Makale

GIYBET (Çekiştirme)

KÜTÜ HUYLARDAN:

GIYBET (Çekiştirme)

(Geçen sayıdan devam) Ahmet SERDAROĞLU

Bir hadisde, gıybet yine büyük günahlardan birisiyle mukayese edilmek­le ise de bazı mülâhazalar ile zikredilmemiştir.

Gıybetin vasıtası lisan olduğu için, lisan hakkında: «Kendi küçük, fakat kabahati büyük.» (12) diye buyurulmuştur. Diğer bir rivayette de: «İnsanın helaki, dili yüzündendir.» (13) buyurulmuştur.

İnsanları, yüzünden alay edip gıyabında çekiştiren ve sırlarını ifşa eden­ler, kıyamet gününde âmme huzurunda teşhir edilirler.

Gıybet çok çirkin bir günahtır. Kötü huylardan hiçbiri için abdesti bozar denmediği halde, gıybetin orucu ve abdesti bozduğunu iddia edenler olmuş­tur. Bunun için Resûl-î Ekrem: «Allah katında en sevimli amel, lisanı koru­maktır.» (14).

Gıybet meclisine iştirak edenlerin durumu:

Bunların da durumunu açıklamak üzere Resûl-i Ekrem bir hadisinde: «Dinleyici, gıybetçilerden birisidir.» (15).

Diğer hadîsinde: «Dinleyiciler de günahda ortaktır» (16) buyurdular.

Bu gibi meclislerde bulunanlara terettüp eden vazifeyi de şu şekilde açıklamışlardır: «Bulunduğun meclisde bir kimsenin aleyhinde konuşulduğu vakit, sen ona yadımcı ol ve o meclisdekileri bu durumdan vazgeçirmeğe ça­lış, muvaffak olamadığın takdirde oradan ayni.» (17).

Bu hadîs-i şerif, gıybetçilere katılmamamızı ve hak ve adalete riayet et­mekte edebî şecaata sahip olmamızı bizlere emretmektedir. İnsanî vazife de budur. İnsana yakışan, uykuda iken mahrem yeri açılan kimseyi, daha da açmak değil, onu örtmektir.

Gıybet edenler, cadde ortasında oturup sağa sola ateş eden kimseye benzer. Hem etraftakileri yaralar, hem de kendi amel sermayesini onlara dağıtır. Bunun için gıybeti işiten kâdir ise men’ etmelidir. Boylece gıyâben insanların hakkını koruyanlar, kıyamette himaye edilir. Nitekim âyet-i celîlede: «Mü’minlere yardım etmek, bize yaraşır.» (18) buyurulmuştur. Bazı câ­hil sofular kahvehânelerde oturmağı kat’iyyen kabul etmezlerken harâm-ı kat’î olan gıybeti eksik etmezler. Eski İslâm büyükleri bulundukları meclisde gıybetçi bir adam gördüler mi onu önlemek için: «Sohbeti böyle zatlar ile yapmalı. Çünkü bunlar kimseyi çekiştirmezler» derler ve bu sûretle onları o mecliste sustururlardı.

Selef, ibâdeti, yalnız namaz ve oruçda saymazlardı; insanların aleyhin­de bulunmamağı en büyük ibâdet telâkki ederlerdi.

Câbir-i Ensârî’den gelen bir rivâyette, eskiden gıybetin kokusu bile his­sedilirmiş, sonraları taammüm ettiği için duyulamaz hal almıştır. Nitekim debbağların, içinde bulundukları pis kokudan haberleri yoktur.

Günah bakımından ilk Cehenneme girecekler, gıybet edenler; son Cen­nete girecekler de gıybet günâhından tevbe edenlerdir, diye rivâyet edilmiştir.

Hikâye olundu ki, Seyyid Ali Havass, rü’yâsında, amucasını gördü ve durumunu sordu. Amucası: Allah-u Teâlâ her kusurumu bağışladı. Yalnız çe­kiştirmem dolayısiyle bugüne kadar mevkuf idim» dedi. İşte gıybet, bu ka­dar kötüdür.

İslam Dininin yasak ettiği şeyler dâima zevk-i selimin de kabul etmeyece­ği şeylerdir. Akıl gözlüğü ile baktığımız takdirde, gıybetin gerçekten çirkin bir şey olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Zira gıybetin en küçük zararı, kıy­metli vakitlerimizi, şunun bunun aleyhinde konuşmakla, israf etmektir. Dü­şünürsek bundan büyük zarar olmaz. Tanıdığımızın aleyhinde sarf ettiğimiz sözler ile onunla arayı açar; birbirimizin aleyhinde olur, husumetler, mücadeleler başgösterir, huzursuz kalır ve işimizden gücümüzden oluruz. Bu su­retle gıybet, birçok kötülüklere hattâ cinayetlere kadar gidebilir. Böyle gö­nül yıkıcı, ara bozucu, huzur selbedici ve İçtimaî düzeni alt üst eden şey, kö­tü olmaz mı? Elbette en kötü bir haslettir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, dinimiz gıybeti sûret-i kat’iyyede haram kılmıştır. O halde vazifemiz, bu hasta­lığın önce menşeini, sonra da kurtuluş çarelerini aramaktır.

Gıybetin menşeî:

Gıybetin menşei, hased denen çekememezlik hastalığı ile gadab ve hid­dettir. İnsan-oğlu çekemediği veya kızdığı bir kimseye bir şey yapamayınca, onu gözden düşürmek ve kötülemek için her türlü kusurlarını araştırır, fırsat buldukça onu meclislerde teşhir eder, bütün kusurlarını sayar durur. İşle bu kabîl hareket, gıybet edilenden ziyade çekiştirenin kötülüğüne delâlet eder. Bu gibi adamlara kimsenin i’timâdı olmaz, dünyâ ve âhiretleri perişan olur.

Gıybetin câiz olduğu yerler;

Gıybet, dinimizce haram ve yasaktır. Buna rağmen şer’î maslahat için gıybetin câiz olduğu yerlerde vardır. Gazâlî, Usûl-i Erbain adlı eserinde bir­kaç yerde gıybetin câiz olduğunu söylemiştir. Bunlar, biri özel, diğeri genel olarak ikiye aynhr.

A - Özel hallerde:

1 — Mazlûm uğradığı zulümden korunmak için durumu ilgililere anlat­mak. Meselâ, hâkime veya zulmü önleyecek herhangi bir zâta durumu açıklamak: Şüphesiz bu, özel ve şahsi işlerdedir.

2 — Müftîye sorup fetvâ almak için.

B - Genel hallerde:

1 — Fenalık yerlerini, yâni isyan yapılan yerleri haber vermekte. Bura­daki gaye, teşhir değil; onları kurtarma çarelerini araştırmaktır.

2 — Şerrinden sakındırmakta: Gerçi hadîs-i şerîfde: «Müslümanın bir ayıbını gizleyenin, Allâhu Teâlâ, dünya ve âhirette kusurlarını örter» büyü­tülmüştür. Fakat diğer bir hadîsde de: «Müslümanları, şerrinden kurtarmak, için fâsıkın durumunu anlatın» büyütülmüştür. Meselâ, kendisiyle ticarî mü­nasebet tesis edilecek veya evlenme yapılacak, veya mal ve ırz emanet ede­cek bir kimseye, adamın batakçı, hilekâr ve edebsiz bir insan olduğunu an­latmakla öteki adamın mal, can, namus ve şerefini kurtarmak bir vazifedir. Nitekim bir hadîsde: «Fâciri anmaktan korkuyor musunuz? Onu olduğu gibi anlatın ki, insanlar bilsin ve şerrinden korunmuş olsunlar» (19) buyurulmuştur.

Fakat onu da anmanın usulü ve sırası vardır. Beceremeyenlerin susması daha uygundur.

3 — Fenalıkla meşhur olan kimseyi gıybet etmek:

Nitekim hadîsde: «Fâsık için gıybet yoktur» (20). Yâni âşikâre isyan eden, gıybet edilir. Diğer hadîsde: «Hayâ perdesini yırtan için, gıybet yok­tur. (Utanmayan adam gıybet edilir)» (21) buyurulmuştur.

Bunlar da üç sınıfda mütalâa edilir:

a) İ’tikadı bozuk olanlar: Bunlan bildirmek lâzımdır. Bildirilmezlerse halkı sapıtırlar.

b) Alenen isyan edenler. Bunları da teşhir lâzımdır. Belki utanır da dü­zelirler,

c) Hükiim ve idare mevkiinde bulunan zâlim ve mürtekip kimseler: Bunları da teşhir lâzımdır ki, ya fenalıklarından vazgeçerler veya daha üstün bir makam, gereğini düşünür. Ayrıca o lâkab İle meşhur olmuş veya bu gibi sözlerden aldırmayan kimse için o sözleri konuşmakta beis yoktur.

İşte gıybetin câiz olduğu yerler bunlardır. Yoksa herhangi bir insanın insanlık iktizası herhangi bir hatâsını dile dolayıp teşhir etmek doğru olamaz.

Gıybet günâhından kurtuluş çareleri:

Sahibi duymadan ve meclisden ayrılmadan tevbe etmek ve sahibi için afv u mağfiret dilemek ve bir miktar sadaka vermektir: «Yâ Rab! Beni ve gıybet ettiğim zâtı mağfiret eyle. Tevbe ettim, bir daha yapmayacağım» der ve bir miktar sadaka verir. Nitekim Ebu’l-Leys-i Semerkandî, Hicaz yolunda cebine bir mikdar para ayırmış, şâyet gıybet sâdır olursa tasadduk ederim, demiş ve parayı gerisin geriye götürmüştür. Yâni gıybet etmemiştir. Şâyet gıybet edilen duymuş ise, mutlaka helâllik almak lâzımdır. Esasen İnsanî me­ziyet, bu gibi hakları bağışlamaktadır. Nitekim Resûl-i Ekrem bir hadisinde: «Siz, Ebû Zamzam gibi olmaktan âciz misiniz? O, evinden çıkarken: Aleyhim­de yapılacak bütün dedikoduları bağışladım, der ve öyle çıkardı» (22) bu­yurmuştur.

İşte böylece hakkını helâl edenler, Allah katında, hak sahibi olan kimselerdir. Yâni bunların hakkını bizzat Allâhu Teâlâ öder. Her ne kadar bâzr kimseler ölüye gıybet yok, dedi ise de, bu, helâllik bakımından, ölüleri gıybet cidden tehlikelidir.

Gıybetten kurtuluş çareleri:

Gıybetten kurtulmanın, biri icmâlî, diğeri tafsili olmak üzere iki yolu vardır:

1 — İcmalî yolu: Yukarıdan aşağı anlattığımız kötülüklerini, gıybet se­bebiyle Allah’ın gazabına uğrayacağını, kendi sevaplarının verilip onun gü­nahları alınacağını, hesap, kitap ve muhakemede karşılaşacağı güçlükleri dü­şünerek vazgeçmeğe çalışmaktır.

2 — Tafsîlî olarak da, gıybetin menşeini düşünerek o hastalıkları izaleye çalışmak ve: «Mü’min, kardeşine kendisi için sevdiğini sever» (23) hadisini düşünmek ve kendi kusurlarını gözönüne getirmekledir. Meselâ bir hadîsde: «Kendi noksanlan, başkalarına kusur aramaktan kendisini alıkoyan kimseye müjde olsun» (24). Diğer hadîsde: «Kendi kusurların, insanların aleyhinde kusur aramaktan seni alıkoysun» (25) buyurulmuştur.

İşte insanı çekiştirmeden alıkoyacak en güzel çareler bunlardır.