Makale

RAMAZAN BAYRAMI

RAMAZAN BAYRAMI

Mehmet ORUÇ

Üzerinde yaşadığımız şu ihtiyar küre, bundan 1300 küsur sene evvel, toprak renkli ridâsıyle yine güneşin etrafında vecd içinde dönüyor. Milâdın 622 nci yılını tamamlamağa çalışıyordu.

Bu esnada çok önemli bir haber şâyân-ı hayret bir süratle çölleri aşıp Medine’ye ulaştı. Bu habere göre Hazreti Muhammed, arkadaşlarından Haz­reti Ebû Bekir’le birlikte Mekke’den Medine’ye hicret için yola çıkmıştı. Me- dineliler bu müjdeyi aldıktan andan itibaren sevinçlerinden yerlerinde du­ramaz, geceleri uyuyamaz oldular. Bir çok Medine’li Müslüman sabah nama­zını kıldıktan sonra kızgın bir vâdi olan Harra’ya kadar uzanıyor, orada gü­neşin bir nâr-ı beyzâ hâlinde inen ışık ve harareti altında, ellerini gözlerine siper ederek saatlerce ufuklan gözlüyordu.

Milâdın 622 nci yılı Eylül ayının 20 nci günü öğleden biraz sonraydı. Müslümanlar arasına katılmış bir kitabî, ufukta Hazret-i Muhammed’le arka­daşını görünce «Ey Müslümanlar: Beklediğiniz tâlih ve ikbal yetişti, geldi» diye bağırdı. Gerçekten Hazreti Muhammed, arkadaşı Ebû Bekir’le birlikte ufukta görünmüştü. Kuba ve Rânûnâ’ya uğrayan Peygamberimiz, yolun iki yanını dolduran halkm coşkun sevinç gösterileri arasında Medine’ye girdi. Müslümanlar Hazreti Mukammed’e «Hoş geldiniz ey Allah’ın Elçisi» diye bağırıyor, çocuklar «Allahın Peygamberi geldi» diye haykırıyor, evlerin dam­larını dolduran kadınlar «Ay Veda dağının eteklerinden yükseldi, Allah’a yalvaranlar bulundukça bize şükretmek gerekti. Ey bize gönderilen aziz Pey­gamber! Sen bize itaat edilmesi gereken bir emirle Peygamber geldin» diye deflerle şarkılar söylüyorlardı.

Eşsiz ve emsalsiz bir sevinç dalgası bu mutlu şehri bütün azameti, can­lılığı ve sâfiyetiyle kuşatmıştı.

Peygamberimiz Medine’ye yerleşdiklerinde Medine’lilerin senede iki bayramları vardı. Hz. Muhammed, onlara, «Allah size İki bayram günlerine bedel daha hayırlı olan iki bayram ihsan etmiştir.» dedi. İşte ihsan edilen bu iki bayram, Ramazan Bayramı ile, Kurban Bayramıydı.

15 Şubat Cumartesi günü şeker bayramıdır. Bilirsiniz ki, her gecenin ka­ranlık etekleri bir sabahın ilk ışıklanyle aydınlanır. Fakat sabahlar içinde Bayram sabahlarının bambaşka bîr hâli, bambaşka bir âlemi ve bambaşka bir zevki vardır. Bayram sabahı, gecenin sessizlikden örülü karanlık çarçafını yırtarak, etrafa dalga dalga yayılan, boş sokaklardan, avlulardan, bahçeler­den süzülüp geçerek ağır ağır sonsuzluklarda eriyen ezan sesleri ile uyanı­lır. Abdest alınır, en yeni en temiz elbiseler giyinilip, mâbedlerin yolunu tut­muş olan mu minler arasına katılınır. Günün bu ilk saatlerinde ibâdet için yollara düşmek, Bayram sabahının anlatılması mümkün olmayan o doyulmaz zevkini, rûha yudum yudum tattırarak mâbede gitmek, mâbedin kendi­ne has o manevî havasım teneffüs etmenin hazzını duymak, dünya denilen şu âleme mukadderatını yaşamağa gelmiş bir fâni İçin ne eşsiz, ne emsal­siz bir mutluluktur.

Bayram, hiç şüphe yok ki, küçükler için ayrı, büyükler için ayn, hattâ, bunlar arasında ilim ve irfan seviyeleri farklı olanlar için ayn birer anlam taşır. Fakat bütün bunlann birleştikleri bir nokta varsa, o da, bayramın bir sevinç günü oluşudur. Zaten bayram demek, sevinç ve refah günü demektir. Nitekim şu olay onun bu anlamını daha iyi aydınlatır:

Bir bayram günüydü. Hazret-i Âişe eve iki genç kız getirmiştir. Onlara hem def çaldırıyor, hem de Buas olaylarına ait şarkılar söyletiyordu. O es­nada içeri Peygamberimiz girdi, eşini bu halde görünce, sessizce yanların­dan geçti ve ilerideki sedire, sırtı onlara dönük bir vaziyette uzandı. Aradan, çok geçmeden Hazreti Ebû Bekir de geldi, kızını bu halde görünce üzüldü, onu azarlamak istedi, fakat Peygamberimiz yattıkları yerden hemen doğrularak, Hazreti Ebû Bekir’e: «Ey Ebû Bekir! Onlara ilişme, her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır» dedi.

Özü Allah sevgisi olan Müslümanlık; ahlâk dini, ilim, iri an ve mânevi, ulvî zevk dinidir. Müslüman olmak; bütün eğlencelerden el etek çekmek,, dünyayı bir ağlama duvan haline getirmek, şu iki günlük dünya hayatım baştan sonuna kadar sonbahar gibi geçirmek demek de değildir. Her şeyde hattâ İbadette bile itidâli tavsiye eden dinimin, eğlenmeyi men etmemiş, ya- radılmışlann en şereflisi olan bizlerin, insanlığımıza yakışır bir şekilde eğ­lenmemizi istemiştir.

Müminlere yakışan ve yaraşan, bayram günlerini çoluk çocuğuyla te­miz ve taptaze bir ruh, zevk ve neşeyle geçirmektir.

Yalnız şunu unutmamalıyız ki, insanların insanlıktaki kemâli; insanla­rın ıstıraplarını kendi ıstırabı, neş’elerini kendi neş’esi gibi duyabilme dere­cesiyle ölçülür. Müslümanlık, insanlık demektir. Müslümanm Müslümanlık­taki derecesi, insanlıktaki derecesi kadardır. O halde önümüzdeki bayram günlerinde de, bu günden sevinmeğe ve yavrularımızı sevindirmeğe hazır­lanırken, o günün sabahında yavrularım bizler gibi sevindiremiyecek insan­ları ve onldnn çocuklarım düşünmeli, onlara merhamet ve şefkatle çırpman bir kalple yardıma koşmalı ve kendilerini hayra vakfetmiş olan hayır cemi­yetlerine de yardımı unutmamalıyız.

Bir bayram sabahıydı. İslâm büyüklerinden İmam-ı Seriyy-i, Sakatî, ho­casının bayramını tebrike gitmişti. Ufak bir çocuğun melûl ve mahzûn bir şekilde hocasının yanında oturmakta olduğunu görmüştü. Hocasına «Bu yav­ru kimdir?» diye sorduğunda şu cevâbı aldı: «Sakatî, namazdan sonra, bay­ram yerine gittim. Orada oynaşan çocukları seyrederken bu çocuğun mah­zun mahzun duruşu dikkat nazarımı çekti. Kendisine hüznünün sebebini sorunca yetim olduğunu öğrendim. Elinden tutarak buraya getirdim. Biraz son­ra kendisiyle çarşıya gitmek, onu giydirerek sevindirmek kararındayım.»

Hocasını derin bir ilgiyle dinlemekte olan İmam Seriyy-i Sakatî, duydu­ğu bu sözlerden son derece duygulandı. Hocasına: «Hocam, ne olur yalva­rırım, bu işi bana bırakın, bu yavruyu ben sevindireyim» diye yalvarmağa başladı. Hocasının müsaadesiyle çocuğu yanma aldı, beraberce çarşıya git­tiler, yavrucak iyice giyinmiş, kucağı türlü türlü oyuncakla dolmuştu.

İmam Seriyy-i Sakatî, onu bu şekilde bayram yerine kadar getirdi ve oynaşan çocuklar arasına kattı.

Oradan henüz bir kaç adım uzaklaşmamıştı ki, ardından yavrunun: «Amca amca, biraz dur» diye seslendiğini duydu ve durdu. Çocuk İmamın yanma geldi, ağlıyordu, ona: «Amcacığım, ellerini kaldır, ben dua edece­ğim, sen âmin de» dedi. Çocuğun hatırı olsun diye İmam Seriyy-i Sakatî el­lerini kaldırdı. Çocuk hıçkıra hıçkıra şöyle dııâ etti: «Allah’ım! Şu kulun be­ni sevindirdi, sen de onu sevindir.»

İşte bu duâ, feyiz kapılarının kilitlerini söktü, bu çocuğun duasından sonradır ki imamı Seriyy-i Sakatî, Allah’ın feyiz yağmuruna tutuldu. Gözler ve gönüller kamaştıran makamlara yükseldi.