Makale

NEYE GÖRE İNSAN HAKLARI?

NEYE GÖRE İNSAN HAKLARI?

Seyfettin Erşahin


BU GÜNLERDE insan hakları kavramı Türkiye’nin gündeminin başlarında geliyor. Biz Müslümanlara göre insan haklarının ana hatları 632 yılında Resûlüllah (S.A.S.) tarafından, Veda Hutbesinde çizilmiştir. Bu bakımdan insanlık bu çerçeveye ne kadar ulaşabilmişse o kadar mutludur.
Fakat bütün dünyada insan haklarının tarihi verilirken, ağız birliği edilmişçesine Avrupa tarihi gözönüne alınarak, Fransız İhtilâli ve sonrası Avrupa’da bu yoldaki gelişmeler sıralanır. Bu gelişmenin son safhası olarak; II. Dünya Savaşı sıralarında bir araya gelen A.B.D. Başkanı Rooselvvet ve ingiltere Başbakanı W.Churchill Atlantik Şar-tı’nda insan haklarının önemine değinmişlerdir. 1942 tarihli "Birleşmiş Milletler Beyan namesi"nde de hayat hakkı ile din ve vicdan hürriyeti, teşkilatın temel amaçları arasında zikredilmiştir. Nihayet, 10 Aralık 1948 tarihinde B.M. Genel Kurulu’nca, Evrensel İnsan Haklan Beyannamesi kabul edilmiştir. Bu seyre bakıldığında, Lund Üniversitesi öğretim üyelerinden doğu-bilimci Jan Hjörpe’nin şu değerlendirmesi haklı görülüyor: 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler insan Hakları Beyannamesi, Avrupa düşüncesinin tarihî gelişiminden, onun kavramlarından ve uygula-malarından çıkarılmıştır. Bu kavramlar ise Avrupa’nın tarihi boyunca elde ettiği gelenek ve göreneklerine kök salmıştır.’’
Bir bakıma bu yaklaşık üç-yüzyıldır dünyanın "Eurocentric’leştirilmesi (Avrupa-merkezlilik) hadisesinin mantıkî bir sonucu veya devamıdır. Yani, dünyanın her şeyiyle Avrupaî değerler merkez ve temel kabul edilerek yorumlanıp, değerlendirilmesi ve şekillendirilmesi hadisesidir. Bu süreçte, kavramlar her ne kadar evrensel boyutlu gösterilse de- Avrupa içerikli ve tariflidir.
Bu, Avrupa için normaldir de, onun dışındaki dünya için düşünülmesi gereken bir du-rumdur. Avrupa merkezlilik o hale gelmiştir ki, burnumuzun dibindeki doğu ve güneydoğu komşularımızın bulunduğu bölgelere biz de "Orta Doğu" diyoruz. Hatta daha garibi Endenozya’lı Müslümanlar bile bu bölgeyi aynı adla çağırıyorlar... Niçin mi? Çünkü bu topraklar Avrupa, özellikle İngiltere için Orta Doğudur. Uzak Doğu, Çin Hindi, yakın doğuda Anadolu ise, Arap Dünyası da Orta Doğu olmalıdır. Bu, dünyayı Avrupa merkezli pergelle ölçme mantığının bir ürünüdür.
Bu durumun insan hakları konusunda da geçerli olduğunu söylemiştik. Her ne kadar, bugün islâm Dünyasında "Avrupa merkezli insan Haklan Beyannamesi"ne ciddi bir eleştiri veya itiraz gelmemişse de, tamamen de hissiz olduğu söylenemez.
Bilindiği gibi, yine Avrupa’da kurulan Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) bütün dünyada insan haklan ihlâllerini tesbit edip dünya kamuoyuna ilân ediyor. Bu örgüt bir bakıma, insan hakları ihlâllerine yeltenenlerin başında demoklesin kılıcı gibidir. Ancak örgütün yıllık raporlarının siyasî ve ideolojik boyutunun olmadığına inanmak ta bazan güçleşiyor. 1 ve II. Dünya savaşlarının emperyalist galipleri tarafından son şekli verilen beyanname, onların mevcut statülerini meşrulaştırma çabalarına da yardım ediyordu. Bugün bile, Kara Afrika, Asya ve Lâtin Amerika, kısaca III. Dünya ülkeleri ile olan her türlü ilişkisinde Batı, bu be-yannameyi öne sürüyor. Eğer ona uyuyorlarsa kredi muslukları açılıyor, uluslararası arenalarda destekleniyorlar. Onların insan haklarına gösterdikleri saygı ve demokratikleşme düzeyleri dile getirilerek siyasî ve ekonomik ilişkiler iyileştiriliyor veya kötüleştiriliyor. Dünya ülkelerinin insan haklarına saygı ve demokratikleşme düzeylerinin tesbitinde Uluslararası Af Örgütü’nün raporları büyük rol oynuyor.
Bu cümleden olarak, konuya biraz daha farklı bir bakış açısı getireceği ümidiyle bir olaya yer vermek istiyorum:
İngiltere’de bulunduğum sıralarda Uluslararası Af Örgütünün, 1990 yılına dair, insan hakları ihlâlleri hakkındaki raporu BBC’nin birinci kanalında bir açık oturumda tartışılıyordu. Raporda özellikle III. Dünya ülkelerinde ve İslâm Dünyasında insan hakları ihlâllerinin çok olduğu altı çizilerek belirtiliyordu. Oturuma, İngiltere’de yaşayan Müslümanların ileri gelenlerinden de bir temsilci çağrılmıştı. Ona, bunun neden böyle olduğu sorulduğunda verdiği cevap hayreti mucipti. Söze şöyle başladı:
"Siz Batılılar, İslâm Dünyası’nı B.M. İnsan Haklan Beyannamesi’nde yer verilen haklan ihlâl etmekle suçluyorsunuz. Fakat burada yanıldığınız ve gözardı ettiğiniz bir nokta var. Herşeyden önce, bu haklar tesbit ve ilân edilmezden önce, siz hiç bir Müslüman ülke tem-silcisini veya İslâm âlimini çağırıp ta arkadaş, siz bu maddelere katılıyor musunuz, eğer katılamıyorsanız sizin insan haklan kavramından anladığınız nedir? diye sormadınız bile. Hal böyle iken şimdi kalkmışsınız, Hristiyanların veya siz Batıkların şekillendirdiği bir İnsan haklan şablonu ile dünyayı ve İslâm Dünyasını yargılamaya kalkışıyorsunuz. Eğer şablona uyarsa taltif, uymuyorsa mahkûm ediyorsunuz. Bunun bir haksızlık ve mantık hatası olduğunu, aynı zamanda da siyasî ve ideolojik boyutlu olduğunu düşünüyorum. Bab olarak bunu yapmaya hakkınız yoktur deme cesaretini göstermek istiyorum."
Bu cevap bana hemen di-yar-ı gurbette Nasreddin Hocamızı hatırlattı. Bir gün Hoca’ya: "Dünyanın merkezi neresidir?" diye sorarlar. O da ayağını yere vurarak "Bulunduğum yerdir, inanmazsanız ölçün görün" mahiyetinde kesin ve hikmetli cevabım verir. Burada önemli olan fikir, Hoca’nın Avrupalı’dan en az beş yüzyıl önce, kendisini merkez alarak dünyaya bakışı ve değerlendirişidir.
Bugün bizim de, ayağımızı bulunduğumuz yere vurup, kendi kültürümüzü ve benliğimizi merkez alarak dünyaya bakmak ve onu değerlendirmek hem hakkımız hem de görevimizdir. Böylesine bir çıkışın illa da ideolojik boyutlu olduğu zehabına kapılmak doğru değildir. Bunun yıkıcı olması veya Avrupa’yı düşman hedef ilan etmekle ilgisi yoktur. Böyle bir çıkış, hem kendimize gösterilmesi gereken bir saygı ifadesi, hem de Avrupalının gerektiğinde yanlışını gösterebilecek bir alternatif fikir üretmektir. Normalde, siyasî hayatta, iktidar ve muhalefet olması, muhalefetin de iktidarın hatalarını göstermesi ve farklı politikalar üretmesi ülkenin yararınadır. Öyleyse bizim de Avrupa karşısında alternatif fikirler üretmemiz, insanlığın mutluluğuna ve yararınadır. Kısaca bizim de insan hakları konusunda kendimize has söyleyeceklerimiz olmalıdır.
Nitekim Allah (c.c) hakkımızda buyurmuyor mu: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz. Allah’a inanırsınız" (Al-i lmran-10).