Makale

Cahiliye Devrinden Günümüze Yaşayan Hurafeler

Cahiliye Devrinden Günümüze
YAŞAYAN HURAFELER

Kemalettin ERDİL

Müslümanlar arasında görülen, fakat İslâm’ın esas talimatıyla bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, Müslümanlara eski Mısır, Babil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler... gibi ilkçağ kavimlerinden etmiştir. Bazı bâtıl inanışlar da Yahudi, Hristiyan ve Şamanlardan geçmiştir.

DİNLER tarihi incelendiğinde görülüyor ki, halk tabakaları ilâhi dini öğreten peygamberlerden zaman bakımından uzaklaştıkça, eski batıl dinlerinden kalma bazı inanç, âyin ve âdetleri yeniden canlandırmışlardır. O kadar ki, peygamberlerin bildirdiği ve öğrettiği Tevhid (Tek Allah) inancından uzaklaşarak, eski bâtıl inançlarına yeniden sapa-bilmişlerdir.
Her yeni gelen peygamber, insanları bu yanlış inançlarından uzaklaştırmak için büyük mücadele vermiştir. Fakat "paganist" inançlarından kopamayan, ilâhi gerçekleri idrak edemeyen bazı kavimler, peygamberlere karşı direnerek, bu yolda seller gibi kan akıtmışlardır. Çünkü insanoğlu en çok inanç ve vicdanî konular üzerinde hassasiyet göstermektedir. İnsan; inancının yanlış, gittiği yolun tehlikeli olduğunu görse bile, çoğu zaman alışkanlıklarından kolay kolay vaz-geçemez. Eğer bir de bazı menfaatlerinin yok olacağı evham ve endişesine kapılırsa daha da hassaslaşır. Aklı, duyguları ve gönlü iyice emin olmadıkça kanaatini değiştirmez. Birtakım ihtiraslar onu, daha da tutucu hale getirir ve sertleştirir.
İşte bu nitelikteki insanlar, peygamberlerin tebliğ ettiği ilahî dinlere, daima karşı çıkmışlardır. Böylece ilâhi dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca devam edegelmiştir.
Peygamberlerin izinden gelen gerçek din uleması, yanlış inanç ve hurafelerle mücadeleye devam etmişlerdir. Ancak her devirde ve her toplumda, yanlışa ve bâtıla sapanlar daima olagelmiştir. Zira bir dinin esas ilkeleri, âyinleri başka bir din içerisine hemen aynıyla geçmese de, "hurafeleri" bir din ehlinden başka bir din ehline, bir hastalık gibi sirayet edebilmektedir. Çünkü insan toplulukları her yerde, bazı kültür ve eğitim farklılıklarına rağmen, insan olma nitelikleri ba-kımından birbirinin aynıdır. Bu itibarla diğer din toplulukları içerisinde olduğu gibi, Müslüman toplumlar arasında da hurafelere inananlar mevcuttur. Özellikle çeşitli kavim ve milletler Müslüman olduktan sonra bu bâtıl inançlar daha da çoğalmıştır. Her kavim, beraberinde "cahiliye" âdetlerinden de bir şeyler getirmiştir.


HURAFELERİN KAYNAĞI

Müslümanlar arasında görülen, fakat İslâm’ın esas talimatıyla bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, Müslümanlara eski Mısır, Bâbil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler... gibi ilkçağ kavimlerinden intikal etmiştir. Bazı bâtıl inanışlar da Yahudi, Hristiyan ve Samanlardan geçmiştir.
Bugün Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği yerler, eski çağlarda hurafelerinin çokluğu ile şöhret bulmuştu. Hint, İran, Mısır, Keldinistan, Filistin, Arap Yarımadası vs. vaktiyle çeşit çeşit kâhinler yetiştirmiş, acaib ve garip inançlara sahne olmuştu.
Bu hususta M. Şemsettin (Gü-naltay), "Hurafattan Hakikate" adlı eserinde şunları yazmaktadır:
"Yıldızların vaziyet ve hareketlerinden hükümler çıkarma âdeti, insanlığa Keldânilerin ar-mağanıdır. Önceleri bir tapınma hissi ile başlayan efsane devri, zamanla daha çok yoğunluk kazanmıştır. Halkın başına birer belâ olan kâhinler, cahil kitleyi istedikleri gibi kullanmak, zâlim hükümdarları kendi emirlerine boyun eğdire-bilmek için, bâtıl inançların artmasını bütün şeytanlıklarıyla devam ettirip nüfuzlarını yükseltmişlerdir."
Kâhinlerin, müneccimlerin nüfuzu o dereceyi bulmuştu ki, savaş ve barış gibi büyük işler-den, yeme-içme, traş olma ve yıkanma gibi basit işlere kadar her şey, kâhinlerin uygun görmesiyle yerine getiriliyordu.
Kâhinlerin dedikleri halk tarafından büyük bir hürmet, derin bir itaat ile karşılandığından kısa bir süre sonra gelenek hükmünü alıyordu. (1)
Keldâniler ortadan kalkalı asırlar geçtiği halde, sihirbazların, kâhinlerin ortaya attığı hu-rafeler, halen insanlığın önemli bir kısmında etkisini göstermektedir.
Meselâ, türbelerde kandil yakmak âdeti Fenikelilerden intikal etmiş bir âdettir. Aslında Fenikeliler (Sur) şehrinin hâmisi, servet, ticaret ve denizciliğin ilâhı olan (Melkâres)’in heykeli önünde sürekli kandil yakarlardı.
"Sihir ve remi, bakla dökmek, fala bakmak..." gibi hurafeler de Müslümanlara Mısır, Bâbil ve Âsur’lulardan geçmiştir.
Müslümanlar arasına Süryanilerden de bir çok bâtıl âdetin girdiği bir gerçektir. Süryâniler, güvercinlere kutsal hayvan nazarıyla bakarlardı. Bu inanç aynen Müslümanlara da geçmiştir. Süryânilerin Ruhanileri, ibadet esnasında kanter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi.
Mahud "Kaf’ Dağı hurafesi de Iran efsanelerinden geçmiştir. Eski İranlılar "Kaf’ isminde kutsal bir dağ ile onun üzerinde "ANKA" adında bir kuşun varlığına inanırlardı. Bu kuşa ait efsaneler Osmanlı edebiyatına bile girmiştir.
İran kahramanı meşhur Rüs-tem ile Simer arasındaki maceralar, Iran edebiyatının en parlak hayallerinin süslü şekillerle yapılan levhalarına kaynak teşkil etmiştir.
Ayrıca öteden-beriden mana çıkarmak, bazı nesnelerde uğur ve uğursuzluk olduğuna inan-ma âdeti de Romalılarla putperest Arapların miraslarından-dır.
Romalılar kuşların uçuşundan, ötüşünden birtakım hükümler çıkarırlardı. Bu âdet aynıyla Araplarda da görülmektedir.
Bugün uğursuz saydığımız baykuş, Romalılar tarafından aynı şekilde kabul olunurdu. Bir Romalı, baykuşun ötmesini bir felâket başlangıcı olarak telâkki ederdi.
Keldâniler’in kâhinlerine karşılık eski Araplarda da Arrâflar (falcılar) bulunurdu.
Eski Yunanlıların yarı tanrıları, Hristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra adlarını değiştirerek (Ay’a namını almışlardı. Bu geleneğin yerleşmesi zamanla türbeperestlik şeklinde, İslâmiyet’e sokulabilmiştir. (2)



HRİSTİYAN ÂDETLERİ

İslam’dan önceki ilâhi din olarak Hristiyanlık içerisine de bir sürü bâtıl inanış sokulmuştur. Meselâ, Hristiyanların kutladığı "paskalya" bayramları bunlardan biridir. Bu bayram, kaynağı itibariyle, eski insanların tabiata taptıkları çağdaki ci-hanşümul yaz bayramının devamından ibarettir. M.Ö. 3000 yıllarında göçebe Yahudi kavmi bu bayrama "PESAH" adını verirdi. Tanrının merhametini celp için davarlarının ilk dölünden kurban keserlerdi. Yahudiler Filistin’e yerleşip ziraat hayatına geçtikten sonra, bu kurban törenine hamursuz ekmek (mayalanmadan fırında, tandırda pişirilerek yapılan ekmek) de karışmış oldu. Daha sonraları bu tören Yahudilerin Mısır’dan çıkmalarının şükra-nesi, olarak dinî bir bayram sıfatım kazandı. Halbuki menşe-inde bu tören, (kışın ölüp, ilkbaharda dirilen) "Neşvünema" tanrısı şerefine yapılan müşrik bayramı idi.
Hristiyanlar bu (Paganizm) bayramını "kitaba uydurup" isa’nın ölüp dirildiği şerefine yapılan muhteşem dinî bayram olarak kabul ettiler. (3)
Aslında bugünkü milletlerin hiçbiri, hurafelerden tam anlamıyla arınamamışlardır. İnan-dıkları dinin kuralları içerisine, daha önceki dinlerden mutlaka birtakım inanışlar, âdetler girmiştir.
Çünkü hurafe inanışları bir bulaşıcı hastalık gibi, bir din ehlinden başka bir din ehline geçebilmekte ve girdiği yerde de izler bırakmaktadır.
Meselâ, eski Şamanist kavimlerin ağaç kültü, (bazı ağaçları kutsal sayma âdeti) Hristiyanlara geçerek "Noel Ağacı" olmuştur.
Üzülerek görüyoruz ki, bu âdet yılbaşlarında Hristiyanla-rınkine benzer şekilde, şimdi de bizim bazı Müslüman "evlerine" ve "vitrinlerine" girmiştir.
Oysa Hristiyanlar bu ağaç "Kültü nü Hz. İsa’nın doğumu hakkındaki bir efsaneye dayan-dırarak kitaplarına uydurmuş ve ona dinî bir hüvviyet kazandırmışlardır.
İslâm öncesi eski Türkler, bazı su kaynaklarını, pınarları, ulu dağları ve ağaçları "kutlu" kabul ederlerdi.
Büyük İslâm bilginlerinden "El-Birûnî, Oğuz Türklerinin bir pınar yanındaki yere ve üzerindeki izlere secde ettiklerini söyler.
El-Birûnî böyle yerlerden birini şöyle anlatıyor:
"Tus ile Abraşehir arasında bulunan küçük göle benzeyen tatlı sulu bir pınar, Kimâk ülke-sinde MENKLİR denilen dağda bulunuyor. Bu pınar büyük bir kalkana benzer. Suyu, kenarı ile bir seviyededir. Bu pınardan ordu içse bile suyu bir parmak kadar dahi eksilmez.(4)
Su kültü, çok eski müşrik dinlerin kalıntısı olarak zamanımıza kadar gelebilmiştir. Meselâ İstanbul’daki "AYAZMALAR", kutsal su olarak kabul edilip ziyaret edilmektedir. Bu, Bizans âdetlerinden intikal etmiştir.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahallere, Anadolu’nun çeşitli bölge-lerinde rastlanır. Bazı camilerdeki "Şadırvanlara para atma âdeti de bu inançtan kaynak-lanmaktadır. Bunlar Türklerin islâmiyet’i kabul ettikten sonra dahi hâlâ bazı inanç ve âdetlerini büsbütün terketmedikleri-ni göstermektedir.
İslâm Dini, eski "cahiliyye" inanç ve âdetlerini bırakmayı kesinlikle emir buyurmasına rağmen, birçok âdet hâlâ varlığını devam ettirmektedir.
Hâlâ, "kutlu" sayılan bazı mahallerdeki ağaçlara, çalılara, incirlere, türbe pencerelerine, mezar taşlarına, vb. şu, bu niyetle "medet umarak" bez bağlayan, mum yakan, para atan, tuz serpen, bahçesinde, eşiğinde kurban kesen zavallı Müslümanlar az değildir.
Kızının nasibini açtırmak, gelinine büyü yaptırmak, bilmem neredeki "yeraltı hazinelerini" öğrenebilmek için "falcılara", "üfürükçülere", "muskacı ve büyücülere" koşuşturanlar, belki tahmin edilenden çok daha fazladır.
Yazıktır ki, bunların sonucu olarak meydana gelen huzursuzluklar, avuç dolusu harcanan paralar, inanılmayacak ölçüde verilen hediyeler (!) sihir-büyü neticesi bunalıma düşen gencecik insanlar ve acı felâketler...
Kanaatimizce bütün bunlar, yüce İslâm Dinini iyi bilmemenin, onun gönül doyurucu, ruh okşayıcı aklî ilkelerinden uzak kalmanın belirtileridir. Bilgisizliğin manevî sahadaki yıkımıdır.

1) Hurafattan Hakikate, M. Şemsettin, s. 297 İstanbul 1332
2) Hurafattan Hakikate, s. 298-300
3) Hurafeler ve Menşeleri, A. Kadir İNAN, DİB Yayını, s.5, Ankara, 1962
4) Hurafeler ve Menşeleri, s. 15