Makale

TOPRAK MÜLKİYETİ VE ÖŞÜR

“HOŞUNUZA GİTMEDİĞİ HALDE, SAVAŞ ÜZERİNİZE FARZ KILINDI.

SİZİN HOŞ GÖRMEDİĞİNİZ BİR ŞEY HAKKINIZDA HAYIRLI VE SEVDİĞİNİZ BİR ŞEY DE HAKKINIZDA FENA OLABİLİR. FAYDA VE ZARARI ALLAH BİLİR, SİZ BİLEMEZSİNİZ.” (el-Bakara: 216)

“TOPRAK MÜLKİYETİ VE ÖŞÜR”

HAYREDDİN KARAMAN

Bütün kâinâtı yok iken var eden Allah, elbette onun mâlik ve sahibi olacaktır. Ancak O’nun maddeye ihtiyacı olmadığı da bir gerçektir. O, dünyayı, dünyadakileri, ahireti, helâl kıldığı her nev’i nîmeti kulları için yaratmış, anların istifadesine terketmistir. Ne var ki bu terkediş bu istifadeye âmâde kılış kayıtsız, şartsız değildir.

GİRİŞ:

İslam dini, sosyal adaleti en önemli hedefleri arasına alan bir iktisâdi ve içtimaî düzen getirmistir. Bu hedefe varabilmek için aldığı tedbirler dizisi içinde çeşitli vergilerin ve bunlar arasında da dinî bir vergi olan zekâtın yeri ve önemi büyüktür. Zekât bir nevi servet vergisidir; yani bir müsiümanın zekât ile mükellef olabilmesi için muayyen ölçüdeki mala sahip ve mâlik bulunması şarttır. Memleketimizde öşür diye anılan “zirâi mahsullerin zekâtı” mükellefiyetinde ise ayrıca toprak mülkiyetinin rolü üzerinde durulmuştur. Ancak İslam’da toprak mülkiyeti anlayışını, bu anlaytjin tarih boyunca tatbikatını, içinde bulunduğumuz zaman ve mekânda aldığı durumu tetkik etmeden, “öşür” mevzûunda bir hükme varmak, hüküm sahibini hatalara düşürecektir. Meselâ İslam Tarihinin herhangi bir devrinde, muayyen bir ülkede kabul ve tatbik edilen toprak rejimini esas alarak, daha önce ve sonrasına bakmadan, “Türkiye’nin başlıca arazisi mîrî toprak nev’inden olup öşürden muaftır” demek (1) bu kabilden bir davranışa örnek olarak zikredilebilir.

Günümüzde, rejim ve sistem kavgalarında sosyal adaletin geniş bir yer tuttuğunu müşâhede ediyoruz. Artık, yaşayan hiçbir sistem sosyal adaleti-en azından prensip olarak-münakaşa konusu yapmıyor; yalnızca adâleti gerçekleştirebilmek için yapılacak plânlar, alınacak tedbirler, yol ve metod, sistemler arasında çekişme mevzüu oluyor. Buna göre hangi ülkede olursa olsun fukaranın derdine eğilmek, onların problemlerini halletmeye çalışmak, meşrû yollardan ihtiyaçlarını tatmine ve onları kalkındırmaya gayret etmek makbûl, ahlakî ve güzel bir davranış olarak kabul ediliyor. Bu açıdan bakınca aktüel olan öşür mevzûunu, bu yazımızda nazarî ve tatbikî bakımlardan tetkik ve tahlil etmeye çalışacağız.

I-İSLAM’DA TOPRAK MÜLKİYETİ:

“İslâm’da Toprak Mülkiyeti” deyince iki noktayı ayrı ayrı göz önünde tutmak gerekiyor:

1. Kitap, Sünnet ve Fıkıh kitaplarına göre nazarî olarak toprak mülkiyeti anlayışı,

2. Bu anlayışın çeşitli tarih devirlerinde ve ülkelerde tatbiki...

Çünkü ileride görüleceği üzere bu iki noktanın, her zaman ve her yerde birbirine uygun yürüdüğünü söylemek mümkün değildir.

A-NAZARÎ OLARAK İSLAM’DA TOPRAK MÜLKİYETİ:

Mevzûumuzu kolay ifade etmemize yardımcı olur düşüncesiyle önce umumî olarak “mülkiyet” hakkında bazı bilgileri nakletmek istiyoruz:

“Mülk, melk ve milk kelimelerinin lugal manası sahip olmak, kendine ait kılmak, elde etmek demektir. Mülkiyet de aynı manada kullanılmaktadır. Mülk kelimesi ayrıca sahip ve mâlik olunan malı; yani mülkiyetin mevzûunu da ifade etmektedir.

Bu lügat manası çerçevesi içinde fukâhâ ve hukukçular tarafından formülleştirilen tarifler vardır:

İbnü’l-Hümâm’a göre mülk: Bir mani bulunmadıkça doğrudan doğruya tasarruf selâhiyet ve kudretidir (2),

Karâfî’ye göre: Bir ayn (şeyin kendisi veya menfaat üzerinde varlığı kabul edilen öyle bir şer’î hükümdür ki-bir mani bulunmadıkça-izafe edildigi şahıslara o eşyanın aynı, menfaati veya bedelinden istifade hakkı ve imkânı bahşeder.

Hukukçuların tarifi; Bir kimseye, sırf kendisine mahsus ve devamlı olmak üzere bir şeyi kullanmak ve elde edilebilecek bütün menfaatlerinden faydalanmak imkânını veren selâhiyyettir. (3)

Diğer tarifler de “başkalarına zarar vermemek şartıyla tasarruf” gibi kayıtlar ekliyerek yukarıdaki tariflerin tekrarından ibarettir.

Mülkiyet hakkına mevzû teşkil eden eşya, varlık üç nevi din

1. A’yân: Ayn kelimesinin cem’i olan bu kelimeden maksat gözle görülen, elle tutulan maddi eşyadır ve menkul, gayr-i menkul olmak üzere ikiye ayrılır.

2. Menâfi: Menfa’at kelimesinin cem’i olup a’yândan hâsıl olan faydayı ifade etmektedir; evde oturmak, araziyi ekip biçmek, vasıtayı kullanmak gibi.

3. Hukuk: Haklar; içme, sulama, yoldan geçme, kat çıkma, velâyet hakları gibi.

Eğer mülkiyet hakkı bir şeyin hem kendisi (zâtı, aynı, rakabesi) hem de menfaatini ihtiva ediyorsa burada “tam mülk ve mülkiyet”ten bahsedilir.

Mülkiyet hakkı yalnız ayn veya sadece menfaat üzerinde bahis mevzûu ise “nâkıs mülkiyet” durumu mevcut demektir.

Bir dükkân veya tarlanın sahibi onun tam maliki; bunların kiracısı ise nâkıs malikidir; daha uygun bir ifade ile birincisi tam mülkiyet, ikincisi nâkıs mülkiyettir.

Her iki mülkiyet nev’inin elde edilme yolları ile özellikleri yekdiğerinden farklıdır. Bir şeye tam mülkiyet ile mâlik olan:

1-Eşyânın aynı ve menfaatlerinin tümüne mâliktir; satmak, kiraya vermek, iğreti vermek (iare), borca teminat olarak göstermek gibi her nevi hukukî tasarrufa salâhiyeti vardır. Bu tasarrufları ancak başkalarına zarar vermek, kanunlara ve nizamlara aykırı bulunmak hususları kayıt altına alabilir, engelleyebilir.

2-Mal sahibi malından istediği zaman ve yerde, istediği şekilde faydalanır.

3-Mülkiyet hakkı geçici olmayıp devamlıdır. Mal yok olmadıkça; satış, veraset, hîbe gibi bir sebeple başkasına intikal etmedikçe mülkiyet hakkı ve bunun icapları devam eder.(4).

Bu bilgilerin ışığı altında, İslam’da toprak mülkiyetine bakacak olursak:

Kur’an-ı Kerim’de göklerin, yerin ve bunlarda olan her şeyin Allah’a ait bulunduğu, O’nun mülkü olduğu sık sık tekrar edilmektedir. (5)

Bütün kâinatı yok iken var eden Allah elbette onun mâlik ve sahibi olacaktır. Ancak O’nun maddeye ihtiyacı olmadığı da bir gerçektir. O, dünyayı, dünyadakileri, âhireti, helâl kıldığı her nevî’ nimeti kulları için yaratmış, onların istifadesine terketmiştir. (6) Ne var ki bu terkediş, bu istifadeye âmâde kılış kayıtsız, şartsız değildir. Yaratan, asıl ve tam mâlik olan Allah’ın, yarattıklarını istifadelerine terkettiği şahıslara yani mecazî mâliklere uygun gördüğü bir sıfat ve bu sıfat ile O’nun mülkünü tasarruf edenlere talimatı vardir: Allahu Tealâ’nın yeryüzünde insanoğluna uygun gördüğü sıfat “hilâfet”tir; insan arz üzerinde Allah’ın halifesidir. (7) Bu itibarla O’nun talimatına uygun yaşamak ve O’nun ahlakını temsil etmekle mükelleftir. Bu temsilden maksad: O’nun gönderdiği dini yaşamak, yaşamasını sağlamak, O’nun adına talimatın yaşanmasını kontrol etmektir. (8)

Mülkün Allah’a üt olusu ve insanoğlunun yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunuşu, hukukî bakımdan ferdî ve husûsî mülkiyeti ortadan kaldırmamakla beraber mül­kiyet hakkına ve bu hakka bağlı tasarruflara bazı kayıtlar getirmektedir. Bu cümleden olarak;

1. Mülk sâhibf mülkünü boş bırakmamak, onu işletip geliştirmek;

2. Mülk ve gelir muayyen bir miktarı bulunca ve şartları ta­hakkuk edince zekâtını vermek (9);

3. Cemiyetin ihtiyaç ve zaruretlerini tatmin maksad iyi e “Allah yolunda harcama yapmak;

4. Mülkiyet- hakkını kullanırken başkasına veya cemiyete zarar vermemek;

5. Malını faizcilik, hile, aldatma, ihtikâr gibi gayr-i meşrû yollarla artırmamak;

6. Harcamada aşırı kısmak veya israf etmekten kaçınmak;

7. Malını başka sınıflar aleyhine siyâsî nüfuz ve baskı âleti olarak kullanmamak;

8. Kendisinden sonra malının başkalarına intikâlinde bazı tahditlere uymak gibi, tasarruf hürriyetini sınırlayan mükellefiyetleri vardır.

Gerek husûsî ve gerekse amme mülkiyeti altında bulunan toprakların bütünü vatanı teşkil eder. Vatan devletin ayrılmaz bir unsurudur. Toprağın bu siyasi ehemmiyeti yanında, alt ve üstündeki servet kaynaklarının işletilmesi ile millî, servetin artmasını, millî ekonominin gelişmeşini sağlamak gibi, yine ammeyi alakadar eden husûsi yelleri vardır. İste bu ehemmiyet ve husûsiyetler sebebiyle İslam Hukukunda toprağın, mülkiyet ve tasarruf bakımlarından birkaç kısma ayrıldığını görüyoruz. (10),

1. Mülk arazi (arazi-i memlûke): Tam mülkiyet ile sahiplerine ait bulunan arazi olup dört nevi’dir:

a) Şehir, kasaba ve köylerin içindeki arsalar ile bu yerlerin kıyı ve banliyölerinde bulunan, yarım dönüme kadar yerler.

b) Millî (mirî) araaziden ayrılarak, meşru bir şekilde şahıslara temlik edilmiş arazi.

c) Öşür arazisi: Bir yer savaş ile fethedildiği zaman gazilere dağıtılan arazi.

d) Harac arazisi: Fethedilen yerlerde eski sahiplerine bırakılıp haraca bağlanan arazi (11).

2. Millî arazi (arazi-i miriyye, arazi-i memleket): Şahısların mülkü olmayan, mülkiyeti devlete ve ammeye ait bulunan arazi olup beş nevi’dir:

a) Fethedildiği zaman ne gazilere ve ne de eski sahiplerine verilmeyip hazineye bırakılan arazi (13).

b) Nasıl alındığı ve kime verildiği bilinmeyen arazi.

c) Mülk arazi iken, sahipleri vârissiz, vasiyetsiz ve borçsuz vefat ettikleri için hazineye kalan arazi.

d) Kime ait olduğu bilinmeyen arazi.

e) Mülkiyeti devlete ait olmak üzere ihyâ ve imar edilen arazi.

3. Vakıf arazi(arazi-i mevkufe): Mülk arazi iken Allah rızası için bir hayır yoluna vakfedilen topraklar.

4. Metruk arâzî (araz-i metrûke): Amme menfaatine, umumun istifadesine terkedilmiş arazî olup iki nevi’dir:

a) Bütün halkın istifadesine arzedilmiş yerler: Umûmî yollar, meydanlar, parklar, namazgâhlar gibi.

b) Bir şehir, kaza veya köyün halkına mahsus umûmî yerler: Otlak, kışlak, baltalık gibi.

5. Ö1ü yerler (arazi-i mevât): Diğer arazi nevi’leri dışında kalan, meskûn yerlerden oldukça uzak (13) , kullanılmayan arazidir (14).

(1) Ö. Nasûhî Bilmen, Istalâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, 1.B., C. III, s. 549 vd.; Büyük İslam İlmihali, s. 464.

(2) Fethu’l-Kadir, Kitabu’l-Bey’in. Başlangıcıdır.

(3) Prof. Ali el-Hafif, el-Mülkiyyü’l Ferdiyye...; s, 1 (Fransız Hukuku menşe’li bir tariftir.)

(4) M. Ali es-Sâis, Mülkiyyetü’l-efrad li’l-ard..., s. 3-8.

(5) el-Bakara: 107; Ali-İmran; 26, 186 s; el-Mâide: 17, 18, 40, 130.

(6) el-Bakara: 29; İbrahim; 32, 33; en-Nahl: 14; el-Hac: 65; Lokman: 20.

(7) el-Bakara: 30; el-Enam: 165; Yunus: 14, 73.

(8) Hilâfet ve istihlâfın manaları için bak. H. Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, İst. 1974, s. 79, 83 vd.

(9) Allah hakkı (hakkullah) tatbikatta devlet ve amme hakkı olarak kabul edilir. ‘Devlete ve ammeye karşı mükellefiyetlerini yerine getiren Allah’a karşı vazifesini yapmış sayılır. Tabii sırf ibadet olan fiillerde Allah’ı hiçbir varlık temsil edemez.

(10) İşlenmiş ve gelişmiş bir taksimi ihtiva ettiği için 1274/1858 tarihli Kanunname-i arazi ile bunun şerhlerini esas alıyoruz.

(11) Hanefi-mezhebine göre yapılmış bulunan bu taksimde iki husus dikkatimizi çekmektedir: 1. Mirî ve harâcî arAzt satış veya temlik (ıkta) yoluyla şahısların mülkü haline gelebilir. 2. Harâcî arazinin bir kısmı, eski sahiplerinin mülkü olarak ellerinde bırakılmış bulunabilir. İbnu’l -Kayyim’in işaret ettiği üzere bu nevi arazi müslümanlarm mülkiyetine geçerse haracı düşer, öşür verilmesi gerekir. Mülkiyeti devletin olan harâcî arazi müslümanların mülkiyetine geçerse hem öşür hem de haraç verilmesi gerekir. Hanelilere güre ise öşür ise haraç birleşemez. İbnu’l-Kayyim, Ahkamu-Ehli’z-zimmeh, C. I. s. 101 vd.

(12) Fıkıh ve harac kitaplarında bu gibi arazi için “ammeye vakfedilen” tabiri kullanılmaktadır.

(13) Son arazi kanunnâmesine güre “yarım saatlik mesafede bulunan” bu kabil yerler. (Madde: 6).

(14) Ali Haydar, Şerh-i Cedid Li-Kanûni’l-Arazi, İst. 1321, s. 8-56. Arazinin kısımları ve her kısmın hususiyetleri hakkında geniş bilgi için bak. el-Ferrâ, el-Ahkamü’s-Sultaniyye, Mısır, 1968. s. 162 vd.; Ebû-Yusuf, el-Harac, s. 69 vd.; Ebu-Ubeyd, el-Emvâl, s. 686-688; İbnu’l-Kayyim, ag, esr-, C. I. s. 1151 vd.

(15) Dinin, hüküm ve tasarrufunu ulü’l-emre bıraktığı mevzûlarda fetva da idareye tâbidir. Yani idare, ulemâ ile istişare ettikten sonra zamanına ve ülkesine en uygun kararı alır ve tatbik eder. Toprak mevzuunda bunun İlk tatbikatı Hz. Ömer zamanında olmuştur.

(16) Mezkûr anayasa için bak. H. Karaman, ag. esr., s. 67 vd.

(17) Ebû Yusuf, el-Harac, Kahire, 1352, s. 65.

(18) el-Enfaf: 41.

(19) el-Hagr: 6-7.

(20) Ebû-Ubeyd. ag. esr., s. 386 vd.; M. Hamîdullah, İslam’da Derlet idaresi, s. 193-199.

(21) Kitabu’l-Harac, s. 24 vd.

Kökü çok eskilere giden bu taksime bakarak İslam’da husûsî ve ferdî arazi mülkiyetine yer verildiğini, çeşitli sebeplerle arazinin bir kısmınım devlet ve amme mülkiyetinde bırakıldığını, vakıf yoluyla aslı şahısların mülkü olan topraklardan ammenin faydalanmasının sağlandığını, husûsî ve amme mülkiyetlerinin yer değiştirmesinin mümkün bulunduğunu-nazarî olarak-tekrarlamak mümkündür.

B-TATBİKATTA VE TARİHTE ARAZI MÜLKİYETİ;

Yazımızın asıl mevzûu zekâtın bir nev’î olan öşürdür, öşür mükellefiyetinde arazi mülkiyelinin önemine daha önce işaret etmiştik. Yukarıda gördüğümüz taksimde mülk arazi yanında, şahısların mülkü olmayan, mülkiyeti devlete ait bulunan arazi nevi’lerini tanıdık. Fıkıh kitapları, kanunnâmeler ve arazi kanunnâmeleri üzerine yazılmış şerhlere bakılırsa-Türkiye dâhil olmak üzere-İslam dünyasının arazilerinin çoğu mülk olmayan, millî ve mîrî arazi nev’i içinde yer almaktadır. Böyle olunca da öşre tâbi’ olmamakta; yani ekip biçen müslümanlar öşür ile mükellef bulunmaktadırlar. Ancak bu mutlak hüküm zihinlere şu sualleri davet etmektedir:

1. Araziyi, şurası şahısların, şurası devletin, şu öşrî, şu haracî diye taksim eden din midir? (Allah ve Rasûlü müdür) yoksa ulû’l-emr yani idareciler midir?

2. Bu taksim ve tasnif ebedî midir yoksa değişebilir mi?

3. İslam Tarihi boyunca arazi mülkiyetinin şekil ve statüsü değişmiş midir yoksa sabit mi kalmıştır?

4. Arazinin mülkiyeti kime ait olursa olsun; yani arazî ister öşrî olsun ister millî ve mîrî olsun onu işletip istifade eden, mahsûl alan kimsenin, öşür, haraç gibi her nevi’ vergiden muaf olması caîz midir?

İşte bugün İslam dünyasında ziraatle meşgul olan müslümanların öşür ile mükellef olup olmadığı hususunda sağlam bir hükme varabilmek için yukarıdaki suallerin, cevaplandırılması gerekir. Bu suallere cevap aramadan, herhangi bir tarihte çıkarılmış arazi kanunnâmesindeki taksim ve tasnife dayanılarak(15) “öşür gerekir, öşür gerekmez” demek, tarihî gelişmeyi, günümüzdeki tasarruf şeklini nazar-ı itibara almamak ilme ve gerçeğe uygun düşmez kanâatindeyiz.

Şimdi yukarıda sıraladığımız suallere cevap almak üzere, İslam tarihi boyunca tatbikatta arazi mülkiyetini kısaca gözden geçirmemiz gerekecektir.

1-HZ. PEYGAMBER DEVRİ:

Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret edince orada ilk İslam Site-Devletini kurdu ve muhacirler, ensar ve yerli yahudilerin tabi’ olduğu bir anayasa hazırladı. Burada ve tatbikatta husûsî toprak mülkiyetine yer verildiğini, kimsenin toprağına dokunulmadığını görüyoruz (16).

Yine ilk tatbikattan anlaşıldığına göre sahipsiz ve işlenmemiş topraklar devlete (Allah ve Rasûlüne) aittir; devlet onu dilediğine verir, dilediği gibi tasarruf eder (17).

Savaş yoluyla düşmandan alınan topraklara gelince bunun ilk tatbikatına Hayber arazisînde tesadüf ediyoruz. Rivâyetler Rasûlullah’ın Hayber arazisini-kısmen de olsa menkul ganimetler gibi-müslüman gazilere dağıttığında birleşiyor. Çünkü ganîmet ayeti, savaşta alınan malın beşte birinin “Allah, Rasûlu, Rasûlün yakınları, yetimler, fakirler, yolcular için ayrılmasını, geri kalan kısmının ise gazilere dağıtılmasını” amirdir(18).

Ancak o devrede müslümanların ziraatle meşgul olacak insan ve zamanları olmadığı için mezkûr arazi eski sahiplerine mahsûlün muayyen bir miktarını almak üzere bırakılmıştır.

Fey ismi verilen ve savaşsız ele geçirilen topraklar ise ganimet toprakların beşte biri gibi muamele görmüş(19) ve bu topraklardan bazı parkalar, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından bazı şahıslara ıktâ edilmiş; yani malikâne olarak verilmiştir(20).

2-HZ. ÖMER DEVRİ:

Hz. Ömer devrinde Sûriye ve bilhassa Irak fethedilince ele geçirilen toprakların kime ait olacağı mevzûu ortaya çıkmış, tartışılmış ve bir karara bağlanmıştır. Ehemmiyetine binaen bu münakaşa ve kararı, İmam Ebû Yusuf’un Kitâbu’l-Harâc’ından hulâsa ediyoruz:

Bilâl b. Rabah’ın temsil, ettiği bir grup gazi Irak topraklarının, aralarında paylaştırılması hususunda ısrar edince Kumandan Sa’d b. Ebî Vakkas durumu Hz. Ömer’e bildirdi. Hz. Ömer meseleyi, sahabenin ileri gelenleri ile görüştü. Abdurrahman b. Avf bunun bir ganîmet olduğunu, dağıtılması gerektiğini ileri sürüyordu. Hz. Ömer ise “dağıtılmayıp bütün müslümanlar (devlet) namına vakfedilmesini, işletilmesini, alınacak vergiden (harac), mevcut ve gelecek bütün müslümanlann istifade etmesini ileri sürüyor; “aksi hâlde yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve bu toprakları kim koruyacak?” diyordu. Hz. Ali, Osman, Talha ve İbn Ömer de halifeyi desteklediler. Halife, ensardan on kişi davet ederek meseleyi bir de onlarla görüştü, tasviplerini aldı. Bütün bu istişareler sonunda, kendi görüşü istikametinde karara vardı ve bunu tatbik etti. Alınan karara göre fethedilen arazi (arazi-i haraciyye) ölçülüyor, işletecek olan eski sahibi veya bir başkasına teslim ediliyor, zaman ve yerin şartlarına göre harac ismiyle bir vergi isteniyordu. Bu vergi, çıkan mahsûlün muayyen bir kısmı olabileceği gibi (mukaseme), önceden tesbit edilmiş bir meblâğ da olabiliyordu (muvazzaf). Mülk arazi ise öşriyye ismiyle anılmakta ve sahibi, çıkan mahsûlün onda veya yirmide birini, husûsî zekât tahsildarına ödemekte idi(21).

İşte bu tatbikat, daha sonraki devrelerde de İslam toprak rejimine temel teşkil etmiştir. Hz, Ömer bu re’yinde fey ayetine dayanıyor, toprak mevzûunda bu ayetin tatbik edilmesi gerektiğini söylüyordu. Zîrâ Allahu Tealâ fey ayetinde şöyle buyuruyordu:

“Ey Îman edenler! Onların mallarından, Allah’ın Peygamberine verdiği şeyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah Peygamberine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye kaadirdir. Allah’ın, fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri; Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; içinizdeki zenginler arasında, elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size ne verirse onu alın; sizi neden menederse ondan geri durun…”(22).

Bu devrede devlet arazisinden (harâcî arâzîden) bazı parçalar halifeler tarafından, makul ve meşrû sebeplerle bazı eşhasa verilmiş yani ıktâ edilmiştir. Bu cümleden olarak Hz. Ömer, Kisrâ ve yakınlarına ait iken devlete intikal eden araziden ıktâ’lar yapmış Hz. Osman da Sa’d, İbn-i Mes’ûd, Habbâb gibi sahibeye bazı arazilerin hem mülkiyetini hem de haracını ıktâ eylemiştir(23).

3-EMEVİLER DEVRİ:

Daha çok bu devir ile Abbasîlerin ilk devrinde yasayan müctehid imamlar, toprak mülkiyetinin nazariyesi üzerine eğilmişlerdir:

İlgili ayetler ile Hz. Peygamber ve sahabenin tatbikatını birlikte göz önüne alan ve te’lîf eden mezkûr müctehidler, fethedilen toprakların mülkiyeti mevzûunda şu neticelere varmışlardır:

a) İmam Şâfı’î; Savaş ile fethedilen toprakları devlet başkanı, gazilere dağıtmak mecburiyetinde­dir; nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) Hayber’i dağıtmıştır. Hz. Ömer’in Irak topraklarını dağıtmaması gazileri razı etmek sûretiyle olmuştur.

b) İmam Mâlik: Fethedilen arazi dağıtılamaz; bütün müslümanlar lehine vakıftır; topraktan elde edilen vergi (harac) ordunun teçhi­zi, köprü ve cami inşası gibi ha­yırlı işlere sarfedilir. Ancak devlet başkanı bazı zamanlarda dağıtmayı, müslümanların hayrına görürse dağıtabilir.

c) Ahmed b. Hanbel; Devlet başkanı, muslümanların hayrını ve menfaatlerini gözetmek şartıyla muhayyerdir; Bütün müslümanlar namına vakfetmek, dağıtmak, kısmen dağıtmak şıklarından birisini tercih edebilir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) her üçünü de yapmıştır; Kurayza ve Nadir arazisini dağıtmış, Mekke arazisini dağıtmamış, Hayber arazisini ise kısmen dağıtmıştır.

d) Hanefîler: Devlet başkanı fethedilen toprağı dağıtmak, eski sahiplerinin mülkiyetinde, bırakmak(24) ve harac almak, devlete maledip başkalarını yerleştirmek hususlarında serbesttir(25).

Emevilerden Abdulmelik zamanına kadar, arazi işlerini yukarıda arzedilen şekillerde idare eden dairelerde (divan) kullanılan yazı dili ve memurlar mahallî idi; fetih sırasında devralındığı gibi devam ediyordu. Abdulmelik’in emriyle kütükler Arapçaya çevrildi ve memurlar müslüman Araplarla değiştirildi(26).

(22) el-Haşr; 6-7. Yine ganimet manasında olan “enfâl” ile alâkalı ayet de bu görüşü destekler mahiyettedir. el-Enfal; 1.

(23) İbnu’l-Kayyim, Ahkâmu-Ehli’zimme, C. I, s. 151; Ebû-Yûsuf, Kitabu’l-harac, s. 57 vd.

(24) Cumhura göre eski sahipleri toprağa mâlik olamazlar; toprak bütün müslümanlar lehine vakıftır.

(25) eş-Şevkânî, Neylü’l-evtâr, Kahire, 1952, C. VIII, 8. 14-17.

(26) Corci Zeydan, Medeniyet-i İslamiyye Tarihi, trc. Seki Megamiz, C. I. s. 202 vd.

4-ABBASİLER DEVRİ:

Bu devre kadar arazinin daha çok öşrî vs harâcî nevi’lerinin bulunduğunu, öşrî arâzînin fatih müslümantarın veya onlardan intikal etmek süretiyle diğer müslümanların mülkü olan topraklardan ibaret olduğunu, harâcî arazînin ise mülkiyeti ya devlete, ya eski gayr-i müslim sahiplerine yahut da bunlardan intikal etmek suretiyle müslümanlara ait topraklarından ibaret bulunduğunu görüyoruz. Bu arada Hz. Peygamber ve halifelerinin, devlete ait sahipsiz araziden bazı parçaları, İslam’a hizmet eden bazı alim, salih ve gazi kişilere ıktâ’ ettiklerini de tesbit etmiş bulunuyoruz. Ancak bu ıktâ’ların hem mukta’larımn az olduğunu, hem de ıktâ’ı-temlîk yoluyla yani verilen şahsın mülkü olmak üzere verildiğini de biliyoruz(27).

Abbasîler devrinde ıktâ’ı-temlik devam etmekle beraber başka bir ıktâ’ nev’i yaygın hâle geldi. Bu devirde ordu ücretli hâle gelmişti. Ordunun ihtiyaçları, hazineye ait vergilerin tahsil edilip maaş olarak dağıtılması yerine doğrudan doğruya arazi gelirine bağlandı. Buna göre devlete ait vergileri bizzat toplayıp maiyyetindeki askerlerin masrafını karşılamaları için muayyen ölçülerdeki topraklar kumandanlara ıktâ ediliyordu. Bu ıktâlarda topraklar, kumandanlara mülk olarak verilmiyor, yalnızca vergiyi toplama ve sarfetme selahiyeti verilmiş oluyordu. Devlete ait vergilere dayanan bu ıktâ şekli {ıktâ’ı-istiğlâl) daha sonraki devirler için de nüve tenkil etmiştir(28).

5-SELÇUKLULAR DEVRİ:

İlk fetih ve kuruluş devrinde, Türk unsurları henüz İslamî müesseslerle kaynaşmadığı zamanda bir yandan eski göçebe-askeri an’ane-ya dayanıldığı(29) diğer taraftan eski idârî ve mâli esaslara dokunulmadığı için karakteristik “Selçuklu Askerî Iktâ’ı” teşekkül etmedi. Bu devrede, devletin idâresindekî memleketler, Selçuklu hanedânı mensuplarının müşterek malı sayılıyordu.

Melikşâh’a vezirlik ettiği sırada Nizâmülmülk’ün kurduğu Selçuklu askerî ıktâ sistemi araziyi, herkesin derecesine göre, meselâ bir veya ondan az yahut da fazla köy verilmek suretiyle askere dağıtmaktan ibarettir. Abbâsîler devrinde çok büyük olan ve bir kısmı mültezimlere(30) bırakılmış bulunan ıktâ’lar bu devirde parçalanarak askere dağıtılmış oluyordu. Ancak hemen isâret edelim ki bu ıktâ’lar da temlîk değil, istîğlâl yoluyla oluyor, vergisi askere tahsis ediliyordu. Eyyûbîler, Memlûkler, Anadolu Selçukluları ve Beylikler devirlerinde küçük tâdiller ile aynı sistem benimsenmiş ve tatbik edilmiştir(31).

Bu devir toprak idaresinde esas askerî ıktâ olmakla beraber geniş ölçüde temlik yoluyla ıktâlar da yapılmıştır. Temlik usûlüyle yapılan ıktâlarda toprak, ıktâ yapılan kimseye (muktâ’a) aittir; satar, hîbe ve vakfeder, sahibi ölünce toprak veresesine intikal eder… Görülüyor ki burada arazi harâci olmaktan çıkmış, mülk ve öşrî vasfını almi} olmaktadır (32).

(27) İktâ mefhumu hakkında geniş bilgi için bak. Ebu Yûsuf. ag, esr., s. 57 vd.: el-Ferrâ, el-Ahkâmu’s-sultâniyye, s. 227 vd.; el-Maverdi, el-Ahkâmu’s-sultâniyye, s. 190 vd.

(28) Prof. Dr. O. Turan, ag. esr., s. 950; Prof. Dr. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, s. 17 vd.

(29) Eski Türklerde toprak rejimi için bak, Ord. Prof. Dr. H. Z. Ülken, “Toprak Rejiminin Gelişmesi”, Vakıflar Dergisi, C. X, s. 4. 23.

(30) Muayyen bölgedeki harâci ve miri arazinin muaccele ve müeccele adı verilen vergilerini üzerine alıp buna mukabil hazineye muayyen bir meblağ ödeyen kimseye mültezim veya sahib-i arz, bu usûle de iltizam usûlü denir. Osmanlılarda bu usûl, Kananî zamanında, sadr-ı a’zam Rüstem Paşa tarafından, hazineye gelir temin etmek maksadıyla kabul edilmiş idi, zamanla kötüye kullanıldığı için Tanzimat devrinde kaldırıldı. Mustafa Asım, Hukuk-ı Tasarrufiyye-i Emlak, İst. 1918, s. 56 vd.

(31) Prof. Turan, İ. A., “İktâ” maddesi; Prof. Uzuncarşılı, ag. esr., s. 17, 57, 115. 152,252 431; Prof, Ülken, ag. esr., s. 26. 41, 54, 57.

6-OSMANLILAR DEVRİ:

Osmanlılarda toprak idaresi mefhumu bizi hemen timar sistemiyle karşı karşıya getirir. Bilindiği üzere timar; geçimlerini veya hizmete ait masrafları karşılamak için bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsili selâhiyetiyle birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarıdır.

Yukarıda işaret edildiği gibi para iktisadiyatının yeter derecede gelişmemiş olduğu devirlerde büyük bir kısmı aynen mahsul olarak toplanmakta olan vergi gelirlerinin nakli, paraya çevirilmesi, merkezi bir devlet hazinesi hâlinde toplanarak oradan dağıtılması ve bu dağıtılacak maaşlar ile vazife sahiplerinin bulundukları yerlerde geçimlerinin temini gibi işlerin güçlüğü karşısında veya askerî, siyâsî diğer tarihî sebeplerle, Şark’ta ve Garb’da muhtelif devirlerde, türlü şekillerde mevcut olmuş ve tatbik edilmiş olan benzeri usûller Osmanlı İmparatorluğunda da timar sistemiyle tesis edilmiştir (33).

Bu sistemi menşe’ itibariyle Bizans’a dayamak doğru değildir.

İslam’dan önceki Türk devletlerinde bu sistemin bazı unsur ve izlerine rastlamak mümkün olduğu gibi(34) İslamin toprak hukuku anlayışı da bu sistemi kurmaya müsait görünmektedir. Ayrıca bilhassa Selçuklu İmparatorluğunda Vezir Nizâmülk’ün yapmış olduğu idari ıslâhattan sonra bu imparatorlukla askeri hizmet mukabili yapılmış olan ıktâ’lar Anadolu Selçuklularına ve dolayısıyla Osmanlılara ana hatlarıyle bir timar örneği teşkil edebilecek bazı hususiyetler taşımakta idi.

Osmanlılarda prensip olarak timar sahibi-ki buna sahib-i arz da denilmektedir- ne timarı dâhilindeki toprakların ne de bu timarı işleyen köylünün, toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulunduğu hak ve resimlerin mülkiyetine sahip değildir. Ancak muayyen hizmetleri yaptığı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ye hesabına toplamak hakkından faydalanabilir(35). Bununla beraber Osmanlı İmparatorluğunda askerî vazifelere bağlı dirliklerin hepsi aynı husûsiyetleri hâiz değildi. Statüsü farklı toprak ve dirlikler de vardı; ezcümle:

a) Eşkincilü mülkler veya mülk timarlarda devlet, türlü hak ve resimleri toplama selâhıyetini timar sahibine, bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir hâlinde bırakmış bulunmaktadır. Ayrıca bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış veya fevkalâde hâllerde bir hizmete bağlı olmayarak bağışlanmış serbest mülkler olduğu hâlde askerî hizmet şartının sonradan devletçe zorla kabul ettirildiği de olmuştur. Bu gibi timarların sahipleri hizmetleri îfâ etmezlerse diğer zeâmet ve timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp başkalarına verilmez, sadece bir yıllık gelir zaptedilirdi.

(32) Anadolu Selçukluları zamanında yapılmış geniş temlik ıktâ’ları için bak. Prof. Uzunçarşılı, ag. esir., s. 115-117.

(33) Prof. Barkan, İ.A., “Timar” maddesi; Prof. Turan,.İ.A., “İktâ” maddesi, s. 278.

(34) Prof. Ülken, ag. esr., s. 4, 23.

(35) Prof. Barkan, ag. esr., s. 295.

b) İlk Osmanlı padişahları büyük kumandanlara, ahî ve derviş gibi devletin kuruluş ve yerleşmesinde tesir ve hizmeti olan kişilere geniş muâfiyetler ile temlikler yapmışlardır. Bu temlikler:

aa) Mülk ve vakıf sahibini adârî bakımdan olduğu kadar vergi toplamak bakımından da büyük bir istiklâl içinde bırakmaktadır.

ab) Bu gibi toprak mülkler, ai1e vakfı hâline getirilmedikleri müddetçe, diğer nevi’ mülkler gibi mirasçılar arasında taksim edilmekte, satılıp alınabilmekte ve vakfedilmekte, borç için haczedilip mehir olarak zevceye verilmekte idiler. Yani bu topraklar mutlak mülk vaziyetinde olup birçoğunda askerî hizmet ve mükellefiyet de yok idi.

ac) İmparatorluğa bilhassa diğer Türk ve İslam devletlerinden geçmiş bulunan bir kısım mülk ve vakıflar (mâlikâne-dîvânî) büsbütün ayrı esaslara göre tesis edilmiştir. Konya taraflarında başlayıp büyük bir kısmına Doğu Anadolu ve Suriye’de tesadüf edilen bu nevi’ mülk ve vakıflar sahiplerine ancak toprağın kuru mülkiyetine bağlı haklar temin etmektedir. Toprak sahipleri, toprağı işleyen köylülerden yalnız bir toprak kirası isteme hakkına sahip idiler. Bu da mahallî örfe göre mahsûlün onda, yedide ve hatta beşte biri olarak kabul edilmişti. Bunun dışında toprağın ve köylünün devlete vermeye mecbur oldukları vergiler sipahî veya mültezime ait bulunmakta idi.

Bu malikâne ve temlik sistemi, süratle genişlemekte olan bir merkeziyetçi devlet nüfuzuna rakip görüldüğü için zamanla ve çeşitli tedbirlerle tımara çevirilrneye çalışılmıştır(36).

16. asır sonlarına doğru çeşitli sebeplerle bozulan timar sistemi üzerinde muhtelif ıslahat teşebbüsleri yapılmış(37), nihayet 1243/1827 tarihinde, Rumeli ve Anadolu’daki 53 livâdan 5200 kadar timarlı sipâhî, asâkir-i mansure süvarisi hâline sokularak İstanbul’a celbedilmiş, kendilerine subay ve nefer olarak vazifeler verilmiş, timarlarının azalmış bulunan gelirine ilâve tahsisat ödenmiştir. 1844 tarihinde bir kısım sipâhîlerin zaptiye hizmetinde kullanılması düşünülmüştür. Tanzimatın tatbik edildiği bölgelerde timar gelirleri defterdar eliyle toplanıp, bedelleri sahiplerine hazineden ödendiği için sipâhîlerin toprakla alâkaları kalmamıştır. 1274/1848 tarihli Kanunnâme-i Arazi, mîrî arazinin intikalini yeni esaslara bağlamış, daha sonra yapılan tâdiller ve tevsî-i intikal maddeleri(38) arazinin intikalini verese lehine genişleterek daha yaygın hâle getirmiş, meşrûtiyetten sonra çıkarılan ve çıkarılmaya teşebbüs adilen kanunlarda mîrî arazinin, mülk arazi hâline getirilmesi istikametinde önemli adımlar atılmış; kanunların müsâit durumundan istifade eden halk da tasarruf ettikleri toprakları fi’len mülk haline getirmişlerdir(39).

(36) Meselâ Fatih Sultan Mehmed Han bu neviden birçok toprak üzerindeki mülk selahiyetlerine son vererek sahiplerinin elinden toprakları almış; fakat bunun doğurduğu aksülamel İkinci Bâyezıd’e tavizler verdimiştir. (Barkan, ag. esr., a. 297. Bası mülk arazilerin timara çevrilmesi Yavuz ve Kannunî devirlerinde de vaki olmuştur. (Prof. Uzunçarşılı, Medhal, s. 149, 162). Bu tasarruflar âmme menfaati adına yapılmış olmakla beraber İslam’ın ferdî ve hususi mülkiyet ahkâmı ile zoraki telif edildiği anlatılmaktadır.

(37) Koçi Bey’in Risalesi ve IV. Murad’ın ıslahat teşebbüsleri icin bak. Prof. Barkan, ag., esr., s. 321 vd.

(38) Daha önce çıkarılan 1010, 1012 1017, 1264 tarihli kanunlar ile 1274 tarihli kanunden sonra çıkarılan 1284 ve 1329 tarihli kanunlar icin bak, Mustafa Asım, ag. esr., s. 45 vd.

7-CUMHÛRİYET DEVRİ:

Cumhuriyet devrinde çıkarılan tapu, köy, çiftçiyi topraklandırma gibi kanunlar ile arazi eski sahiplerine, üzerinde fi’len tasarrufta bulunanlara, muayyen müddet içinde mülk sahibi sıfatıyla ekip-biçenlere mülk alarak verilmiş ve mülkiyet tescil edilmiştir. Ayrıca devlete ait bulunan ve amme işlerinde kullanılmayan arazi, çiftçilere satış yoluyla dağıtılmıştır(39). Bugün ülkemizde tapulu arazi, kimin adına tapulu ise onun tam mülküdür; satar, boş bırakır, kiraya verir, hibe eder, vakfeder, ipotek eder, ölünce vârisleri toprağı da diğer malları gibi paylaşırlar... Artık bu toprakları, “mülkiyeli devlete ait, tasarruf hakkı şahısların olan” mîrî arazi nev’i içinde mütalâa etmek mümkün değildir.

NETİCE:

Bir ülkenin içtimai ve iktisadi hayatı içinde önemli yeri bulunan toprak mülkiyeti meselesi o ülkenin tabi bulunduğu rejime göre şekillenmektedir. İslam, ferdî ve hususi mülkiyet hakkını toprağa da teşmil etmiş, ancak toprağı işleyen ve mahsul alan kimseye bir vergi mükellefiyeti yüklemiştir. Bu vergi toprağın mülk olup olmayışına göre değişen öşür (zirai mahsul zekâtı) veya haraçtır. Ülkeye savaş yoluyla katılan bir toprağın kimin mülkü olacağı mevzûu başlangıçla vuzuha kavuşmamış, ictihat ile bu hususu tayin selahiyeti devlete bırakılmış; devlet başkanı toprağı mülk olarak savaşçılara dağıtmak veya vergisinden bütün müslümanların istifade edebilmesi maksadıyle mülkiyetini devletin elinde bırakmak (ammeye vakfetmek) şıklarından birini tercih hususunda muhayyer olmuştur. İslam Tarihi boyunca idareciler, içtimai ve iktisadi şartları İslami esaslara-zahiren de olsa-intibak ettirerek toprak rejimini tayin etmişler; umumiyetle ıktâ ve timar sistemi cari olmakla beraber daima ve her yerde hususi mülk halinde topraklar mevcut olmuş ve son devirde, hemen her yerde ıktâ ve timar sistemleri kaldırılarak hususi mülkiyet sistemi getirilmiştir(41), İslam’da arazi mülkiyeti üzerine açtığımız başlığı burada kapatarak asıl mevzûumuz olan “İslamî Vergiler Arasında Öşür” bahsine geçebiliriz.

(Devamı gelecek sayıda)

(39) Osmanlı devri toprak rejimi için bak. (Zikri geçen kaynaklardan başka) Prof. C. Eren, İ. A., I. Süleyman maddesi; Prof. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. I, s. 504 vd.; Prof. Dr. H. İnalcık, el-Erâdî fî Türkiyâ, es-Segâfetü1-İslamiyye..., s. 443 vd; Prof. V. Râşid Seviğ, Toprak Hukuku Dersleri, s. 120-267.

(40) Prof. Seviğ, ag. esr., s. 310 vd.; Prof. İnalcık, ag. esr., s. 453 vd.

(41) Komünist ve sosyalist ülkelerde dar sınırlar içinde hususî mülkiyete yer verilmekle beraber daha ziyade devletleştirme ve büyük, küçük devlet çiftlikleri, kooperatifleri kurma şeklindeki tatbikat benimsenmiştir.