Makale

Matbaa Meselesine Dair – 1

GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

HARFLERİN KÜRSÜSÜ

Matbaa Meselesine Dair – 1

Beyazıt AKMAN

SİZE üç hikâye anlatacağım. Ama hikâye dediysem masal değil. Üçü de gerçek.
Birinci hikâye: On birinci asırda yaşayan bir İslam âlimi varmış. Gelmiş geçmiş belki de en büyük, en meşhur Müslüman âlimlerden biriymiş. (İsmini az sonra söyleyeceğim.) Çölde develerinin sırtlarına yüklediği kitaplarıyla yol alıyormuş. Âlim, kıldığı namazın ardından seccadesinin üzerinde kestirirken tepesinde bir hırsız fark etmiş. Hırsız tam da âlimin develerini alıp götürecekken, beriki, “Ne olur kitaplarımı alma!” demiş. “Develeri ve eşyaları al ama kitaplarımı bana bırak! Onlar benim en büyük hazinem!” Hırsız şaşırmış ve tekrar arkasını dönüp develer ve kitaplarla birlikte oradan uzaklaşmadan önce âlime şöyle demiş: “Eğer onlara bu kadar önem verseydin içinde yazanları hatırlaman için kitaplara ihtiyacın olmazdı!” Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanan âlimimiz bunun ona Allah’tan gönderilen bir işaret olduğunu düşünmüş ve hayatının geri kalanında okuduğu tüm kitapları ezberleyip hafızasına kaydetmiş.
İkinci hikâye: On yedinci asır Osmanlısı. Bir hattat fırtınalı bir havada kayıkla Beşiktaş’a geçecekmiş. Kayıkçı onu karşıya geçirdiğinde hattat yanına cüzdanını almadığını fark etmiş. Zavallı adam aldığı hizmetin karşılığını veremeyeceğinin utancıyla telaşlanırken birden omzundan sarkan deri çantasını fark etmiş. Çok şükür yazı takımları; hokkası, kalemi, likası, her zamanki gibi yanındaymış. Hattat, kayıkçının şaşkın bakışları altında çantasından bir kâğıt çıkartmış ve üstüne kaşla göz arasında hokkasına bandırdığı kaleminden tek harekette, ustaca bir “vav” harfi çizmiş. Harfin yazılı olduğu kâğıdı kayıkçıya uzattığında adamın gözleri dört açılmış. “Bu paha biçilemez bir şey!” cümlesi dökülmüş kayıkçının ağzından. Hattat ise “Kusura bakma, bugün paranın yerine bunu verebileceğim,” diyerek kayıktan inmiş ve yoluna devam etmiş. Kayıkçı elindeki kâğıdı sahaflara götürdüğünde haftalık kazancından fazlasını ona ödeyeceklerini görecekmiş.
Üçüncü hikâye: Bu sefer Şiraz’a gidiyoruz. Hükümdar, devletin en büyük kütüphanesinin başına dönemin büyük bir hattatını getirmiş. Hattat kütüphanede ünlü İbn Mukle’nin yazdığı 30 ciltlik elyazmasını dağınık olarak bulmuş ve bir cildin kaybolduğunu fark etmiş. Öfkeyle hükümdarın karşısına çıkmış ve böylesi önemli bir esere gösterdiği ilgisizlikten ötürü onu bir güzel paylamış. Bu, hükümdarın hoşuna gitmiş ama hattattan bir şey istemeyi de ihmal etmemiş: Hattattan İbn Mukle’nin el yazısıyla bu kayıp cildi tamamlamasını istemiş. İş bittiğinde eğer hükümdar otuz ciltten hangisinin hattatın yazdığı olduğunu fark edemezse ona ne dilerse vereceğine söz vermiş. Hattat hemen işe koyulmuş, kütüphanedeki çok güzel ve çeşitli Semerkant ve Çin kâğıtları arasından İbn Mukle’nin elyazmasınınkine en yakın olanlardan bulmuş ve eksik cildi yazmış. Sonra bunu resimler, tezhipler, ciltler, kapaklar ve onları da yine elindeki materyallerle eski görünümlü ve elyazmasının geri kalanına uygun hâle getirmiş. Otuz cilt bu sefer tam olarak hükümdara sunulduğunda, hükümdar yeni cildin hangisi olduğunu bir türlü anlayamamış ve sözünü yerine getirerek, memnuniyetle, “Dile benden ne dilersen!” demiş. Bizim hattat da kütüphanedeki Çin kâğıdı tabakalarını kullanma izninden başka bir şey istememiş ve dileği yerine getirilmiş.
Bu üç hikâyenin bize anlattığı, hayır, daha doğrusu haykırdığı bir gerçek var. Ama önce bu hikâyelerin ana kahramanlarını açıklayayım. Hırsızla karşılaştıktan sonra tüm kitapları ezberleyerek hafızasına kaydeden Gazali’den başkası değil. Yazdığı İhya adlı eseri hakkında İslam âlimleri derler ki, eğer İslam dini üzerine yazılmış (elbette Kur’an hariç) her şey kaybolsa sadece bu eserden dinimizin bütün özellikleri ve incelikleri aslına uygun olarak yazılabilir! O Gazali ki, döneminin en büyük müçtehidi ve pek çoklarına göre de zamanın mücedditiydi! O zamanda din adına oluşturulmuş ne kadar batıl inanç, yanlış düşünce, bidat ve hurafe varsa hepsine de ilmiyle set çekmiş, dini aslına döndürmüştür. Gazali, Yunan felsefi düşüncesi ile kafalar allak bullak olmuş iken ortaya çıkmış ve zihinleri tekrar berrak hâle getirmiştir.
İkinci hikâyenin kahramanı ise Hattat Hafız Osman Efendi. Sultan II. Bayezid’in hocası Şeyh Hamdullah’tan sonra Osmanlı hattının en büyük, en kutlu ismi. Yazdığı kitapları bırakın, tek bir harfine dahi paha biçilemeyen bir yazı ustası.
Son hikâyemizin kahramanı ise hat sanatının gelmiş geçmiş en önemli figürlerinden İbn Bevvab, nam-ı diğer Ali bin Hilal; bahsi geçen kütüphane de Bahaü’d-Devle kütüphanesi. O İbn Bevvab ki, yeryüzünün en meşhur, en bilinen, sürekli gözlerimizin önüne gelen uzun “s”li besmelesinin belki de ilk yazanı!
Peki, neden anlattım bu hikâyeleri size? Çünkü bir kültürü, bir yaşam tarzını, bir ilim atmosferini anlatmanın en iyi yolu bazen o hayattan kısa kesitler paylaşmaktır. Ve bu hikâyelerde bize İslam medeniyetlerindeki yazı ve kitap kültürü üzerine söylediği, aslında bugün bile pek çok ilim adamının, âlimin, alanında uzman şahsiyetlerin dahi anlayamadığı bir gerçek saklı. İşte bu ayki ve bir sonraki yazımızda iki bölüm hâlinde bu konuyu masaya yatıracağız. Bu gerçeğin ne olduğu anlaşılamadan hani şu bir asırdır kopartılan “Osmanlı gericiydi, matbaa ondan gecikti!” yaygarasının bir milim ötesine geçilemez.
Peki, nedir o gerçek? Açıklayacağım ama önce aslında pek de hatırlatmaya ihtiyacımız olmayan şu yaygaraya kısaca bir bakalım. Kerli ferli, en bizden sandığımız büyüklerimizin, hocalarımızın bile dilinden düşürmediği o tanıdık masal:
Gutenberg matbaayı 1440’ta icat etmiş ve bununla birlikte tüm Avrupa şehirlerinde hızla yayılan bu icat sayesinde Batı medeniyetleri hızla kitap sayılarını ve okur yazar oranlarını arttırmış. Basılan kitapların sayısının artmasıyla birlikte de bilimin orta çağa egemen dinî hegemonyasından kurtulması sağlanmış, seküler ve modern hayatın temelleri atılmış. Sözde yediden yetmiş yediye her yaştan ve her kesimden insanın müdahil olduğu bir ilim atmosferi oluşmuş, entelektüellerin sayısı artmış, Batı medeniyeti bu sayede modern medeniyetin doruklarına ulaşmış. Oysa Osmanlı, yani İslam temelli Doğu dünyası gericiymiş, tutucuymuş ve bu tür icatlara oldum olası karşıymış (!) Hele o Osmanlının geri kafalı ulema sınıfı yok mu? İşte onlar matbaayı bir türlü kabul etmemişler ve imparatorluğun tüm din adamları, şeyhülislamları, padişahları bu geri kafalılıkları yüzünden matbaayı yasaklamışlar. Matbaa tam üç asır bu yüzden Osmanlıya girememiş ve bu yüzden de Osmanlı hep gerici ve çağ dışı kalmış! Zaten doğru dürüst olmayan okur-yazar nüfusu ve kitap sayıları ise iyice dibi boylamış ve İslam dünyası Avrupa medeniyetinin hep gerisinde kalmaya mahkûm olmuş. Allah’tan on sekizinci asırda biri çıkmış da sultanı matbaayı kullanmaya ikna etmiş. Aslında ne güzel şeymiş şu matbaa! Sen çok yaşa İbrahim Müteferrika!
Önce ilkokulda, sonra lisede, sonra üniversitede, sonrada da master ve doktorada, yani eğitimimin her kademesinde bu masalın değişik versiyonlarını ben çok defa dinledim. Aramızda bir sureyi bilmeyen ama bu tarih anlatılarını sure gibi ezbere okuyanlarımız vardır ya, ona şimdi hiç girmeyeceğim... Bu masalda yanlış olan o kadar çok şey var ki, her biri üzerine onar ciltlik ansiklopediler yazılır ama benim o kadar yerim de yok, zamanım da.
Şu Gutenberg efsanesinden başlayalım. Bu adam hiçbir zaman matbaayı icat etmedi. Matbaa asırlar önce Çin’de zaten icat edilmişti ve bu anlamda hem Asya’da hem de Anadolu’da fazlasıyla biliniyordu. Gerçi tarih kitapları bunu daha sonra düzeltip Gutenberg aslında hareketli hurufatı, yani hareketli harflerle baskı makinasını icat etti, demeye başladılar. Ama aslında o da yanlıştı. Çünkü Asya’da hareketli hurufat sistemi da asırlardır kullanıyordu. (Bakınız Pi Sheng, onuncu asır!)
Sonra neymiş, Gutenberg tüm sınıftan halkların okur yazar olmalarını sağlayan bir düşünce kahramanı, bir aydınlık savaşçısıymış! Alakası yok, efendim. Tam tersine, bu zat bulunduğu kültürün en üst tabasında yer alan aristokratların içinden çıkma, demircilik ve kuyumculuk ile geçinen zengin bir sülaleden gelmekteydi ve bu ailenin kilise ile çok yakından ticari ilişkileri vardı.
Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı vesilesiyle görme imkânı bulduğum Mainz, yani Gutenberg’in yaşadığı yerde en çok ne dikkatimi çekmişti biliyor musunuz? Kiliseler. Pek çok tarihi Avrupa şehrinin en dominant yapılarını oluşturan katedraller ve kiliseler elbette Mainz’in de ana siluetini çiziyordu. Ama kaçımız Mainz’in başpiskoposlarının asırlarca Kutsal Roma ve Alman İmparatorluklarının imparator seçici sınıfından olduğunu, Mainz’in imparatorluğun dini merkezlerinden olduğunu biliyoruz? Diyeceğim o ki, Gutenberg hiçbir zaman kiliseye karşı aydınlık, özgürlük gibi fikirlerin peşinden koşmadı. Aksine, o sınıfın içinden gelerek dini zümre ile işlerini geliştirmeye çalıştı. Gutenberg’in matbaadan önce bilinen ilk “icadı” Aachen şehrine hacca gelen Hristiyan ahalisine kakalamaya çalıştığı aynalardır. Çünkü o dönemdeki yaygın inanışa göre aynalar eski kilise kalıntılarındaki kutsal ışığı muhafaza edebiliyor ve böylelikle onu taşıyanlara uhrevi bir koruma sağlıyordu! Alın size aydınlanma! Dikkat edin de gözleriniz kamaşmasın.
Bir de şu bastıklarına bakalım Gutenberg’in. Bize okullarda ve tarih kitaplarında anlatılan yukarıdaki masaldan sanırsınız ki, bu matbaa ilk İnsan Hakları Beyannamesini falan basmış. Elbette hayır, Gutenberg matbaasının ilk defa bastığı ve sonra da ekseriyetle bastığı şey İncil’den başka bir kitap değildi. Çünkü o dönem Avrupa’sında kitap demek İncil demekti ve okuma yazma bilenlerin neredeyse tamamı Hristiyan ulemasından ibaretti. 42-Satırlı İncil ya da B42 olarak da bilinen bu Gutenberg İncili kitap dünyasının en meşhur ve en pahalı kopyaları arasındadır. Günümüze bunlardan yaklaşık 50 tane kalmıştır ve her biri Avrupa’nın ve Amerika’nın metropollerinin kütüphanelerinde baştacı olarak el üstünde tutulmakta ve sergilenmektedir. Gutenberg’in daha sonradan bastığı kitaplar da bu İncillerden pek farklı değildir. Hani nerede kaldı sekülerlik, nerede kaldı sözde modernlik?
Peki, diyeceksiniz ki, bu Gutenberg efsanesi nereden çıkıyor? Nereden çıkacak, efendim, Batı dünyası pek iyi bilir yalandan kahramanlar üretmeyi ve tarihlerinde olmayan milatlar koymayı. Gutenberg miti de işte böyle bir uydurmadan başka bir şey değil.
Şimdi gelelim vay efendim “Osmanlı uleması gericiydi, İslam dünyası tutucuydu” tantanasına. İşte bizim asıl meselemiz bu ve bu işin sırrı en başta anlattığım üç hikâyede saklı.
Şöyle izah edeyim...
İslam medeniyetlerinde yazı kutsaldır. Yazmak ve okumak eylemleri basit uğraşlardan çok, her zaman uhrevi dünya ile bir bağlantısı olan, her daim öteki ufukların peşinde koşan dertli insanların, davalı gönüllerin iştirak ettiği bir eylemler silsilesi olarak ortaya çıkar. Yazı terbiye ister, edep ister. Temiz bir ahlak, sağlam bir bilek ister. Peygamberine ilk emri “Oku!” olan ve daha dördüncü ayetinde “O Rab ki insana kalemle yazmayı öğretti,” diyen bir dinin insanları için bu, elbette daha farklı olamazdı. Bu yüzden yazmak, İslam’da hakkı tam olarak verilmesi gereken, nihayetinde ucu kelama dokunan, insanı insan yapan en önemli, en onurlu eylemlerden biridir. İyi yazmak, güzel yazmak ve hakkıyla yazmak arzusunun en doğal neticesi de hat sanatıdır.
Hattın Batı literatüründeki karşılığı “kaligrafi”dir. Ama Yunanca “güzel yazmak” anlamına gelen bu kelime, hattı tam olarak karşılamaz. Zira “hat” güzel yazının çok ötesinde bir şeydir. Elbette güzellik ve estetik onun asli bir parçasıdır. Ama “hat”tın içinde öylesine matematiksel bir kurallar silsilesi vardır ki onu aynı zamanda bir mühendislik ilmi kadar da kompleks hale getirir. Rakamların ve hesabın sırrı, ölçünün ve güzelin gizemi hat sanatında buluşur. Bu yüzden bazıları ona “ruhun geometrisi,” demiştir. Hat, daha geniş anlamda da yazmak, Allah’ın işaretlerini keşfetmek, kayda geçirmek, yeryüzünü idrak etmek, dillendirmek ve O’nu bilmektir. Bu anlamda da insanın asli vazifesidir.
Burada Arapça konusuna kısaca değinelim. Hattan bahsedip de onun dilden bahsetmemek eksik olur. Arapça, Kur’an’ın dili olduğu için İslam medeniyetlerinde hiçbir zaman bir ırka veya kültüre özel olarak görülmemiş, ona her zaman haklı bir kutsiyet atfedilmiştir. Pek çok toplumda Arapçanın kaligrafiye uygun yapısı olduğu için İslam hat sanatının geliştiği şeklinde yanlış bir yaygın düşünce hâkim olsa da, durum aslında hiç de öyle değil. Zira Arap harflerinin yedinci asırdan önceki halinde hiçbir estetiklik söz konusu değildir. Hâlbuki İslam’la birlikte bu dil, tüm dilbilimcileri ve yazı bilimcileri hayrete bırakacak bir hızda güzelleşmiş, orantısal bir estetiğe kavuşmuştur. Yani kaligrafinin özü yine dini ve manevi bir cevhere dayanır.
Biz Müslümanlar için Kur’an Allah’ın kelamıdır, doğrudan ve bizatihi. Kitabımızın dilinin Arapça olması da bir tesadüf değildir. Eski Arap şairleri “Bize üç harf verin, size kâinatı anlatalım,” derlerdi. “k, t, b”: Kitap, mektep, kâtip, küttap, mektup. “a, b, d”: abd, ibadet, mabet, mabut. “a, l, m”: âlim, ilim, âlem, ulema... Peki, bu üç harf nereden geliyor? Arapça ilahi dil değil de ya nedir? Biz bunun böyle olduğunu kanıksadığımız için bazen önemini de unutabiliyoruz. Hâlbuki bunu Hristiyanlar için İncil’in önemine ya da Yahudiler için Eski Ahit’in önemine mukayese etsek fark çok daha iyi anlaşılır. Onlar için bu kitaplar derlemeler, çeviriler, üçüncü, dördüncü ağızlardan oluşturulan bilgilerin bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Hâlbuki biz Allah’ı göremesek de, duyamasak da, onun kelimelerini görebilir, okuyabilir ve nihayetinde yazabiliriz. İşte bu düşünce bizi bir kere daha Arapça yazarken gösterilmesi gereken edebe ve terbiyeye getiriyor.
Şimdi sıra geldi böylesi bir düsturu verecek hat eğitiminden ve nihayetinde bu hattatların İslam medeniyetlerinde yol açtığı kitap patlamasından bahsetmeye. Öyle bir kitap patlaması ki o dönemin matbaasını solda sıfır bırakır! Ama onun için yerimiz kalmadı. Gerisi bir sonraki yazıya...


İz sürenlere...
Hat sanatı ve İslam medeniyetlerinde yazının önemine dair akademik çalışmalar için bakınız: Annemarie Schimmel, Abdelkebir Khatibi ve Mohammed Sijelmassi, Jonathan Bloom, ve Muhsin Mahdi. Benim, alanım gereği İngilizcelerinden okuduğum bu isimlerin hangilerinin Türkçeleri mevcut, artık size bırakıyorum.