Makale

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ile "Ahlâklılık ve dindarlığın boyutlan” üzerine

SÖYLEŞİ

Ayfer Balaban / Kadriye Avcı Erdemli

İstanbul Müftüsü
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ile
"Ahlâklılık ve dindarlığın boyutlan”
üzerine

Bütün tutumlarımızın, eylemlerimizin inanmayla bir ilişkisi, dolayısıyla bir ahlâkî boyutu mutlaka vardır diyebilir miyiz? Ahlâk hangi yönleriyle din ile, dinî inanç ile ilgilidir?
İnsanlığın bugüne kadarki tarihî tecrübesi bize şunu gösteriyor: Formel olarak birbirlerinden bazı farklılıkları olsa da, hali hazırdaki bütün kültürlerde bulunan ahlâkî kabullerin temelinde dinler vardır ve dinlerin kültürlere belirleyici mahiyette etkileri bulunmaktadır. Tanınmış din felsefecisi Paul Tiliich’in de belirttiği gibi kültür, kendisine ait özü olmasını istiyorsa dine muhtaçtır; aynı şekilde din, gerçekleri ifade etmek için sembolleri olmasını istiyorsa kültüre muhtaçtır. Bir ateistin ahlâkı bile sonuçta, büyük ölçüde, içinde doğup büyüdüğü, eğitildiği dinî-kültürel ortam tarafından belirlenmekte, oluşturulmaktadır. İyiyi, ödevi, özgürlüğü, yükümlülük ve sorumluluğu vs. ahlâkî değerleri, ilkeleri ve yasaları onaylayan kişi bunlara inanıyor demektir.
Bizim bütün tutumlarımızın, eylemlerimizin inanmayla bir ilişkisi, dolayısıyla bir ahlâkî boyutu mutlaka vardır diyebilir miyiz diye sormuştunuz Evet. Meselâ, başkasının iyiliği için kendisini tehlikeye sokan biri, bunu, daha iyi ve sonuç itibariyle bir görev olduğuna inandığı için yapmaktadır. Hatta itikat ve ibadetlerle ilgili tavırlarımızda dahi, bilinen dinî boyutun yanında, bir de ahlâkî anlam içeren inanma boyutu vardır. Meselâ, mümin olan ve inandığı gibi görünen kişi ahlâkî bir tutarlılık sergilerken dinî anlamıyla münafık, ahlâka aykırı davranmaktadır. İbadetlerde ihlâs ve riyakârlık da esas itibariyle ahlâkla ilgili tavırlardır. Hangi konuda olursa olsun, bir tutumun, bir işin doğruluğuna, iyiliğine ve ahlâkî bakımdan gerekliliğine aslında inanmadığı halde sadece işe yararlılık düşüncesiyle öyle davranan her insan ahlâkın dışına çıkmış demektir. Sırf işine yaradığı veya tedbirli olmak gerektiğini düşündüğü için birine karşı iyi ve olumlu davranan kişinin bu tutumu en azından saygıdeğer olarak görülmezken; birinin yaşına, bilgisine, başka üstün bir özelliğine yahut sırf insan oluşuna saygı gösterdiği, yani bu değerlerin yüceliğine, kendisinin de bu ödevlere uygun davranması gerektiğine inandığı için, böyle bir samimiyet ve iyi niyetle ona karşı olumlu davranan insanı ve onun tutumunu yücelten unsur, ondaki bu inanma ayıracıdır.
O tarihî soruyu bir de biz soralım: iyi, Yaratıcı’nın buyurduğu, kötü ise yasakladığı şey midir? Yani iyi ve kötü kavramları dinsel midir?
Ahlâk felsefesinin en önemli konularından biri, ahlâkî değerlerin ve kuralların izafîliği veya mutlaklığı problemidir. Birçok düşünür, ahlâkın İlâhî iradeyle İlişkisini, yani iyi ve kötünün dinselliğini kabul etmedikçe bu mutlaklığa ulaşılamayacağı kanaatindedir. Islâm düşüncesinde bu konuyu en iyi inceleyenlerden biri olan Gazzâlî, dine dayanmayan bir ahlâk düşüncesinde iyi ve kötü hakkındaki yargıların izafilikten kurtulamayacağını savunmaktadır. Zira -daha sonra İngiliz faydacılarının da ileri sürdüğü gibi- insan, dinden bağımsız kaldığı takdirde tabiatı gereği bencil bir varlıktır. Neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda daima kendisini merkeze alarak hüküm verir. Hatta Gazzâlî, bir kimsenin, dine inanmasa dahi, birini tehlikeden kurtarması halinde, herhangi bir karşılık, bir takdir beklemeksizin, tehlikede olanı gördüğünde savuşup gitmek yerine onu kurtarma şıkkını tercih ederken bile, onun bu tercihi akü bir karara değil, Gazzâlî’nin "cinsiyet rikkati" dediği sempati duygusuna dayanır. Ancak iyice incelenirse görülecektir ki bu duygunun kaynağı da egoizmdir. Çünkü böyle bir olayda insan, psikolojik olarak kendisini tehlikede olanın yerine koymakta ve bundan elem duymakta, bu elemden kurtulmak için de tehlikede olanı -ama gerçekle kendisini- kurtarmaktadır. Sempati de sonuç itibariyle bir duygudur ve bütün duygular gibi ahlâkî bakımdan yanlışa götürebilir (Meselâ insan, acıdığı bir yakınını cezadan kurtarmak için adaletin gerçekleşmesine engel olabilir). Böylece gerek iyi ve kötünün objektif ölçülere göre tespiti, gerekse iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan kuralın kaynağı vahiy yani dindir. Kaynağı vahiy olmayan bir ahlâkta mutlak hayır ve mutlak şer yoktur. Çünkü böyle bir ahlâkta bir fiilin başka bir fiilden, mutlak anlamda ahlâkî olup olmamak bakımından değil, kişilerin çok çeşitli maksatlarına uygun olup olmamak bakımından ayrılabilir ki bu takdirde ahlâk genel geçerliliğini ve güvenirliliğini tamamen kaybeder.
İyinin, Yaratıcı buyurduğu için iyi olduğu, yani ahlâkın kaynağının vahiy olduğu görüşü, özellikle Aquinas’li Thomas’tan itibaren birçok Hristiyan düşünürü tarafından da kuvvetle savunulmuş ve savunulmaktadır. Meselâ Protestan düşünürlerden Kari Barth’a göre vahiyden yardım görmeyen akıl, ahlâkî gerçeklerin ne olduklarını bilemez. Lutter ve Kierkgaard gibi birçok düşünür de bu görüştedir. Ahlâkî değerleri yani iyi ve kötüyü tanrısal kaynağa bağlama temayülü Eflatun’a kadar uzanmaktadır. Islâm dünyasındaki meşhur problem; "İyi, iyi olduğu için mi Allah tarafından emredilmiştir, yoksa Allah emrettiği için mi iyi olmuştur?" şeklindeki -sizin sorunuzda da ortaya konan- problem Efla- tun’un bir diyalogunda tartışılmakta; Eflatun, "iyi Tanrı tarafından beğenildiği için iyi, kötü de Tanrı beğenmediği için kötüdür" sonucuna varmaktadır. Aristo bile, Politika’sında "Yasanın egemen olmasını isteyen, başka hiçbir şeyin değil, Tan- rı’nın, (evrene düzen veren aşkın) Zekâ’nın egemen olmasını istiyor demektir" şeklindeki ifadesiyle yasaya İlâhî bir destek gösterme gereğini duymuştur.
Bütün bu açıklamalara rağmen, dindarlık-ahlâk ilişkisi problemlerinin gerek dünya düşünce tarihinde gerekse İslâm düşüncesi tarihinde çözümlendiği söylenebilir mi?
Söylenemez elbette. Yine de bu husustaki sorulara, konunun din alanıyla, imanla, alâkasını dikkate almadan, dolayısıyla ahlâka salt akıl ve bilimle bir açıklık getirmenin imkânsız olduğunu düşünmeden en azından vicdanımızda ikna edici cevaplar bulmak mümkün görülmemektedir.
Bir kimsenin mümin olması, onun din konularında zihnî sıkıntılarının, sorularının olmadığı, hatta olmaması gerektiği anlamına gelmez. Allah insanı, merak ettiği şeyleri aklıyla çözme arzusu taşıyan bir varlık olarak yaratmıştır. Çözebildikleri- miz bilimsel bilgi alanına girer, çözemediklerimiz de iman alanında kalır. Çözemediğimiz şeyin, çözemediğimiz halde öyle olduğuna neden inanırız? inanmazsak reddedeceğiz demektir. Nitekim kimileri de öyle yapıyor. Ama reddetmek çözmek değildir ki! Kant bu tür bir reddi "dogmatik inançsızlık" şeklinde değerlendirir. Bazıları da bu problem karşısında agnostik olmayı tercih etmiştir. Çoğu sufî ve mistiklerin "hayret makamı" dedikleri de galiba biraz böyle- dir. Bazı konularda bunu diğer birçok düşünür gibi Müslüman filozoflarda da görebiliyoruz. Meselâ, Ibn Sinâ kötülük problemini geniş olarak ve vukufla inceledikten sonra "Allah niçin kötülüksüz bir dünya yaratmadı?" sorusu karşısında bunu Allah’ın hikmetine havale etmektedir ki, bunun da bir tür agnostisizm olduğu söylenebilir. Keza aynı soruya bu cevabı veren veya bu tür sorular karşısında "te- vakkuf’u seçen bütün kelâmcı- lar da agnostiktir, ibn Rüşd de Allah’ın ilim ve irade sıfatlarının insanların eylemleriyle ilişkisi konusunda agnostik kalmakta olup bu yüzden Ibn Teymiyye tarafından eleştirilmiştir. Ahlâktan hareketle Tanrı’nın varlığı, özgürlük ve ruhun ölümsüzlüğü sonuçlarına ulaşan Kant’a göre de insanın ahlâkî hayatını anlamanın, onu aklî bir temele bağlamanın yegâne yolu, Tanrı’nın varlığına, ruhun ölümsüzlüğüne inanmaktır.
Pratik gerçekliğin gösterdiği bir sorun: Dindarın ahlâk kurallarını hiçe sayması mümkün mü?
Tabii ki hayır! Islâm’da bunu gösteren yüzlerce ayet ve hadis var. Okuyucularımız bunları bilirler. Diğer birçok örnek yanında, Kur’an-ı Kerim’in iman ile amel-i salih’i ısrarla yan yana zikretmesi bunun en açık kanıtıdır. Özellikle, "Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim" anlamındaki hadis konuyla ilgili bütün dinî kanıtları özetler gibidir.
Herkes için değil ama, imanını belli bir bilinç düzeyine yükseltmeyi başarmış insanlar açısından baktığımızda vicdanımızın "İnanman gerekir" buyruğunu vermesini sağlayan en önemli etkenin, dinin, ahlâkî şuurumuza ve sağduyumuza gayet uygun gelen ilkesel buyrukları olduğunu söyleyebiliriz. Dinin pratiklerini görünürde yerine getirdiği halde ahlâk kurallarını hiçe sayanların, dinin ahlâkî şuurumuz üzerinde bırakması gereken bu derin tesirden yoksun bulunduklarını, dolayısıyla, o derin anlamıyla dindarlıktan uzak olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tevrat’ın "On Emir"deki buyruklarını, Hz. Isa’nın "Dağ Vaazı"ındaki ahlâk buyruklarını ve yeni bir insan ve yeni bir medeniyet inşa etme iddiasıyla yeryüzüne inen Kur’an’ın -daha yoğun olarak ilk dönemlerde inen ayetlerde olmak üzere- hemen her yerinde tevhide yaptığı vurgu kadar ahlâkî duyarlığa, başkalarının sıkıntılarını paylaşmaya, bizi -köle-efendi, zengin- yoksul vb. dışsal farklılıkların ötesinde- insanlık özünde birleşmeye davet etmesini hatırlayalım. Ahlâk kurallarını hiçe sayanların dindarlığı, böyle bir dindarlık ile arasında o kadar uzakta ki!
Aslında sözünü ettiğiniz, "ahlâk kurallarını hiçe saymadın derinliklerinde neler var. Kur’an-ı Kerim’in tabiri ile insan, "tutkularını tanrılaştırdığı", "hayvanların yemesi gibi" yiyip içmekten öte bir kaygı taşımadığı; bu suretle diğer canlılarla ortak yanını teşkil eden talepleriyle kendisini sınırladığı takdirde, kendisini özgür olmayan varlıklar kategorisinde bırakmış olacak, bu olumsuz durumu ise ancak ahlâk ilkelerine inanmayı da kuşatan imanıyla aşabilecektir. Kant’ın gayet açık olarak gösterdiği gibi sıradan zevkleriyle yetinen insan, ahlâkî düzeye yükselemez.
Ateist bir düşünür olan Bertrand Russell, "İnancın her çeşidi tehlikelidir" diyor. Onun bu hükmünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir kere bu, haksız bir genelleme olup böyle bir genelleme, bizzat Russell’in son derece önem verdiği tümevarım ilkesine aykırıdır. Nitekim birçok insanda inanç tehlikeli olmaktan tamamen uzak bulunabilmekte, tersine yararlı olabilmektedir; bu da deneysel bir gerçektir ve bu gerçeğe göre "İnancın her çeşidi tehlikelidir" hükmü bilimsel bir hüküm değil, alelade de olsa sadece bir inançtır; şu halde böyle düşünmek de tehlikelidir. Biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim, birçok vesileyle sahte, iki yüzlü, yıkıcı ve sonuç olarak gayrı ahlâkî davranışlara götüren bir sözde dindarlığı çok açık olarak reddeder. Ayrıca, kendisi bir ateist olan Russell bile, "Din doğrudur, bu yüzden inanılması gerekir diyen kimselere saygım var. Ama dine faydalı olduğu için inanmak gerektiğini, doğru veya yanlış olması üstünde tartışmanın sadece zaman kaybı olduğunu söyleyen kimselerden tiksinirim" demektedir ki, bunda da son derece haklıdır.
Şunu da soralım: Dinsiz olanlar içinde ahlâk kurallarını hiçe sayanlar yok mu? Yani inançsızlığın tehlikesiz olduğu da söylenebilir mi?
Meselâ, jhon Locke’a göre ateistlere güvenilmez, çünkü Tanrı’ya inanmadıkları için sözlerinden cayabilirler. Bu görüşü paylaşan başkaları da var. Gerçi böyle bir genelleme de yanlıştır.
Bazı alanlarda Müslümanların mistik ve duygusal yönlerinin ön plâna çıkması dolayısıyla, -genellemeci bir yaklaşımla- İslâm’ın akılla ilişkisini hep ikinci plâna attığı yönünde görüşler ileri sürülüyor. Duygunun olmadığı bir dindarlık kuru, soğuk ve katı bir dindarlık olmaz mı?
Dinde insan, akıl ve bilgi boyutu, duygu veya mistik boyutu, inanç boyutu, ahlâk boyutuyla tam bir bütünlük ve uyum içinde kavranır. Bu söylediklerimizi biraz daha açacak olursak, Kitabın insanı inanmaya çağırması, onun inanmaya elverişli bir varlık olduğu ön kabulüne dayanır. Fakat, bunun için onun önüne ikna edici deliller serilir, böylece aklına hitap edilir ve bu kapasitesiyle varlığı kavraması yani bilme cehdi göstermesi istenir. Aynı şekilde insanın İnsanî yetkinliğini kazanabilmesi için, kendi bedensel ve ruhsal varlığından başlayarak, Allah’a, sosyal çevreye ve doğal çevreye kadar birçok alanda ona ahlâkî ödevler ve sorumluluklar da yüklenir; bu da insanın ahlâkî bir varlık olduğu kabulüne dayanır. Nihayet din insanın bir duygu varlığı olduğu kabulünden hareketle onun dinî ve ahlâkî hayatını kuru bir akılcılıktan, şekilcilikten ve soğuk bir ödev sıkıcılığından daha öteye taşımak, inandığı ve ödev bildiği şeye gönülden bağlanmasını, inancı ve ödevi aşk haline getirmesini ister.
Bu son nokta üzerinde biraz durmak istiyorum. Ben şahsen duygudan, sanattan koparılmış bir dinî anlayışın gerçek dindarlık olduğunu düşünmüyorum. Çünkü dindarlığa ve ahlâkî yaşayışa derinlik kazandıran, bunların insanı kemale erdirmesini sağlayan temel unsur duygu boyutudur. Bu anlamda ahlâklılığın ve dindarlığın da bir estetik boyutu, zarafeti vardır. Kur’an, imanın sevgiye dayandığına, gönüllerin onunla zinetlendiril- diğine; inkârcılığın, günahkârlığın ve isyanın tiksinilmesi gereken şeyler olduğuna işaret eder; iyiliği yalnızca "yapmak"tan değil, aynı zamanda onu "sev- mek"ten söz eder; kötülüğün yalnızca "terkedilmesi"ni değil, aynı zamanda ondan "nefret edilmesi"ni ister; iyi bir toplumun, birbirini seven bireylerden oluştuğunu bildirir; nihayet insanın en derin sevgisini Allah’a adamasını ister. Müslümanların iman, ibadet ve ahlâkta model almaları gereken peygamber, "âlemlere rahmettir ve o, Allah vergisi bir merhamet ve şefkatle etrafındakilere nazik ve yumuşak davranmıştır, eğer kaba ve katı kalpli olsaydı insanlar çevresinden dağılır giderlerdi. Aile huzuru ve mutluluğunun kaynağı eşlerin birbirlerine karşı hissettiği sevgi ve merhamet duygusudur. Nihayet Müslümanın Allah’a karşı yüreğinde hissetmesi gereken ve takva, haşyet gibi kelimelerle ifade edilen derin saygı duygusuna dair ayetler ve daha yüzlerce benzerleri, Kur’an’da dindarlığın ve ahlâkî ödevin duygu boyutuna verilen önemi gösteren delillerdir. Konuyla ilgili yüzlerce hadisi de bunlara eklememiz gerekir. Sadece bir hadisi zikretmekle yetinelim: "Müminler birbirini sevmekte, birbirine acımakta ve birbirine şefkat göstermekte bir bedenin organları gibidir. Bu organlardan birinde bir rahatsızlık baş gösterse bedenin diğer bütün kısımları bu yüzden aynı acıyı duyar ve uykusuz kalır."
Dindarlığın dönüşümü çerçevesinde dile getirilen "bilgi temelli, ahlâk eksenli dindarlık" ile kastedilmek istenen nedir?
Dinin ve tarihsel tecrübenin sahih bilgisine dayalı bir ahlâkîliği hayatın temel yasası olarak almaktır elbette. Modern dünyanın bir yandan Müslüman bireye dayattığı hayat tarzı, öte yandan Müslüman toplumların, içine düşürüldükleri problemler, kuşatılmışlıklar, onların davranışlarını belirleyen akıl, duygu ve inanç düzenlerini alt üst etmiş durumdadır. Böyle durumlarda çıkış yolu öncelikle -onsuz hayatın insana yakışır hayat olamayacağı- ahlâkî ölçülerden asla şaşmamayı ilke olarak almak, ikinci olarak da bu ölçülere dair sahih bilgiye ulaşmak için dinin ana kaynakları olan Kitap ve sünnet ile Müslüman toplumun tarihsel tecrübesine dair doğru bilgiye ulaşmak, onûnla sağlam ve sürekli ilişkiyi yaşatmaktır.
Dinin ve tarihsel tecrübenin sahih bilgisine dayalı bir ahlâkîliği hayatın temel yasası olarak almak iki bakımdan özellikle önemlidir: Öncelikle bu, Müslüman toplumları ahlâkîlikle bağdaştırılması mümkün olmayan her türlü haksızlık ve adaletsizlikten, şiddet ve yıkımdan uzak tutacaktır, ikinci olarak Müslüman toplumları kendi inanç, değer ve kültür kaynaklarıyla, tarihsel tecrübeleriyle bağını yaşatarak onları her türlü dejenerasyona, kimliksizliğe, kültürel savrulmalara karşı koruyacaktır.