Makale

Gökler Açıldı ve Feth Oldu Zulem

DİN VE HAYAT

Gökler Açıldı ve Feth Oldu Zulem

M. Emin GÜRDAMUR

Mevlit kandili, İslam ümmetinin kalbinde durmadan alevlenen Peygamber sevgisinin, özleminin adıdır. Mevlit geleneği, şiirin bereketli formunda inceltilmiş, kültürel hayata dâhil edilmiş bir Müslüman terkibidir.

İSLAM hayat dinidir. Ortaya koyduğu temel umdelerle bir yandan hayatın merkezini, bir yandan da merkezin hayatını tanzim eder. Kur’an-ı Kerim’in getirdiği cihanşümul ölçüler, ona tabi olan medeniyet havzalarını kurutmak şöyle dursun, besleyip yeşertir, Kur’ani ifadesiyle Allah’ın (c.c.) boyasıyla boyar ve yepyeni terkiplere inkılap ettirir.
Din, geleneklere sirayet etmek suretiyle hayata dokunur. Geleneği, örfü hafife alan, hayatın tabiatına, onun yediden yetmişe gizli bir mutabakat içinde atan nabzına bigâne kalan hiçbir normatif ses uzun soluklu olamaz. Din, kültürel dokuyla harmanlanabildiği ölçüde, kültürel tercihlere yansır ve böylece tesirinin soluklu kılar. T.S. Eliot, “Kültür aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş şeklidir.” der. Bu vücut bulma, din ve toplumun karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkan özgün bir süreçtir. Rasyonel olduğu kadar irrasyoneldir de. Bu süreçlerde akıl kadar ve hatta daha fazla kalbin hâkimiyeti esastır. Netice itibarıyla insan kalbi, doğumdan ölüme kadar aralıksız olarak bir oluş ve yöneliş halindedir. Taşıdığı ağır yük, temsil ettiği mükellefiyet kıyamete kadar unutulmayacak olan ilk halkanın, yani sahabenin, Hz. Peygamber’e, “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın elçisi!” diye mükerrer hitabında zihinsel bir yönelişten ziyade hissi bir ritmin sesini duyarız.
İslam olduktan sonra hayatlarını Rasulüllah’ın elçilik yaptığı mesajın muhafaza ve müdafaasına vakfeden sahabe-i kiram, barışta ve savaşta Efendimizin yanında durarak, onun uğruna maddi ve manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak, bu uğurda gerektiğinde işkencelere maruz kalarak ve hatta canlarını bile vererek İslam tarihine altın harflerle geçtiler. Onların dillere destan sevgisine Kur’an’ı Kerim de şahitlik edecektir: “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha sevgilidir.” (Ahzab, 33/6.)
Sahabenin Peygamber sevgisinin doruklara çıktığı misallerden biri de Zeyt bin Desise (r.a.) ile Hubeyb bin Adiy’in (r.a.) müşrikler tarafından şehit edilmesi esnasında tecelli edecektir. Müşriklerin kendilerine, “Şimdi ister miydiniz ki, Muhammed (s.a.s.) sizin yerinizde olsaydı da, siz evinizde ailenizin yanında olsaydınız?” dediklerinde onlar; “Hayır! Allah’a yemin ederiz ki, değil Muhammed’in (s.a.s.) şu an bizim yerimizde olmasını, ayağına bir diken bile batmasını istemeyiz.” demişlerdi.
Sahabenin peygambere olan sevgisi, sonraki nesillere de örnek olmuş, çağlar boyu devam etmiştir. Mevlit kandili, İslam ümmetinin kalbinde durmadan alevlenen Peygamber sevgisinin, özleminin adıdır. Mevlit geleneği, şiirin bereketli formunda inceltilmiş, kültürel hayata dâhil edilmiş bir Müslüman terkibidir.
Tarihsel olarak mevlit kandillerinin kutlanması he ne kadar Mısır Fatımilerine dayandırılsa da klasik dönem boyunca bölgeden bölgeye gösterdiği farklılık onu oryantalistlerin söylediği gibi “Şia kökenli yas ritüeli” olmaktan çok uzağa taşımıştır. Efendimizin doğumunu yad etmek, kutlamak niyetiyle tertip edilen törenler din ve devlet işlerinde başarı gösterenlere hil’atlerin giydirildiği, hediyelerin verildiği coşkulu nümayişlerden camilerde çeşitli ikramların yapıldığı, şiirlerin, ilahilerin okunduğu, talebelerin mezun edildiği muhtelif kutlamalara dönüşmüştür.
Mevlitler, Hz. Peygamber’in anlatıldığı şiir formunda eserlerdir. Süleyman Çelebi’nin (1351–1422) halk arasında “Mevlit” diye bilinen, asıl ismi “Vesiletü’n-Necat” olan mesnevisi emsallerinin arasından öne çıkmıştır. Eserin Türkçe, Arapça, Farsça, Arnavutça, Boşnakça ve Rumca nüshaları Fatih, Lâleli, Süleymaniye, Saliha Hatun, Millet, Nuruosmaniye ve Köprülü kütüphanelerinde muhafaza edilmektedir. Eser, Müslümanlar arasında o denli kabul görmüş ve itibar bulmuştur ki, sadece Rasul-i Ekrem Efendimizin Rebiulevvel’in 12. Pazartesi gecesi dünyaya gelmesinin sene-i devriyesinde değil, sünnet, düğün ve cenaze sonrası davetlerde de aranır olmuş; geleneksel İslam toplumunda dini olanın dünyevi olandan ayırt edilemezliğine dair numune misallerden birine dönüşmüştür.
Halk arasında okunmaya mahsus siyer kitaplarının en güzelini Süleyman Çelebi’nin yazdığına, onun mevlit manzumesinin asırlarca halk arasında okunup bestekârlar tarafından bestelendiğine dikkat çeken Ord. Prof. Fuad Köprülü, “Her asırda ona birçok nazire yazıldığı hâlde, ifadesindeki sadelik ve selaset, şairin ilhamındaki samimilik ve tabiilik, onu Türk edebiyatının bir şaheseri hâlinde asırlarca yaşattı.” demiştir.
Kaynaklar Miraç, Regaip ve Berat kandillerinin mevlit kandilinden sonra kutlanmaya başlandığını söylemektedir. İslam toplumunda mevlit kandili peygambere karşı derin bir saygının ve özlemin tezahürü olarak yer bulur. Taşkınlıklara, dövünmelere veya herhangi bir aşırılığa fırsat vermeyen, manasının vakarına gölge düşürecek tavır ve davranışlardan uzak duran mevlit geleneğinin kodları, ne oryantalistlerin bulanık analizlerinde, ne de nüfuz edemediği inceliklere hurafe yaftası vuranların anlatılarında aranmalıdır. Müslümanların peygamberlerine duyduğu bitimsiz aşkın tezahürü olarak neşvünema bulan mevlidin kültürel arka planında “Ve biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107.) ayet-i kerimesi bulunmaktadır.
Kandil gecelerinde Müslümanlar yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine büyük bir huşuyla camileri doldurur, evvela Allah adını zikreder, Allah diyenin her murada eriştiğine dair beyte kulak misafiri olurlar. Sözgelişi Muhammed ânesi Âmine Hatun’un hikâyesi kadınları, göklere dek nur ile dolan cihan erkekleri, Kâbe’nin damına dikilen melekler çocukları tutup sade, alegorik bir anlatımın içine çeker. Dünyanın katı gerçekliğini yumuşatan gerçeküstü anlatı, mümin muhayyilelerin ufkunda kat kat pencereler açar, çocuksu ve şiirsel rüzgârlar estirir.
Mevlit kandillerinin 16. yüzyıldan itibaren Osmanlıda devlet töreni haline dönüştüğü, kandil geceleri sarayın Küçük Mabeyn dairesinde Kur’an-ı Kerim okutulduğu, padişah ve davetliler huzurunda mevlithanlar tarafından kasideler meşk edildiği, davetlilere şerbetler dağıtılıp ikramlarda bulunulduğu bilinmektedir. Osmanlı toplumunda pek çok gelenekte gözlenen “saraydan sokağa yansıma” süreci kandillerde de yaşanmış, kimi ritüeller bir disiplin dâhilinde saraydan taşraya yayılıp benimsenmiştir. Bugün medeniyet coğrafyamızda mevlit kandilleri bu açıdan bir payitaht mirasıdır da. Efendimize hasretin, onun muhteşem mesajına tazimin bir emaresi olarak aynı gece Anadolu’nun ücrasındaki köy mescidinin sarımtırak ışığıyla Bağdat’ın minberi yarı belinden yıkılmış gazi camilerinin lambaları karşılıklı işmarlaşır. Üsküp’teki Alaca Camii’nin hasret yüklü avizeleriyle Kaşgâr şehrinin Iydgâh Camii’nin kandilleri birlikte nefes alır. Peygamber soluğuyla yoğrulmuş topraklar, kandiller vesilesiyle birbiriyle musafaha eder. Ümmet-i Muhammed, mahcup kalpleriyle birbirine yaslanır, “Gökler açıldı ve feth oldu zulem” tecellisine merbut dualar semaya süzülür. Kandiller, merhametin boğuntuya getirildiği, fıtratın zedelendiği bu hengâmda, büyük bir medeniyetin mütevazı işaret taşları olarak yanmaya, hayatın içinde sessiz sedasız yanıp sönmeye devam etmektedir.