Makale

Din, Huzurun ve Kalkınmanın Temelidir

Din, Huzurun ve Kalkınmanın Temelidir

Dr. Durak PUSMAZ
Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Dinin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanlar var olduklarından beri din de vardır. Din insanla ikiz doğmuştur. İlk insan Hz. Adem (a.s.) aynı zamanda ilk peygamberdir. Yüce Allah ondan sonra da insanlara doğru yolu gösteren peygamberler göndermiştir. İnsanlar içerisinde, hayatlarının belli bir döneminde dine karşı lâkayıt davrananlar, hatta karşı çıkanlar olmuştur. Fakat toplumlara gelince, en ilkelinden en medenisine kadar hiç bir toplum dinsiz yaşamamıştır. Her toplumun hak veya batıl mutlaka bir dini olmuştur. Nitekim Alman filozofu ve dinler tarihi araştırıcısı Max Müller bu konuda şöyle der: “Tapınma ihtiyacı insanla kardeştir. Vahşi ve medenî kavimlerde, hatta mağaralarda hayvanî bir hayat yaşayan insanlarda bile bu ihtiyaç vardır. Geriye doğru ne kadar gidersek gidelim, dinsiz bir milletin yaşadığını görmüyoruz. Gezdiğimiz yerlerde bir mabede veya mabed kalıntısına rastlanılmamasma imkân yoktur”(1) Bu durum dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Çünkü insan sadece et ve kemikten teşekkül etmiş maddî bir varlık değildir. Öyle olsa idi insanla hayvan arasında bir fark kalmazdı. İnsanın bilinen maddî yönünün ötesinde bir de manevî yönü vardır. Onu yücelten ve üstün kılan şey maddî yönü değil, manevî yönüdür. Nitekim Ebu’l-Feth Büstî bu hususu şöyle ifade etmiştir:
“Akbil ale’n-nefsî ve’stekmil fedâilehâ
Fe ente bi’r-rûhi, lâ bi’l-cismi insanü “®
Anlamı Şöyledir:
“Nefsine yönel ve onun faziletlerini tamamla
Sen ruhunla insansın, cisminle değil.”
Dindarlık insanlara mahsus bir sıfattır. İnsanları diğer yaratıklardan üstün kılan bir duygudur. Diğer yaratıklar için din sözkonusu değildir. Onlar için dindar tabiri kullanılmaz.
Dindarlık akıl sahiplerine mahsus bir meziyettir. Bir hadis-i şerifte; “Aklı olmayanın dini yoktur” buyurulmuştur. Ondan dolayı akıl nimetinden mahrum olanlar dinî emirleri yerine getirmekle yükümlü değillerdir. Dindarlık akıl sahiplerine mahsus bir meziyet olduğu için ilim, fen, teknik ve medeniyet ilerledikçe dine bağlılık artmaktadır. İçerisinde yaşadığımız yirminci asrın sonlarında insanların dine karşı alakalarının daha da artması bunun canlı delilidir. Çünkü ilim, fen, teknik ve medeniyet dinin yerini tutamaz. Gerçi bunların görevi de insana hizmettir, insanın yaşayışını kolaylaştırmaktır. Fakat bunlar insanın maddî yaşayışını kolaylaştırırlar. Din ise insanın hem maddî yönüne hem de manevî yönüne hitabeder, insana huzur verir, saadet verir. İnsanı bir bütün olarak ele alır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Allah kendisine yönelenleri hidayete erdirir. Onlar Allah’a iman ederler ve kalpleri Allah’ı zikretmek suretiyle huzura erer. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur ve sükuna erer.”(3)
Burada iki kavram üzerinde durmak istiyoruz. Refah ve saadet. Bu ikisi ayrı ayrı kavramlardır. Refah içerisinde olan insana müreffeh kimse denir. Saadet içerisinde olana ise mes’ud kimse denir. Refah, rahat ve bolluk içerisinde yaşamaktır. İnsan her istediğini yiyebiliyor, her istediğini giyebiliyor, istediği evde oturabiliyor, istediği arabayı alıp kullanabiliyor, tatilini istediği yerde geçirebiliyorsa, bu insan müreffehtir, refah içerisindedir. Bu, o insanın aynı zamanda mes’ud olduğunu, saadette olduğunu ifade etmez. Çünkü saadet, huzur ve mutluluk demektir. Para her zaman saadet getirmez. Bazen felaket de getirir. Para hizmet için araç değil de amaç kabul edilirse insanı azdırır, felakete sürükler. Nice insan vardır ki refah içerisinde değildir, ama mes’uddur, huzurludur. Soğan ekmek yer ve “Ya Rabbi verdiğin nimete şükür, bunu da bulamıyanlar var” diyerek Rabbine şükreder. Ondaki bu saadet ve huzuru dünyalığa sahip nice insanlar bulamazlar. Onun için Allah’ın veli kullarından biri, “müritlerine; bizdeki bu saadet ve mutluluğu zenginler bilselerdi, elimizden almak için ellerinden geleni yaparlardı", demiştir.
Din, insanları hayra ve güzel olan şeyleri yapmaya sevkeder, kötülüklerden uzaklaştırır. Gerçek dindar, insanlara ve çevresine yararlı olur. Herkese faydası dokunur, herkes ondan yararlanır. Nitekim Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, sırf menfaattir, her yönden faydalıdır. Onunla beraber yürüsen sana faydası dokunur, ona danışsan sana faydalı olur, onunla ortaklık yapsan sana faydası dokunur; onun her işi faydadır.” (4)
Onun için dindarlık güzel şeydir, övünülecek bir meziyettir. Dindarlardan kimseye zarar gelmez, bilakis fayda gelir.
Din yüce bir duygudur, insanı yüceltir. Onun için toplumda dindarlara saygı gösterilir. Kur’an-ı Kerim de: “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız siz en üstünsünüzdür”(5) bu-yurulmuştur.
Din duygusunu ortadan kaldırmak, yok etmek, insanların içinden söküp atmak mümkün değildir. Bugüne kadar bu tür çabalar netice vermemiş, akim kalmış, hatta ters tepmiştir.
Çünkü din, inkârı mümkün olmayan sosyal bir gerçektir. Din fıtrîdir. İnsanın yaratılışında vardır. Bu gerçek ondört asır önce Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir:
“(Rasülüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur, işte dosdoğru din bu- dur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O’na yönelerek O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın”(6)
Ayette özellikle iki şey dikkatimizi çekmektedir:
1- İnsanlar dine meyilli, dini kabul etmeye istidatlı olarak tevhid dini üzere yaratılmışlardır. Ayette geçen “hanif” kelimesi sözlükte batıldan hakka meyletmek demektir. Kur’an-ı Kerim’de çoğunlukla tevhid ve Allah’a şirk koşmama anlamında kullanılmıştır.
Gerçekten Allah insanları kendisini tanıyıp O’na kulluk etme istidadında yaratmıştır. Ayet-i kerimede de geçtiği gibi buna “fıtrat” diyoruz. Ibn Abbas ve başkalarından rivayet edildiğine göre fıtrattan maksat İslam’dır. Buna göre insanlar müslüman olarak yaratılmışlardır, müslüman olarak dünyaya gelirler. Temiz olarak doğarlar. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Her çocuk fıtrat (tevhid inancı) üzere doğar. Sonra annesi babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, ya da Mecusi yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar. Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz? isterseniz “Allah’ın yaratma kanununa dön ki insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur” ayetini okuyunuz.”(7)
Evet, çocuk dünyaya müslüman olarak gelir, müslüman olarak doğar. Sonra annesinin, babasının ve çevresinin etkisinde kalır. Onların dinini benimser, onların dini üzerine yetişir. Demek ki çevre mühim, çevrenin insanın yetişmesinde çok büyük tesiri var. Onun için iyi bir çevrede yaşamaya çalışmak lazım. Çevremizin maddî bakımdan temiz olması gerektiği gibi manevî bakımdan da temiz olması gerekir. İnançlı, ahlâklı, edepli, dürüst insanların bulunduğu bir çevrede yetişen çocuk da onlar gibi inançlı, ahlaklı, dürüst, edepli, terbiyeli olur. Çevrenin etkisi sadece çocuklar üzerinde değil, büyükler üzerinde de görülür. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:
“Kişinin dini arkadaşıdır. Öyle ise sizden biri kiminle arkadaşlık yaptığına dikkat etsin” buyurmuştur (8).
2- Ayette dikkatimizi çeken ikinci husus: “Allah’ın yaratması değiştirilemez” ifadesidir. Allah insanı dindar olarak yaratmıştır. İnsanları dinden uzaklaştırmak, dinsiz yetiştirmek için ne kadar gayret gösterilse, ne kadar çaba sarfedilse de bunda başarılı olunamaz, netice alınamaz. Bunun böyle olduğu bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. Dinsizlik esası üzerine kurulan Marksist-Leninist sistem çökmüş, dinsizlik iflas etmiştir. Yetmiş senelik çabaları, gayretleri, heba olmuştur, boşa gitmiştir. Sadece yanlarına insanlara çektirdikleri zulüm ve ızdırap kalmıştır.
Din toplumun güç kaynağıdır. İlerlemenin ve kalkınmanın temeli dindir. Bir şairimiz bu hususu şöyle ifade eder:
"Dinden almıştı deden dağ deviren hamlesini,
Süzüyor şimdi de cennetlerin ufkunda seni."
Kalkınmak için muhtaç olunan esaslar dinimizde mevcuttur. Bunların başında birlik ve beraberlik gelir. Birlik ve beraberlik, ilerlemek ve kalkınmak için önemli iki unsurdur. Birlik ve beraberliğini sağlayamayan bir millet hiç bir meselesini halledemez, hiç bir problemini çözemez. Dinimiz tevhit dinidir, birlik ve beraberlik dinidir. İslâm dini kadar birlik ve beraberlik üzerinde duran hiç bir din yoktur. Dinimize göre mü’minler kardeştir. Kardeş kardeşine kötülük yapamaz, zulme- demez, haksızlık edemez. Malına, canına, ırzına tecavüzde bulunamaz. Daima iyiliğini ister, iyiliği için çalışır. Dinimiz, bu birlik ve beraberlik duygusunu çeşitli ibadetlerle pratik olarak pekiştirir. Bunun en canlı misalleri mahalle mescitlerinde kılınan beş vakit namaz ile daha kalabalık cemaatla eda edilen Cuma ve Bayram namazlarıdır.
Birlik ve beraberliği sağlayan önemli hususlardan biri de insanlar arasındaki sevgi, şefkat ve merhamet duygularıdır. Bu duyguları en güzel şekilde besleyen ve doruk noktasına çıkaran yüce dinimizdir.
İlerleme ve kalkınmanın temel esaslarından biri de çok çalışmak ve iş barışını sağlamaktır. Dinimiz çalışmanın ibadet olduğunu belirtmiş, işverenle işçinin menfaatları çatışan ayrı ayrı sınıflar olduğunu değil, kardeş olduğunu bildirmiştir. Buna göre işveren, alnının teri kurumadan işçinin hakkını verecek, işçi de aldığını helâl ettirmek için gücünün yettiğince çalışacaktır.
Kısaca dinimiz birlik ve beraberliğimizin, huzur ve saadetimizin, ilerleme ve kalkınmamızın temelidir, teminatıdır.

1) Ahmet Kahraman, Dinler Tarihi, 1st., 1968, s.20
2) M.H.Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.VII. 5024
3) Ra’d sûresi, 27-28
4) el-Münâvî, Feyzu’l-Kadir. VI, 357
5) Âl-I Imrân sûresi, 139
6) Rûm sûresi, 30-31
7) Bk. Buhârt, Cenâlz, 80
8) Tirmlzl, Zühd, 55