Makale

Peygamberimiz ve din hizmetlerinde üslubun önemi

Peygamberimiz ve din hizmetlerinde üslubun önemi

Ayşe Serra Kara
Kur’an Kursu Öğreticisi/Balıkesir


Allah’ın habibi (s.a.s.), hem yaşantısı ile insanlara, “üsve-i hasene” yani “en güzel örnek” olmuş (Ahzab, 33/21.), hem de insanlara dini anlatma metodu ile ilk imam ve hatipliği yapmıştır. Böylece toplumsal hayatın gidişatının tam aksine; zulmetten nura Rabbi’nin yardımı ile çevirmiş; sabrı ve hoşgörüsü ile bütün inananlara en güzel numune-i imtisal olmuştur. Cevamiu’l-kelim olma özelliği ile az sözle çok kapsamlı bir muhteviyat içeren sözcükleri kullanırken; kimi zaman aynı mesele karşısında, şahısların durumlarına göre özel fetvalar vermiştir. Ve “İnsanlara akıllarının seviyelerine göre davranın.” buyurmuştur. (Ebû Dâvud, Edeb, 22.)

Bu, din hizmetlerinde halkla iletişim açısından çok önemlidir. Kişi, muhatabının bulunduğu mekânı, yani yetiştiği çevreyi, sosyokültürel ve ilmi açıdan iyice değerlendirdikten sonra, o kişinin akli ölçütlerine göre güzel ve tatlı bir üslûpla anlatmalı, seçeceği konular da o kişinin ihtiyacını karşılar nitelikte olmalıdır. Şehir ve köyde aynı konular anlatılamayacağı gibi, her Âdem de bir âlem olduğu için yine aynı konuları aynı üslupla anlatamayacaktır.

Yumuşak sözle konuşmak ve sonsuz geniş bir sadra vâkıf olmak Peygamberimizin (s.a.s.) ilk prensibi olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi. Öyleyse onları affet ve onlar için bağışlanma dile.” (Âl-i İmrân, 3/159.)

Sözün bir sihir tesirinde olduğunu belirten Peygamberimiz (s.a.s.), konuşurken sözcüklerini özenle seçer, kimi zaman anlaşılsın diye tekrar eder, beden dili ile bu anlatıma katkıda bulunur, anlattığı konunun hâline bürünerek muhataplarını etkilerdi. Gönül alıcı olmak yani kırıcı olmamak temel prensiplerinden biriydi. Nazikliği her zaman iletişiminde kendisini gösterirdi. Vefat eden hanımı, biricik yareni Hz. Hatice’nin dostlarını ziyaret eder, onun anısını hep yaşatırdı. Kendisine annelik eden Ümmü Eymen’e, “Anneciğim!...” diye hitabet ederek, onun gönlüne eşsiz çağlayanlar akıtır; ılık meltemler estirirdi. Vefakâr dostu Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile bir ömrü tartışmasız, sadece sevgi ikliminde, saygı ve muhabbet damlalarıyla yağan rahmet yağmurlarında ıslanarak geçirmiştir. Yaptığı latifeler, kesinlikle doğru ve mükemmeldi. Çocuklarla oyun oynaması, ailesine düşkünlüğü, çevresine olan hassasiyetiyle; kısacası bir önder, bir baba, bir eş, bir arkadaş, bir yoldaş, bir sırdaş olarak halkla iletişimi harikaydı. Ve asırlardır olduğu gibi günümüz din görevlilerine de yine ışık oluyor ve ahirete kadar da olmaya devam edecektir.

Söz söylemenin “bir sanat” olduğu tartışılmayan bir gerçektir. Bu gerçeğin ifade edilişi bir din görevlisi için çok önemlidir. “Aynı düşünceyi söylüyorum canım! Ne gereği var bu kadar düşünüp cümle kurmanın!” demeyelim. Aşağıdaki hikâye ile bu cümlemizi destekleyelim:

Harun Reşit, bir gün rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüştü. Sabahleyin bir rüya tabircisi istedi ve kendisine bu rüyanın tabirini sordu. Yorumcu dedi ki: “Padişahın ömrü uzun olsun. Bütün yakınların senden önce ölürler, öyle ki senden geri kimse kalmaz.” Bu yorum üzerine Harun Reşit, “Bu adama yüz sopa vurun.” dedi ve ilave etti: “Ey falanca, benim yüzüme karşı böyle acıklı söz söyleyen sen misin? Bütün yakınlar benden önce ölürse o vakit ben kim olurum, ne değerim kalır?” Sonra diğer rüya yorumcusunu çağırdı ve rüyayı kendisine anlattı. Bu yorumcu dedi ki: “Emîrin gördüğü rüya şuna delalet eder: Padişah bütün akrabalarından daha uzun yaşayacaktır.” Padişah dedi ki: “Aklın yolu birdir. Yorum ilkinden farklı olmadı; fakat ibareden ibareye fark olur. Bu adama yüz dinar veriniz!”

Belirtildiği üzere söz söyleme sanatı, din hizmetlerinde halkla iletişim açısından büyük önem arz etmektedir. Yunus Emre der ki:
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz”
Peygamberimiz (s.a.s.) kimseyi zorlamamıştır. Kendisinin vazifesi sadece Allah’tan aldığı vahyi insanlara ulaştırmaktır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Rasule düşen görev ancak duyurmadır.” (Mâide, 5/99.) Ve “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara, 2/156.) Peygamberimiz (s.a.s.) buyururlar ki: “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhâri, İlim, 12; Müslim, Cihâd, 6.)
Hoşgörü anlayışı, beraberlik bilincinin kuvvetlenmesine bir zemin hazırlamaktadır. Zorlamak, sıkmak, nefret ettirmek ise toplumu kaosa sürükleyen birer unsur olmaktadır. Bize düşen ise “sadece ulaştırmak”tır. Sabırlı olmaktır. Yaşayan İslam modeli olmaktır ki, sözden önce yaşayarak etkili olabilelim.

Bu hususları anlatmak kolay; yaşamak zordur. İlk görev yılında üç kere vaaz konusu olarak “gıybeti” seçtiğini belirten arkadaşımız “artık bir daha gıybet etmezler” diye düşünürken, cemaatten bir kişi gelerek kendisine, “Hocam, gıybet olacak ama sana bir şey söyleyeceğim, bu halıyı yaptıranlar var ya…” deyince mahvolmuş, bir daha vaaz vermemeyi düşünürken “sana düşen ancak tebliğdir…” ayetini hatırlayıp “hidayeti ben değil (hâşâ); Allah (c.c.) verir düşüncesinden sonra; vaaza devam isteğinin iştiyakla sürdüğünü kendisinden dinlemiştik.
Bilgi, bir yaşantının özü olup, Allah’a has kılınarak öğrenildiğinde, Allah zorlukların içinde nice kolaylıklar çıkartıyor.