Makale

Edep ya hu

Edep ya hu
Fatma Zehra Yeğin
Gülçağ Kur’an Kursu Öğreticisi
Karşıyaka / İzmir


Bir gönüle girmek “edep”le başlar. Harfler sıralanır “edep”le. Elif doğrudur, tektir, ince bir daldır. Dal, elifin ihtişamından iki büklüm olmuştur. Be ise, hepsini içinde saklayıp edebi sonsuzlaştırmıştır. “Edep” ne demek? Hayâ demek, utanç demek, zarafet demek. Ne zaman kaybetti yürek bu duyguyu, işte o zaman şeytan güldü demek. Bu sebeple de insanın kazanması gereken en büyük erdem edeptir. Hz. Mevlana’nın dediği gibi, “Dünya gecesini aydınlatacak semaların en güzeli edeptir.’’ Edep giriverdi mi bir gönüle, sükût, huzur, saygı getirir, gönlü bir köşke çevirir. Köşkten ışıklar saçılır, bu öyle ışıktır ki göz kamaştırır. Girdiği gönülde suyun buzu erittiği gibi kötülükleri, günahları eritir. Yaklaştırır gönlü bir adım daha sevgiliye…

Edep, susmayı bilmektir, bir sohbeti hürmetle dinlemektir, utanmaktır, güzelliğinden bahsedilen sevgilinin yanağının kızarmasıdır. Yaşamaktır, insan olduğunu bilerek. Çünkü Allah utanma duygusunu yalnız insana bahşetmiştir. Hayâ imandandır, hayâsı olmayan kimsenin imanı da yoktur. Edep; inanmak, iman etmek, inandığın gibi yaşamaktır. İyiliklerle karşılaşmak, erenlerle dost olmak, peygamber gülünü koklamak, Allah’a yaklaşmak, şeytandan uzaklaşmaktır. Nitekim Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli “Makalatı”nda kulu Allah sevgisine götürecek yolların ilkinin edep olduğunu şöyle dile getirir: “Edep dileyen, korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen yüce marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever, canı dileyen aklı sever, aklı dileyen Allah’ı sever.”

Birçok kereler ilim ile edep karşı karşıya getirilmiş, şairin:
“Ehl-i irfan meclisinde istedim kıldım talep
İlim en geride imiş illa edeb illa edeb”
dizelerinde ifade ettiği gibi bu karşılaşmada edep her zaman önde yer almıştır. Çünkü ilmin bile öğrenilmesinde bir edep vardır. Halife Hz. Ömer, ‘Edep ilimden önce gelir.’ buyurmuştur.
İnsan, dünya hayatında kazandığı malla, ilimle ve makamla bazen enaniyete kapılabilir.

Allah’ın ona bahşettiği değerlerin parlaklığında kendisini çok değerli görebilir. Hâlbuki, başaklar nasıl olgunlaştıkça başlarını öne eğiyorlarsa, insan da elde ettiği her değerde başını öne eğebilmeli ve tevazu ile edep tacını takınabilmeli, elde ettiği ilmin Allah Teala’nın bahşettiği ilmin karşısında okyanusta bir damla olduğunu bilmeli, acziyetini fark edebilmelidir.

Âlime sormuşlar; neyi bilirsin? Âlim, “haddimi” demiş. Allah’ın insana koyduğu hududu bilip bu sınırlar içinde yaşamaktır edep.

Nefsine yenik düşen ise kendisine konulan sınırları aşmak ister. Edepten uzaklaştıkça, hayâ perdeleri bir bir yırtılır. İnsan, insan olma vasfını gönül penceresinden uçurunca, gönlün sakladığı tüm güzellikler gidiverir peşi sıra. Artık iyiliğe, güzelliğe dair her şey gönül köşkünden ayrılmış, köşkü bir viraneye çevirmiştir. Gönül köşkünün sultanı artık nefistir. “Nefis üç köşeli dikene benzer, ne türlü koyarsan koy batar.’’ denildiği gibi gönüle yerleşen nefis gönlü viraneye çevirir. Virane dikenlerle doludur. Öyle dikenler ki, dokunanın gönlünde onarılmaz yaralar açar.

Bizler, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.” İltifatına mazhar olmuş, ahlak ve edebin timsali bir peygamberin ümmeti olarak Efendimiz’in ahlakını ve edebini kendimize örnek almalıyız. Onun hayâsı bakire kızların hayâsından da üstündü. O âlemlerin sultanıydı; fakat tevazu kulpuna sımsıkı bağlıydı. Çünkü onun ahlakı Kur’an ahlakıydı. O zaman misafiri Allah olan gönüllerimizi nefsimize emanet etmeyelim.
"Edeb bir tac imiş nur-u Hüda’dan
Giy o tacı emin ol her türlü beladan"
Edep tacını takınalım ve emin kılalım kendimizi her türlü beladan.