Makale

KUR’AN’I KERİM VE MÜSBET İLİM

KUR’AN’I KERİM VE MÜSBET İLİM
Dr. Fahri Demir

KUR’AN-I Kerim, ilme en büyük değeri verir: "De kil Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu hiç?" (Zümer, 9)
Kur’an-ı Kerim’in değer verdiği ilim, mutlaktır; dinî-manevî ilimler de müsbet ilimler de ilimdir ve değerlidir.
Nitekim, Kur’an-ı Kerimde (Bakara, 30-34), Hz. Adem’in yaratılışı münasebetiyle sözü edilen ilim, eşyanın ilmidir, eşyanın fizik-kimya özelliklerinin ilmidir, müsbet ilimdir.
Müsbet ilimdir, ki bunları bilme kabiliyeti insanoğluna verilmiş; meleklere verilmemiştir.
Eşyanın ilminin yani müsbet ilmin kaynağı akıl ve dış dünya iken; din ilimlerinin kaynağı nakil (Kur’an-ı Kerim, sahih haber) ve akıldır.
Akıl, her iki ilim için de hem kaynak hem vasıtadır.
Akıl devre dışı kalırsa ne müsbet ilme erişilebilir ne dinî -manevî ilimlere.
Akıl, aynı zamanda mes’uliyet ve mükellefiyet (sorumluluk ve yükümlülük) sebebidir. Hiç kimse, aklına yatmayan bir şeyden sorumlu olmaz.
Akıl ilkeleri ile Kuran ilkeleri çelişmez. Ancak, muhal bir farz olarak öyle bir durum ile karşılaşılsa, nass tevil edilir, akla göre yorumlanır. (Dr. M.Ragıp İmamoğlu, İmam Ebu Mansur Matüridi ve Te’vilatü i-Kur’an’daki Tefsir Metodu, Ankara 1991, s.48)
Kur’an-ı Kerim’i anlamak için, aklın yanında ilim gereklidir ve fazilettir.
Allah’ın yarattığı KÂİNAT kitabını okumak, Allah’ın kâinattaki ilim ve kudret eseri sanatını görmek için de aklın yanında ilim gereklidir ve fazilettir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Ke-rim’de:
"Allah’ın gökten indirdiği suyu görmedin mi? Biz onunla renkleri çeşit çeşit meyva-lar çıkardık. Dağlardan geçen beyaz, kırmızı, değişik renkler ve siyah yollar yaptık. İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kullan içinde ancak âlimler Allah’tan korkar." (Fatır, 27-28) Duyurulmaktadır.
Bu böyle olduğu için, Müslümanlar, ilk asırlarda, ilmin her dalında büyük hamleler ger-çekleştirmiş; bir yandan dinî ilimler sahasında büyük müc-tehid alimlerin (imamlar) çalışmaları ilmî ekoller meydana getirirken, öbür taraftan müsbet ilimler sahasında çalışan âlimler ilme büyük katkı sağlamış ve geliştirmiştir.
Bu çalışmalar sırasında önce eski Mısır, eski Yunan ve eski Hind ilimleri tercüme edilerek çağa mal edilmiş, peşinden bu ilimler geliştirilmiştir.
Hind rakamlarına sıfır eklenerek, rakamlar kullanılır hale getirilmiş, peşinden harfli ifade (cebir, logaritma) ilmi kurularak müsbet ilme en temelli katkılar sağlanmıştır.
Tıp ve astronomi sahasında büyük inkişaflar yine ilk devir Müslümanları tarafından ger-çekleştirilmiştir.
Bu arada, iftiharla kaydetmeliyiz ki, bu ilk devir âlimleri içinde, Türkler büyük bir ağırlık taşırlar. Bunlardan el-Harezmî ve İbni Sina, insanlığın hiç bir zaman unutamayacağı isimlerdir.
Bütün bunlar çok güzel ve göğsümüzü kabartan şeyler. Ancak, nasıl dördüncü hicrî yüzyılda ictihad kapısının fiilen kapandığı yani tam yetkili ilmî faaliyetin durduğu kabul edilmişse tıpkı öyle ve buna paralel olarak, müsbet ilim sahasındaki çalışmalar da adeta durmuştur. Bundan sonra yapılanlar, önceki âlimlerin kitaplarının şerhedilmesi, bu şerhlerin ihtisar edilmesi fasid dairesi içine düşülmüştür.
Bu hali, özellikle müsbet ilim ve teknoloji sahasında, en çarpıcı bir şekilde fark eden Fatih Sultan Mehmed olmuştur. Şöyle ki: Dört bir yanı Türklerle çevrili hale gelen bir sur şehri görünümündeki Bizansı fethetmeye karar verdiğinde, bakmış ki, fetih için zaruri olan surları aşmaya yarayacak vasıtalar yoktur.
Surları aşmak için karadan Halic’e gemi indirmeyi planlamış ama, surları dövmek için elde top ve tophane yoktur.
İlk tedbir olarak, bulabildiği bir yabancı ustadan, Macar Ur-ban’dan yararlanmayı düşün-müş ve ona tophane kurdurmuş, top döktürmüştür.
Haliç’ten gemilerle, karadan toplarla kuşatmış, fethi gerçekleştirmiştir.
150 yıllık imparatorluğun bir top bile dökme ilim ve tekniğine sahip olmadığını da acı bir şekilde görmüştür.
Bunu gören Fatih, bu eksiği temelden çözmek için başvurulacak vasıtanın ilim olduğunu düşünmüş; bugün Fatih Medreseleri diye bilinen Sahn-ı Seman medreselerini kurmuş, bu medreselerde müsbet ilimlerin okunması şartını, vakfiyesine "şarta vakıf olarak koymuştur.
Fatih’in bu şartı, semeresini vermiş . Aradan geçen bir asırlık bir zaman zarfında Tophane sırtlarında, zamanın çok modern rasathanesi vücut bulmuştur.
Ne yazık ki, Fatih’ten sadece 100 yıl kadar sonra, 1567 yılında, cahil veya maksatlı sağın solun tahrik ve teşviki, "Burada Allah’ın işine karşılıyor" sloganı ile rasathane yerle bir edilmiş, Fatih Medreselerinden de, "bunlar felsefiyattır" denilerek "müsbet ilim" atılmıştır.
(Fatih Devrinde ilmin, o devirde yetişen ilim adamları Diyanet, 53, s.20)
Kim ne derse desin koca Osmanlı İmparatorluğunun duraklamaya ve gerilemeye başlaması, bu olayla başlamıştır. İlimde gerilemek her sahada duraklamayı, gerilemeyi ve çöküşü hazırlamıştır.
Medreseler başta, İslâm Dünyasından, müsbet ilme karşı bu bakış, uzun asırlar devam etmiş; İslam Dünyası dışında icad edilen matbaanın da, sebebi tartışılsa bile, fiilen, en az 250 yıl, Kur’an-ı Kerim’i basmak için 400 yıl ülkeye gelememesi, kamuoyunda, müsbet ilim ve teknolojiye, kısaca yeniliğe ve ilerlemeye düşmanlığın, dinden kaynaklandığı kanaatine yol açmıştır.
Halen bu yanlış kanaat, üzülerek kaydetmek gerekir ki geniş çapta devam etmektedir.
Halbuki, yazımızın başında gördük ki dinimiz, kitabımız mutlak manada ilme en büyük değeri verdiği gibi, ilk devir müslümanları atalarımız da ilme unutulmayacak katkı ve hizmetlerde bulunmuştur.
Bugün bize düşen, uygulamadaki bu tarihî yanlışı olduğu gibi görmek, çarpıtmadan ve reddetmeden kabullenmek, düzeltmeye çalışmaktır. Bunun için ilme, Kur’an-ı Kerime lâyık olacak, dinimize yakışır şekilde değer vermek; ilim yolunda ve hizmetinde bulunmaktır.