, s. 440; Taberî, c. III, s. 150; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361, 364.

[68] Âl-i İmrân, 3/161; A’râf, 7/68; Yûsuf, 12/54; Şu’arâ, 26/107, 125, 143, 162, 178; Neml, 27/39; Kasas, 28/26; Ankebût, 29/67.

[69] İbrahim, 14/22.

[70] Nisâ, 4/58; Enfâl, 8/27; Mü’minûn, 23/8; Meâric, 70/32.

[71] Hac, 22/30; Furkân, 25/77; Câsiye, 45/7.

[72] Bakara, 2/282, 283.

[73] Âl-i İmrân, 3/75.

[74] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Vakidî, c. III, s. 1103; Yakûbî, c. I, s. 440; Müslim, Sahîh, “Kitabu’l-Hac”, c. II, s. 889; Tirmizi, Sünen, “Fedâilu’l-Kur’ân”, 10 (3087), c. V, s. 168; Taberî, c. III, s. 150; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[75] Bakara, 2/275.

[76] Bakara, 2/276.

[77] Bakara, 2/277-279; Âl-i İmrân, 3/130.

[78] Nisâ, 4/61.

[79] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Vakidî, c. III, s. 1103; Yakûbî, c. I, s. 440; Müslim, “Kitabu’l-Hac”, c. II, 889; Tirmizi, Sunen, “Fedâilu’l-Kur’ân”, 10 (3087), c. V, s. 168; Taberî, c. III, s. 150; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[80] Mâide, 5/32; İsrâ, 17/33; Furkân, 25/68.

[81] Bakara, 2/178.

[82] İsrâ, 17/33.

[83] Bakara, 2/48; İsrâ, 17/15; Ankebût, 29/12, 13; Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7; Necm, 53/38, 39.

[84] İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[85] En’âm, 6/57, 136-140, 143-145, 150; A’râf, 7/54; Kehf, 18/26.

[86] Mâide, 5/50.

[87] Mekke ve Ka’be ile ilgili görev ve ayrıcalıklarla ilgili olarak bkz. Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 890.

[88] İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[89] Bakara, 2/178.

[90] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Yakûbî, c. I, s. 441; Taberî, c. III, s. 150; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361.

[91] Bakara, 2/208; En’âm, 6/71, 72; Nûr, 24/21.

[92] Nisâ, 4/117-119.

[93] Bakara, 2/256; Nisâ, 4/76, 120, 121; İbrahim, 14/22.

[94] Bakara, 2/168, 169; A’râf, 7/16-18, 27; Fâtır, 35/5, 6.

[95] Mâide, 5/3.

[96] Fâtır, 35/5, 6, 7.

[97] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Yakûbî, c. I, s. 440, 441; Taberî, c. III, s. 150, 151; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125; Hamidullah, Vesâik, s. 361, 365.

[98] Bu konuda bilgi için bkz. Cevad Ali, el-Mufassal fî târîhi’l-Arab kable’l-İslâm, Bağdat 1993, c. VIII, s. 488; Algül, ‘Haram Aylar,’ XVI, 105; Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. II, s. 849-857.

[99] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Vakidî, c. III, s. 1103; Yakûbî, c. I, s. 441; Müslim, “Kitabu’l-Hac”, c. II, s. 889, 890; Tirmizi, Sünen, “Fedâilu’l-Kur’ân”, c. V, s. 168; Taberî, c. III, s. 150, 151; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 125, 126; Hamidullah, Vesâik, s. 361, 362.

[100] Bakara, 2/30, 31; A’râf, 7/11; Hicr, 15/26; Sâd, 38/71.

[101] Nisâ, 4/1; A’râf, 7/189; Nahl, 16/72; Rûm, 30/21.

[102] Bakara, 2/187.

[103] Bakara, 2/228; Âl-i İmrân, 3/36; Nisâ, 4/32.

[104] Nisâ, 4/34.

[105] Nisâ, 4/34, 35.

[106] Nisâ, 4/19.

[107] Bakara, 2/229; Talâk, 65/2.

[108] Bakara, 2/228, 229.

[109] Nisâ, 4/32.

[110] İbn Hişâm, c. IV, s. 251, 252; Yakûbî, c. I, s. 441; Taberî. c. III, s. 151; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Tirmizi, Sünen, “Fedâilu’l-Kur’ân”, 10 (3087), c. V, s. 168; Hamidullah, Vesâik, s. 364, 367.

[111] Hucurât, 49/10; Bakara, 2/188, Nisâ, 4/29, 161; Mâide, 5/38; En’âm, 6/152.

[112] Kehf, 18/46; Âl-i İmran, 3/14; Yûnus, 10/7, 8; Mü’minûn, 23/112-114; Ankebût, 29/64; Rûm, 30/55; Rahmân, 55/ 26, 27.

[113] Hadîd, 57/20.

[114] Buharî, Sahîh, “Kitâbu’l-Megâzî”, “Haccetu’l-Vedâ”, c. V-VI, s. 306; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Yakûbî, c. I, s. 442; Hamidullah, Vesâik, s. 362, 365.

[115] Âl-i İmrân, 3/144.

[116] Nisâ, 4/92, 93.

[117] Bakara, 2/85.

[118] Mâide, 5/32; İsrâ, 17/33.

[119] Hucurât, 9, 10.

[120] Âl-i İmrân, 3/144.

[121] İbn Hişâm, c. IV, s. 251; Vakidî, c. III, s. 1103; Müslim, Sahîh, “Kitabu’l-Hac”, c. II, s. 890; Taberî, c. III, s. 151; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Hamidullah, Vesâik, s. 362, 365.

[122] Ankebût, 29/45; Bakara, 2, 185; İbrahim, 14/52; En’âm, 6/19; Sâd, 38/29.

[123] Nisâ, 4/105.

[124] Ahzâb, 33/21.

[125] İsrâ, 17/9.

[126] Ahzâb, 33/21.

[127] İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Yakûbî, c. I, s. 440; Hamidullah, Vesâik, s. 362.

[128] A’râf, 7/11, 12; Hicr, 15/26, 27; İsrâ, 17/61; Tâ-Hâ, 20/55; Mü’minun, 23/12; Rûm, 30/20; Secde, 32/7; Sâffât, 37/11; Sâd, 38/76; Rahmân, 55/4;

[129] Hucurât, 49/13.

[130] Nisâ, 4/1; En’âm, 6/2.

[131] İnsan, 76/1-22; Fecr, 89/1-30.

[132] İbn Hişâm, c. IV, s. 253; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Hamidullah, Vesâik, s. 362.

[133] Nisâ, 4/7-14, 176.

[134] Bakara, 2/180-182; Mâide, 5/106.

[135] İbn Hişâm, c. IV, s. 253; Yakûbî, c. I, s. 441; İbn Abdirabbih, c. IV, s. 126; Hamidullah, Vesâik, s.362.

[136] Ahzâb, 33/4, 5.

[137] Ahzâb, 33/40.

[138] Bakara, 2/228-234; Talak, 65/4.

[139] En’âm, 6/164; İsrâ, 17/15; Fâtır, 35/18; Zümer, 39/7; Fussilet, 41/46; Necm, 53/34-41.

[140] Bakara, 2/189.

[141] Nahl, 16/105; Hac, 22/30; Furkân, 25/72.

[142] Bakara, 2/10; Mâide, 5/52; Nisâ, 4/145; Tevbe, 9/42.

[143] Tirmizî, Sünen, “Ahkâm”, 1327, 1328, c. III, s. 9, 10. Burada ifade edilen temel prensibi başka sahabeler ve Ebû Hanife de ifade etmiştir. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Fatih Tok, İmâm-ı A’zam Ebu Hanife’nin Kur’ân Anlayışı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2015, 172 vd.

[144] Kalem, 68/4.

[145] Müslim, “Kitabu’s Salât”, 139, I, 513.

[146] Muhammed Hamidullah ‘Mecmuatu’l-Vesâiku’s-Siyasiyye li’l-Ahdi’n-Nebevî ve’l-Hilâfeti’r-Râşide’, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1987, ss. 360-362.