Makale

KUR’AN-I KERİM’DEN ALTIN ÖĞÜTLER

HASAN ARAL/Din Kült. Ahl. Bilg. Öğretmeni

KUR’AN-I KERİM’DEN ALTIN ÖĞÜTLER

Allah’ın en son inzal buyurduğu kitabı Kur’an-ı Kerim, evrensel bir mesajdır. Zaman ve mekân farkı gözetmeksizin bütün insanlığa hitab eden bir rehber ve hidayet kaynağı,"1 bir öğüt,’2 doğruyu yanlıştan ayırdeden bir belge,3’ inananların dillerinde ve gönüllerinde bir zikir"4 ve şifa5 dır.
Kur’an, en başta bizlere Rabbimizi, yaratıcımızı tanıtır. O’nun varlığının belgelerini, yaşadığımız, aşina olduğumuz çevreden örnekler vererek anlatır. Bu anlamda bizleri kimi zaman uzayın derinliklerinde, kimi zaman binbir çeşit yeryüzü misafirleri arasında, kimi zaman da yerin karanlıklarında dolaştırarak ruhumuzun, gönlümüzün, kalbimizin, aklımızın tatmin olmasını, aydınlık bir ufuk atmosferinde şüphelerden arınmasını sağlar.6
Evreni, içerisinde yaşadığımız dünyayı, çevremizi tanıtır ve onunla olan ilişkilerimize belirli prensipler içerisinde çerçeve çizerek insanın, Allah ve evren karşısındaki konumunu belirler, görev ve sorumluluklarını anlatır. Varlık dünyasını, duygu, düşünce ve tefekkür ortamında Allah’ın ilim ve kudretini gösteren mükemmel, muazzam ve muhteşem bir sanat eseri olarak tanımlar, odak noktasına koyduğu insana edep, ha- yâ, merhamet, adalet, şefkat, vefa, himaye, kanaat, şükür, hoşgörü... gibi evrensel prensipleri bir hayat tarzı şeklinde yaşama ve yaşatmasını emreder.
Kısaca Kur’an, insanın, Allah-evren ilişkisini iman, ibadet ve ahlâk temeli üzerine bina eder. Yapının sağlamlığı ve dayanıklılığı konusunda garanti verir. Allah’tan başka ilâh, dost ve yardımcı arayanların durumunu, kendisine yuva yapan örümceğin durumuna benzetir ve “evlerin en dayanıksızı örümcek yuvasıdır, keşke bilseler!’"7’ şeklinde uyarıda bulunur.
Kur’an-ı Kerim, Hz. Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatleri anlatarak onun şahsında İslâm’ın temel prensiplerini, evrensel bir mesaj olarak bütün insanlığın ve özellikle müslümanın idrakine sunmuştur:
Bazıları Lokman’ın bir nebi olduğu görüşünde iseler de, çoğu âlimin görüşüne göre nebî değil, hikmet sahibi bir filozoftu.8 "Andolsun ki biz lokman’a Allah’a şükret! diyerek hikmet verdik.”9 mealindeki ayet-i kerime, Lokman’ın hikmet sahibi bir bilge kişi olduğuna delâlet eder."10
Hikmet Cenab-ı Hak bu ayette hikmeti, Allah’a şükürle tarif etmiştir. Çünkü şükür-, her ibadeti içine alan çok geniş kapsamlı bir kavramdır. Zira kalbin şükrü Allah’ı bilme ve iman, dilin şükrü hamd-ü sena, bedenin şükrü de ibadettir.11 Bu şükrün ilmî değeri, her şeyden önce o hikmetin
Allah’ın bir nimeti olduğunu bilerek şirkten uzak durmak, Allah’a ortak koşmamaktır. Amelî değeri ise, söz, davranış, gaye ve maksatlarında kendi heva ve tutkusunu değil, Allah’ın rızasını gözetmektir."12 Zira Cenab-ı Hak "Ve her kim şükrederse kendi lehine şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsin ki, Allah onun şükrüne muhtaç değildir, O her türlü övgüye lâyıktır.”"13 buyurmaktadır.

LOKMANIN OĞLUNA NASİHATLERİ

Tevhid İnancı: İlk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem’den son Peygamber Hz. Muhammed (S.A.S.)’e kadar bütün elçilere vahyin bildirdiği Allah inancını tanımlayan temel kavramdır. Tevhid, Allah’ı birleme demektir. Evreni, içerisinde meydana gelen ve gelecek olan varlık ve olayları yaratan, yöneten, besleyen, büyüten, yaşatan, öldüren, hesaba çekip ödül veya ceza verecek olan, dünya ve ahiretin yegane sahibi, eşi, benzeri ve dengi olmayan tek ilâh Allah’tır. Allah denildiği zaman, Allah’ın haricindeki bütün tanrı anlayış ve kavramları dışarda kalır ki "Allah’tan başka tanrı yoktur." cümlesiyle ifade edilir. Zira İslâm, insan düşüncesinin oluşturduğu vahye uymayan bütün tanrı kavramlarını reddetmiş, şirkin, Allah’a ortak koşmanın her çeşidini yasaklamıştır.
Hikmetin başı ise Allah’ı birleme yani tevhid inancına sahip olmaktır. İnanç, ibadet ve güzel ahlâk örneklerinin dünya ve ahirette sahibine fayda verebilmesi, ancak Kur’anın anlattığı tevhid inancına sahip olunmasına bağlıdır.
Kur‘an’ın, Hz. Lokmanın oğluna nasihatlerini anlatırken, en başa tevhid inancını koyması, konunun evrensel anlamda insanlık için taşıdığı değer ve önemi belirtmektedir:
"Hani Lokman da oğluna nasihat ediyordu ve demişti ki “Yavrum, Allah’a şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür. ""4’
Herşeyden önce şirk, büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Çünkü zulüm, bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Allah’ın hakkını Allah’tan başkasına vererek"sı yaratanın en güzel şekilde yaratıp şeref verdiği insanı, kendisi gibi bir yaratık olan, hatta çoğu zaman kendisinden daha basit varlıklara ibadet ettirdiğinden, onun varlık dünyasındaki gerçek değerinin kaybolmasına sebep olmaktadır.
Evet! Allah’a iman olmasaydı insan Nemrut, Firavun, Karun misali kendini ilâh zannedecek kadar şımaracaktı. Diğer taraftan sadece Allah karşısında eğilen baş, İslâm’da gerçek insan modelinin temel kriterini de oluşturmaktadır. İşte böyle bir hayat ve varlık anlayışı, insanı, heva ve nefsine, duygu ve isteklerine, hemcinslerine, diğer varlıklara-, dünyanın geçici mevki-makam ve zevklerine kul-köle olmaktan kurtararak bütün varlık dünyasının üzerinde bir kıymet ve öneme yükseltecek, ahsen-i takvim suretinde bir varlık olmasını sağlayacaktır. Bu konum ise onun, dünya ve ahiret saadetinin en temel prensibidir. Zira Allah’a iman ederek O’na kul olmaktan kaçınan insanın, binlerce mabuda kulluk etmek zorunda kaldığı-kalacağı gayet açık bir hakikattir.

ANA-BABAYA İTAAT VE SAYGI

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara öf bile deme, onları azarlama. İkisine de güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek üzerlerine kanat ger ve “Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, sen de onlara merhamet et." diye dua et.”16
Ayet-i Kerime’de Allah’a ibadetten hemen sonra ana-babaya itaat, hürmet, saygı ve şefkat emredilerek konunun önemi vurgulanmıştır. Yüce Allah, vücudumuzu yaratıp her türlü nimeti bizlere ihsan etmesi sebebiyle ibadet edilmeye lâyık olduğu gibi, anne-babamız da yetişkin bir insan oluncaya kadar bize yapmış oldukları ihsanlarına, verdikleri emeklerine karşılık saygı ve hürmet görmeye en lâyık insanlardır. Allah’a ibadet nasıl bir görev ise, anne-babaya itaat de öylece bir görevdir."17’
Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir:
Peygamberimizin huzuruna bir adam geldi ve “Ey Allah’ın Rasûlü, insanlar içinde iyi davranılmaya en fazla lâyık olan kimdir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Annendir!” buyurdular. Adam; "Annemden sonra kimdir?" diye sordu. Peygamberimiz “Annendir!" diye cevap verdi. 0 adam üçüncü defa da aynı soruyu sordu. Peygamberimiz; yine “Annendir!” dedi. Adam “Sonra kim gelir?” deyince, Peygamberimiz-, “Sonra babandır!" buyurdular."18
Tirmizi’nin rivayetinde, Peygamberimiz (S.A.S.) üç defa "Annene!" cevabını verdikten sonra "Sonra babana ve sonra sıra ile en yakınına.’"19 buyurmuşlardır.
Bu hadis, ana hakkının baba hakkından önce geldiğine delâlet eder. Çünkü, annenin hamilelik döneminde, doğum sırasında, emzirme ve bebeklik döneminde çektiği sıkıntılara, katlanmak zorunda kaldığı zahmetlere, baba ortak olmadığından, anne hakkı daha üstün kılınmıştır. Gerçi babanın da yeme, içme, eğitim vb. birçok konuda yaptıklarından dolayı hakkı varsa da, annenin hakkına nis- betle hem hafif hem de özellikle bebeklik döneminden sonradır. Bu nedenle ana-baba hakkı birlikte düşünüldüğünde, annenin hakkı öncelik arzeder.20’
Anne-babaya itaat ve saygıda, inanç farklılıkları da gözetilmez. Hatta kâfir bile olsalar, saygıda kusur etmemek Allah’ın emridir. Onlar hakkında merhametle dua, onların hidayetleri için dua olur. Bu açıdan ana- babaya itaat hususunda onların mü’min veya kâfir olmaları arasında fark yoktur.
Ancak iman etmeyen anne-baba, çocuğunu da inkâr etmeye çağırırlarsa bu konuda yine saygısızlık etmeden onların bu çağrısına itaat edilmemesini, Yüce Allah, “Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi - körükörüne- bana ortak koşman için zorlayacak olurlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. o zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.’"211 mealindeki ayet-i kerimede emretmiştir.
Bu durumda çocuklara düşen, anne-babaya, Allah’a şirk koşma konusundaki çağrısına itaat etmemek, diğer taraftan dini bir görev olarak, ikram, ihsan ve insanlığın gerektirdiği şekilde sohbetlerinde bulunmaktır. Meselâ; yeme, içme, giyinme, gibi ihtiyaçlarını gidermek, eziyet etmemek, ağır söylememek, hastalandıklarında tedavilerini yaptırarak bakmak, ölümlerinde defnetmek gibi dünyevî yardımlarına koşmaktır.22’
Kur’an-ı Kerim, Lokman’ın şahsında altın öğütlerine şöyle devam ediyor: “Ey oğulcuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğe engel ol, başına gelene sabret, doğrusu bunlar, az- medilmeye değer büyük işlerdendir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde tabii ol, sesini kıs, seslerin en çirkini şüphesiz merkeblerin sesidir.”23

NAMAZ İBADETİ

Evreni meydana getiren bütün bir varlık dünyasını, her şeye gücü yeten “Üstün bir Kudretin eseri olarak anlamlandıran insanın, yine dua ve ibadette bulunarak O’na teveccüh etmesi gayet doğal bir iltica ve teşekkür atmosferidir. Kur’an, Hz. Lokman’ın şahsında, Allah’a iman ve ana-babaya itaatten sonra kulluğun özü ve inancın eyleme dönüştüğü temel ibadet olan namazı emretmiştir.
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı hakkıyla verin, rüku’ edenlerle beraber rüku’ edin.’"24’, “Namaz, mü’minler üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.’"25’, “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Hiç şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir."26 mealindeki ayetler namazın, akıllı ve ergenlik çağına girmiş her müslümana farz kılınmış bir ibadet olduğunu açıklamaktadır.27
Kur’an, günah sultasından kurtulmanın ve ruh yüceliğine erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir, şüphesiz bu, en geniş manada Allah’ı anmaktır. Kur’an tilaveti ve namaz, bunun en başta gelen şekilleridir.’29”
Namazın, insanı kötülüklerden alıkoymasında üç ihtimal vardır:
Birincisi; Allah’ın emrini yerine getirmek ve O’nun rızasına kavuşmak niyetiyle huşû’ içerisinde kılınan namaz, kişiyi, nefsin ve şaytanın günah işleme teşvikine karşı koruyup, Allah’ın hoşnut olacağı bir kul haline getirir.
İkincisi; namaz takva elbisesinin en güzelidir. Günde beş defa bu elbiseyle süslenen kimse, elbette kir- pas cinsinden olan kötülüklere yönelmemesi gerekir ki, bir gün elbette namazı onu tefekküre sevkederek nefsini ıslah etmiş bir insan konumuna yükseltir.
Üçüncüsü; namaza devam eden kimsenin, ibadette devamlılık özelliği sebebiyle Allah, onu kötülüklerden muhafaza eder. Dolayısıyla namaz kılanlar, Allah’a karşı kulluk borcunu ödeyip sorumluluktan kurtuldukları gibi, ahirette de büyük mükâfatlara nail olacaklarını1”’ Kur’an ve Hz. Peygamber (S.A.S.) bize haber veriyor. Nitekim Cenabı Hak, Kur’an-ı Kerim’de mealen-, “Şüphesiz mü’min- ler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında huşu’ içerisindedirler.’’’30 buyurmuştur. İyiliğe sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz ise, İslâm büyükleri tarafından sırtta taşınan bir vebal olarak nitelendirilmiştir.31"
Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (S.A.S.) şöyle buyurmuştun “Söyleyin, birinizin kapısı önünden bir nehir aksa ve o kimse bu nehirde günde beş defa yıkansa, o kimsenin kirinden bir şey kalır mı?”
Sahabe-, “Onun kirinden birşey kalmaz" dediler Rasûlüllah (S.A.S.);
“İşte, günde beş defa kılınan namaz da bunun gibidir. Allah, bu sebeple küçük günahları-hataları kaldırır.”32
Ebu Abdillahin Rasûlüllah (S.A.S.)’in azadlı kölesi Sebvan (R.A.)’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (S.A.S.) Sebvan’a şöyle buyurmuştur: “Senin çok secde etmen gerekir. Zira sen Allah için secde ettikçe, Allah onunla senin dereceni yükseltir ve senden o secdelere bedel bir günahı da bağışlar."’33
Yine Ebu Hureyre, Rasûlüllah (S.A.S.)in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Beş vakit namaz ve gelecek haftaya kadar Cuma namazı, büyük günahlar işlenmedikçe bu namazların aralarındaki küçük hatalar için bir keffarettir."’34’
İbn-i Mes’ud (R.A.) diyor ki:
“Ben Rasûlüllah (S.A.S.)’a, Allah katında hangi davranış daha sevimlidir? dedim.
’Vaktinde kılınan namazdır.’ buyurdular. ’Bundan sonra hangisidir.’ dedim.
Ana-babaya ihsandır-iyilikte bulunmaktır buyurdular.”’35’

İYİLİĞİ EMİR-KÖTÜLÜĞE ENGEL OLMA

Yaratılışları gereği toplu halde yaşayan insanlar evrensel boyutta içerisinde bulundukları sosyal çevrede, söz ve davranışlarıyla etkileşim halindedirler. En küçük sosyal birim olan aileden tutun da toplumlararası boyutuna kadar bu sosyal bir realitedir.
Bebeklik ve çocukluk çağında taklid etmeyle başlayan etkileşim, ileriki dönemlerde yerini bilinçli olarak bir kısmını kabul, bir kısmını da reddetme olugusuna terkeder. Her iki durumda da eğitim, gelişme, tefekkür gibi konuların yanında çevre faktörü de önem arzeder. Toplumun değer yargıları, içerisinde yaşanan sosyal grup, arkadaş çevresi, aile yapısı, basın-yayın gibi insan eğitiminde davranış kazandırma bakımından doğrudan veya dolaylı olarak etki gücüne sahip faktörler, hareket ve sözlerin rotasını belirlemede önemli bir fonksiyon icra eder.
Eğitim, insan etkileşiminin önemli bir boyutunu oluştururken, sosyal yapıda her insan, yek diğerine söz ve davranış açısından güzel örnek olma durumundadır. Bu ise, toplumsal huzur, güven, barış ve gelişimin sağlanmasında hayatî bir prensiptir. Bu bakımdan Kur’an ve Sünnet, insan ilişkilerinde iyi-güzel olanı emretmiş, kötülük ve düşmanlık adına her türlü davranış ve anlayış biçimini çirkin görerek yasaklamıştır. Bu genel prensip “İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda yardımlaşın, günah işlemek ve düşmanlık konusunda ise birbirinize engel olun.’’’36’ mealindeki ayet-i kerimeyle insanlığın idrakine sunulmuştur.
Bir kısım insanların yanlış yapmaları ve yanlışta ısrar etmeleri, diğerlerine de yanlış yapma hakkını vermez. Dolayısıyla iyilikte ve güzel örnek olmakta devamlılık esastır. Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.): “Benden sonra çok geçmez, muhakkak adam kayırmalar ve hoşlanmayacağınız işler olacaktır.” Ashab: “Ey Allah’ın Ra- sûlü, o zaman da bize neyi emredersin?” dediler. Rasûl-ü Ekrem (S.A.S.): "Üzerinizdeki hakkı verir, kendi alacağınızı Allah’tan istersiniz." buyurmuşlardır.’37
Kur’an-ı Kerim’de "İyiliği emretme, kötülükten sakındırma”, "Emr-i bi l mâruf ve nehy-i ani’l münker” terimiyle ifade edilmiştir. "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğe engel olan bir topluluk bulunsun.” İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.’"38’ mealindeki ayet-i kerîme bu görevin, dini konularda uzmanlaşmış, toplum sosyal hayatını iyi tanıyan ve hitabet metodlarım iyi bilen, yetenekli kimselerin üzerinde bir sorumluluk olduğunu belirtmektedir.
Ma’ruf; aklın ve dinin güzel gördüğü, Kur’an ve Sünnet’e uygun olan her şeydir. Münker ise aklın ve dinin çirkin gördüğü, Kur’an ve sünnete uygun olmayan herşeydir.
Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurmuştun “Sizden biriniz bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle engellesin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf şeklidir.’"40
Öyle ise iyiliği emir, kötülüğe engel olma üç kısımdın
Birincisi el ile olur ki bu kısım, yönetici konumundaki insanlara mahsustur. Ailede anne-baba, ülke bazında yöneticilerdir.
İkincisi dil ile olur ki bu da bilginlerin görevidir.
Üçüncüsü de kötülüğe kalben taraftar olmamaktır. Bu durumdaki insanların ne yetkisi ne de bilgisi vardır. Ancak ellerinden geldiği kadarıyla sözünü dinleyenlere nasihatte bulunmak ve davranışlarıyla güzel örnek olmakla görevlidirler.41
Hz. Peygamber (S.A.S.); “Din nasihattir.’"42 buyurmuşlardır. İslâm’ın nasihattaki metodunu Kur’an ve Sünnet’in ışığında şöyle sıralamak mümkündün
1- İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı iyi tanımak. “De ki (Ey Muham- med) hiç bilenlerle bilmeyenle bir olur mu?”43’ mealindeki âyet, bilmenin ve tanımanın önemini açıkça ortaya koymuştur.
2- irşada önce kendimizden başlamak. Zira kendini ıslah edemeyenin, başkalarını ıslah etmesi düşünülemez. Bu konuda Kur’an şöyle ikaz eden “Kitab’ı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyilikle emredersiniz? Düşünmez misiniz?’"44 Burada şunu da belirtmekte fayda vardın Bir kimseye, kendisinin işlediği günahı terketmesi vacib olduğu gibi, o günahtan başkalarını men etmesi de vacibtir. Dolayısıyla bir kimsenin günahkâr olması, başkalarını o günahtan menetmesine engel değildir. Çünkü vacibin birini terketmek, diğer bir vacibin terkedilmesini gerektirmez.45 Meselâ-, içki içen bir baba veya anne, evladını içki içmekten men edebilir. Bu, onların en önemli görevidir. Ancak en ideal olanı, hem içki içmemek, hem de çocuklarını içki içmekten alıkoymaktır.
3- İrşada en yakınımızdan başlamak. “Önce en yakın hısımlarını uyar!’"46 mealindeki İlâhî ferman, bunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
4- Kur’an-ı Kerim irşad metodlarını, muhtelif ayetlerde şöyle anlatın
a) Yumuşaklık ve hoşgörü: "Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki (Ey Muhammed) sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi.”,,?’
b) Güzel konuşma: “İnanan kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar.’"48’
c) Kalplere İslâm’ı sevdirme: Tevbe Suresinin 60. ayetinde Müellefe-i Kulûb’den söz ederek bu konuya dikkatimizi çekmiştir.
d) Müjdeleme-sevdirme-sabır: “Şayet Allah, insanları işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde bir tek canlı bile bırakmazdı. Ama onları belli bir süreye kadar erteler."49”
Peygamberimiz (S.A.S.) de “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.’"50’ buyurmuşlardır.

TEVAZU VE HOŞGÖRÜ “

Yaratıcı tarafından insanın mayasına konan birbirine tamamen zıt muhtelif duygular, bir anlamda onun dünya hayatında sınava tabi tutulmasının da en önemli sebebini oluşturmaktadır. Düşünme, akıl yürütme, ibret nazarıyla bakma, irade ve tefekkür, bu duygulara yön veren belli başlı özelliklerimizdir ki Rabbimiz, bizim için hangilerinin iyi, güzel ve faydalı, hangilerinin de kötü, çirkin ve zararlı olduğunu, sonuç itibariyle insanı nereye ulaştıracağını Kur’an-ı Kerim’de birçok örnek vererek açıklamıştır. (Nuh, Sebe, Se- mûd, Medyen, Âd Kavimleri gibi.)
İnsan, bazen dünyanın geçici olan mevki-makamına, malına-mülküne, servetine aldanarak kibir, gurur, böbürlenme, kasılma, insanlara tepeden bakma, şımarma yanılgısına düşer ki Kur’an da “teref” terimiyle ifade edilmiştir.51
Teref kavramı-, malın, mülkün, servetin ve imkânların şımarttığı, bu şımarıklık sebebiyle sefahate dalan, ya son derece cimri veya son derece müsrif, harcadıkça daha fazlasını isteyen, doyumsuz, kendini ilâh zannedecek kadar serkeş ve şükretmesini bilmeyen bir insan tipinin hareket tarzını ifade eder.
İşte Kur’an, burada rehberlik ederek insana, aciz bir kul olduğunu, kendisine verilen imkanlarla sınava tabi tutulduğunu, şımarıklığın, serkeşliğin, şükürsüzlüğün hangi sonuçları doğuracağını anlatır ve onu alçakgönüllülüğe, kulluğa, şükre, kanaate, hoşgörü ve himayeye, şefkate, merhamete ve yardımlaşmaya, paylaşıma davet eder. “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.’"”1 “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övün- gen kimseleri asla sevmez.”’53’ mealindeki âyetlerde bu davet yer almaktadır.
Dünya hayatının geçici zevkeleri süslenip insanlara hoş gösterilmiştir. Ancak bunlara takılıp kalarak kasılmanın, çalım satmanın, kibirlenip böbürlenmenin, Nemrût ve Firavun misali kendini ilâh zannedecek kadar şımarmanın bir anlamı yoktur. Nitekim Yüce Allah mealen bizleri şöyle uyarın “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Nihayet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur."54’
Allah’a inanan, O’na kul olabilme yolunda gayret gösteren insanları Kur’an şöyle tanımlan “O çok merhametli Allah’ın has kulları var ya, işte onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler kendilerine lâf attığında incitmeksizin “Selam!” derler geçerler.”55
Yukarıda mealini verdiğimiz Furkan Sûresi 63. ve ondan sonra gelen beş ayette-, İslâm ahlâkının, medeniyet ve idealinin bir özeti yapılmıştır. Rahman’ın kulları her şeyden önce gidişleri, yeryüzünde yürüyüşleri ve hareket tarzlarıyla yumuşaktırlar. Zorbaca, mağrurane, kibirli, saygısız, kaba ve haşin değil, sakin, vakarlı, alçakgönüllü, edepli, nazik ve yumuşak yürürler. Çevrelerini rahatsız etmez, eza vermezler. Hesaplı, saygılı, merhamet tavrıyla, güvenlik ve asayiş yayarak giderler. Kendini bilmez cahiller edepsizce sataştığında onlara çatmaya tenezzül etmezler, tahammül de ederler.56’
Konuyu, Rasûl-i Ekrem (S.A.S.)’den bir hadis-i şerif mealiyle noktalayalım:
Abdullah b. Mes’ûd (R.A.)’den, Hz. Peygamber (S.A.S.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştin
“Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Bunun üzerine bir adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, adam elbisesinin güzel, ayakkabısının güzel olmasını sever.” dedi. Rasul-i Ekrem (S.A.S.): “Allah güzeldir,, güzelliği sever. Kibir ise, hakkı reddetmek ve insanları hakir görmektir.”57’ buyurdular.

1) Bakara, 2.
2) Ankebût, 51.
3) Bakara. 185.
4) Tekvir, 27.
5) Yunus, 57.
6) Al-i Imrân, 164-Ra’d, 2-Rûm, 24.
7) Ankebût, 41.
8) Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.6, s.44, Akçağ Yay. Ank.
9) Lokman, 12.
10) Mehmed Vehbi, a.g.e., s.4315.
11) Mehmed Vehbi, a.g.e., s.4316.
12) Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., s.45.
13) Lokman, 12.
14) Lokman, 13.
15) Elmalılı, a.g.e., s.45.
16) isra, 23-24.
17) Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kur’aniyye, s. 128, Üçdal Neşr. İst. 1994.
18) Buhari, Edeb, 2.
19) Tirmîzî, Birr, 1.
20) Mehmed Vehbi, Sahih-i Buharî, Tam Metin, c.4, s.330, Üçdal Neşr. İst. 1993.
21) Lokman, 15.
22) Elmalılı, a.g.e., s.47.
(23) Lokman, 17-19.
(24) Bakara, 43.
(25) Nisa, 103.
(26) Ankebût, 45.
(27) Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kur’aniyye, s.97.
(28) Dr. Ali Özek’in başkanlığındaki hey’etin hazırladığı Kur’an-ı Kerim mealinden alınmıştır. Medine, 1987, s.400.
(29) Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kur’aniyye, S. 103.
(30) Mü’minun, 1-2.
(31) Dr. Ali Özek, a.g.e., s.400.
(32) Mehmed Vehbi, Sahih-i Buhari, c.1, s.421, h.no:284.
(33) İmam Nevevî, Riyazü’s Salihîn, Tere. M. Emre, c.1, s. 109, h.no: 107, Bedir Yay. İst. 1974.
(34) Nevevî, a.g.e., s.655, h. no: 1042
(35) Mehmed Vehbi, Sahih-i Buharî, d, s.419, h.no: 283.
(36) Maide, 2.
(37) Nevevî, a.g.e., c.1, s.462, h.no: 668.
(38) Âl-i imrân, 104-Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 110, 114-Tevbe, 67, 71.
(39) Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kur’aniyye, S.366.
(40) Nevevî, a.g.e., c.1, s.169, h.no: 184.
(41) Mehmed Vehbi, Ahkâm-ı Kur’aniyye, s.367.
(42) Müslim, imân, 22.
(43) Zümer, 9.
(44) Bakara, 44.
(45) Mehmed Vehbi, Büyür Kur’an Tefsiri, c.2, s.688.
(46) Şuara, 214.
(47) Al-i İmrân, 159.
(48) İsra, 53.
(49) Fatır, 45.
(50) Buhari, Cihad, 164.
(51) İsra, 12, Vakıa, 45.
(52) İsra, 37.
(53) Lokman, 18.
(54) Al-i imrân, 14.
(55) Furkan, 63.
(56) Elmalılı, a.g.e., c.5, s.448.
(57) Nevevî, a.g.e., c.1, s.433, h.no: 610.