Makale

HZ. MEVLANA VE İNSAN SEVGİSİ

HZ. MEVLANA
VE İNSAN SEVGİSİ

Şükrü ÖZBUĞDAY
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Hayatı
İslâm tasavvufunun mümessillerinden büyük Türk mütefekkiri ve şâiri, Mevlevî Tarikatının Pîri Mevlâna Celâleddın Rumî, 30 Eylül 1207’de İslâm kültür ve medeniyet tarihinde önemli bir yere sahip olan Belh’te dünyaya gelmiştir.
Babası, Sultânü’l-Ulemâ lâkabıyla tanınan Muhammed Bahaüddîn Veled’tir. Annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mü’mine Hatun’dur. Bahaüddîn Veled, Moğol tehlikesini sezmiş olacak ki, âilesiyle Belh’ten göç etmeye karar verir. 1212’de başlayan bu yolculuk, Bağdat, Küfe yolundan Mekke; dönüşte Şam, Malatya, Erzin- can-Akşehir ve nihayet Lârende (Karaman)’ye kadar uzanır. Bu sırada Mevlâna henüz beş yaşındadır. 1226 yılında Karaman’da Gevher Ha- tun’la evlenir. Bu evlilikten iki oğlu (Sultân Veled ve Alâaddin) dünyaya gelir. Daha sonra eşi Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna Kerra Hatun ile evlenir. Bu evlilikten de iki oğlu bir kızı (Muzaffereddin, Emir Âlim Çelebi ve Melike Hatun) dünyaya gelir.
1228 yılında, Mevlâna’nın babası Bahaüddîn Veled’i, Selçuklu Sultânı 1. Alâaddin Key- kûbad Konya’ya dâvet eder. Aile bundan sonra Konya’ya yerleşir. Bahaüddîn Veled 1231’de Konya’da vefat eder.
Mevlâna, ilk derslerini ve tasavvufî terbiyesini babası Bahaüddîn’den alır. Babasının vefatından sonra ise, Seyyid Burhaneddin’den, Halep’te Kemaleddin b. Adim’den ders almış, Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi, Saadeddin el- Hamevî, Şeyh Osman Rumî, Evhadüddin Kirmânî ve Sadreddin Konevî ile sohbetlerde bulunmuştur.
Mevlâna uzun yıllar süren eğitimi neticesinde tefsir, hadis, fıkıh, lügat, Arapça gibi ilimleri tahsil etmiş, asrının önde gelen bilginlerinden olmuştur. Mevlâna’nın 1244 yılında Şems Teb- rizî ile buluşması onun mâneviyâtı üzerinde derin ve değiştirici bir tesir icrâ etmiştir. Her bakımdan coşmaya hazır bir ruh haleti içinde bulunan Mevlâna, bu buluşma ile bir yanardağ gibi coşmuştur.
Mesnevî, Divân-ı Kebir, Fih-i Mâfih, Mecâlis-i Seb’a, Mektûbat.. gibi önemli eserler bırakan Mevlâna; yalnız müntesip olduğu Türk milleti için değil, bütün insanlık için bir şeref âlemi, bir kültür cihanı olarak, Yunus Emre, Âşık Paşa, Nesimî, Fuzuli, Nef i, Nâbî.. gibi pek çok büyük şâirlere ve mütefekkirlere ilham kaynağı olmuştur.
Mevlâna 17 Aralık 1273 günü bu âlemden göçerek Hakk’a kavuşmuştur. 1
Şahsiyeti ve İnsan Sevgisi
Mevlâna medresede âlim, camide vâiz, evde iyi bir eş ve örnek bir baba, altmış bin beytin üzerindeki manzum eserleriyle büyük bir şâir, mutasavvıf, mânâ eri ve gönüller sultânıdır.
Bütün eserlerinde insanlara fazilet ve meziyet yollarım öğreten; güzel huylan methedip, kötülükleri yeren Mevlâna, bütün bu öğütleri öncelikle kendi yaşayışında tatbik etmiş, Hz. Peygamber’in ahlâkı onun için örnek olmuş, düşünce ve davranışları bu çizgide şekillenmiştir.12’ Kendisinin iki kaynaktan (Kur’an ve Hadis’ten) ilham aldığını bir dörtlüğünde şöyle ifâde eder:
"Canını bedenimde oldukça Kur’an’ın kuluyum,
Seçilmiş Muhamnıed’in yolunun toprağıyım.
Birisi, sözlerimden bundan başka bir söz naklederse;
Ondan da şikâyetçiyim ben, bu sözden de şikâyetçiyim."3
Mevlana eserlerinde insanı yüce bir varlık olarak görür. Zira insan yalnızca su ve topraktan yaratılan et, kemik ve kandan ibaret bir yaratık değildir. İnsan; Allah emanetini -dini- yüklenmiş, meleklerden daha üstün olan ve Cenab-ı Hakk’ın tecellisine ayna olarak yaratılan ulvî bir varlıktır. Allah kendi ruhundan, ruh üfürerek insana can vermiş,<4) melekler insana secde etmiş- lerdir.’5 Fakat insan, yaratılışındaki yüksek gâ- yeyi ve kendisindeki cevheri sezdiği zaman insan olur. Yoksa bu dünyadaki diğer canlılardan farkı kalmaz. Mevlâna’nın Mesnevî’si ve diğer eserlerinde anlatılanların özü bu gerçeklerdir.
Mevlâna; kadın-erkek, çocuk-yaşlı, hasta- sağlıklı, müslüman-hristiyan, iyi-kötü, zengin- fakir, sultân kul demeden; her insanı Hak nurundan bir parça olarak görür. İnsanlığa bu gözle bakan Mevlâna’nın, insanlara davranışlarında hep hoşgörü ve sevgiyi buluruz.
Mevlâna yukarıda geçen dörtlüğünde de ifade ettiği gibi, dâima Hz. Peygamberi kendisine rehber edinir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurulur:
"Andolsun ki, Allah’ın Rasûlüde sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı zikredenler için güzel bir örnek vardır." (6) ’
Ashab’dan Berâ (r.a.)de, Rasûlüllah’ın, sîma olarak da ahlâk itibariyle de insanların en güzeli olduğunu söyler.7
Mevlâna’nın hamama gittiği bir gün, dostları ondan önce girerek hamamı temizler, diğer müşterileri dışarıya çıkarıp onu karşılamaya giderler. Bu arada cüzzamlılar hamama girer. Gelince durumu farkeden dostları, onları inciterek, sudan uzaklaştırmaya başlarlar. Mevlâna bu duruma üzülür; arkadaşlarına engel olur ve hastaların yanına giderek, onların yıkandığı sudan kendi üzerine döker hepsinin gönlünü alır.
Bir gün Mevlâna evinde kızı Melike Hatun’un cariyesini azarladığını işitir. Hemen mü- dâhele eder ve: "Onu niçin dövüyor ve niçin incitiyorsun? O hanım, sen de cariye olsaydın ne yapardın? İster misin ki, bütün dünyada Allah’tan başka hiç kimsenin köle ve cariyesi yoktur diye fetva vereyim? Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimiz ve hemşehrilerimizdir. Çünkü Cenab-ı Hak: "Allah sizi bir nefis gibi yarattı ve dünyaya getirdi, buyurmuştur", diyerek kızını ikaz eder. Bunun üzerine kızı da tevbe edip, o câriyeyi âzâd eder.8
Sevgili Peygamberimiz de, özellikle yoksul L ve yetim çocuklarla yakından ilgilenir, kız çocukları arasında hizmetçi ve işçi gibi çalışmak mecburiyetinde kalanlara da merhametle davranır, onların her isteğini dinler, her ihtiyacını gidermeye çalışırdı. Nakledeceğim şu olay bu açıdan çok ilginçtir:
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in cebinde on lirası (on dirhem) vardı. Elbise satıcısından dört lirasına bir gömlek aldı. Dışarıya çıkınca yoksul bir Medineli:
- Ey Allah’ın Rasûlü! O gömleğe çok ihtiyacım var, onu bana verir misin? dedi. Peygamberimiz gömleği yoksula verdi. Elbiseciye tekrar girdi, geri kalan paranın dört lirasına da kendisi İçin bir gömlek satın aldı. Dışarıya çıkınca küçük bir hizmetçi kızın ağladığını gördü, hemen yanma yaklaşıp sebebini sordu. Hizmetçi kız;
- Ev sahibim bana un almak için iki lira vermişti. Onu kaybettim, onun için ağlıyorum, dedi.
Peygamberimiz, son kalan iki lirayı da bu kızcağıza verdi. Fakat küçük kız, ağlamaya devam ediyordu. Peygamberimiz tekrar sordu:
- Kaybettiğin iki liraya yemden kavuştun, halâ niçin ağlıyorsun?
- Eve geç kaldım, beni dövmelerinden korkuyorum, dedi.
Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) küçük kızın elinden tuttu; "korkma yavrum, gel benimle" dedi. Onu eve kadar götürdü. Önce selam verdi. An^ak üçüncü selamda kapı açıldı. Peygamberimiz; "İlk selamımı duymadınız mı?” deyince, "Duyduk ama, selamınızın artmasını ve sesinizi daha çok duymayı arzu ettik, sana canımız fedâ ey Allah’ın Rasûlü! Buraya kadar niye zahmet ettiniz?" dediler.
Hz. Muhammed (s.a.s.) "Şu kızcağız, geç kaldım, diye dövülmekten korkuyordu da, bunu size kadar getirdim" cevabını verdi.
Ev sahibi: Ey Allah’ın Rasûlü! Sizin evimize gelmenize sebep olduğu için bu hizmetçi kızı (cariyeyi) âzâd ediyorum, artık hürdür deyince, Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurdu:
Allah’ın bana verdiği on lira, ne kadar bereketli imiş. Allah (c.c.) onunla peygamberine ve Medineli bir yoksula gömlek giydirdi, bir kız çocuğunu da sevindirdi, hürriyetine kavuşmasına vesile oldu. Şüphesiz bize sonsuz kuvvetiyle rızık veren O’dur.
Mevlâna; insanlığa yol gösteren bir mürşid oluşunun yanında müşfik bir babadır. Onun bütün insanları kucaklayan sevgisine çocukların da dahil olduğunu görürüz. Oğlu Sultân Veled’in canı sıkkın, üzgün bir halde oturduğunu görünce; başına bir kurt postu geçirerek "Bu bu bu" diyerek onu güldürünceye kadar şakalaşması küçük bir örnektir.
Yine bir gün yolda giderken oyun oynayan çocuklar Mevlâna’yı görür; hepsi yanma koşup elini öperler. Çocukların biri uzakta ve meşguldür; "Ben de geliyorum" diye seslenir. Mevlâ- na rnmk isini bitirir) yanına gelinceye kadar bekler. <,°’
Mevlâna’nın çocuklara şefkat ve merhamet konusunda da peygamberimizi örnek aldığı görülür. Hz. Enes (r.a.) der ki: "Rasûlüllah (s.a.s.) biz çocukların arasına karışır ve güler yüzle bize latife ederdi." (ll)
Yine Hz. Enes diyor ki: "Rasûlüllah (s.a.s.)’a on yıl hizmet ettim. Allah’a yemin ederim ki, bana katiyyen bir defa "uff" demedi, herhangi bir şey için de bana, bunu niçin böyle yaptın? Şöyle yapsaydın ya!" "2) dememiştir.
Hz. Akra b. Hâbis’in nakline göre kendisi, Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’i Hz. Hasan’ı çocukluğunda okşayıp öperken gördü de, "Benim on çocuğum vardır, onların hiçbirisini öpmedim" dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (13’ buyurdu.
Buna benzer bir başka olay nakledilir: Hz. Aişe’nin anlattığına göre, bir defasında bedevilerden bir grup insan Rasûlüllah’m huzuruna gelmişlerdi. Bunlar bir münâsebetle, "Sizler çocuklarınızı öper, sever misiniz? dediler. Sa- habiler "evet" cevabını verdiler. Bedeviler,
"Fakat Allah’a yemin ederiz ki, bizler öpüp okşamayız" dediler. Bunun üzerine Rasûlül- tah ts.a.s.> "Eğer Allah sizin gönüllerinizden rahmet ve şefkati çekip çıkarmış ise, ben ne yapabilirim?" (l4’buyurdu.
Peygamberimiz, daima büyüklere saygı, küçüklere şefkat gösterilmesini isterdi. Kendi çocuklarına, öteki müslüman çocuklarına ve hatta müşrik çocuklarına karşı çok şefkatli idi. Yolda rastladığı çocukları devesine bindirir, gezdirir,- onlarla ilgilenirdi. ,
Mevlâna, kadına da, İslâm’ın tavsiye ettiği değeri vermiştir. O, kadın için: "O güzel sevgili, sanki kalpleri cezbeden bir pınarın nurudur." Diyerek bu konudaki görüşünü dile getirir. Sevgili Peygamberimiz’in kadınlar hakkındaki tavsiyeleri pek çoktur. Burada bir tanesini nakle-’ delim. O buyurur ki: "İman yönünden mü’minlerin en mükemmeli, ahlâkı güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız da kadınlarına karşı iyi davrananlarınızda.
Bir gün Peygamberimizin huzuruna bir kadın geldi: "Ey Allah’ın Rasûlü! Benim size arzedecek bir ihtiyacım var" dedi. Bu, yaşlı bir kadındı, belki de bunamıştı. Buna rağmen Peygamberimiz, her insana verdiği değeri ona da verdi: "Ey kadın! Me- dinenin herhangi bir yerinde, nerede istersen geleyim, ihtiyacını söyle, halletmeye çalışayım" dedi. Kadın istediği yere gitti. Peygamberimiz de onu takip etti ve ihtiyacını gidererek hoşnut etti.<l7’
Mevlâna dünya hayatına ve dünya malına fazla değer vermezdi. Kendisine gelen hediyele: rin muhtaçlara dağıtılmasını isterdi. Maddî yönden sıkıntısı olanlara yardım elini uzatırken, bunu karşısındakini incitmeden, başkalarına sezdirmeden son derece zarif bir tavırla yerine getirirdi. Müridlerinden Osman Gûyende yeni evlenmişti. Para sıkıntısı çekiyordu. Durumu hisseden Mevlâna, bir gün ona: "Ey Osman! Bundan önce güzel bir âdetin vardı. Sık sık elimizi sıkardın. Uzun zamandır bu âdeti terkettin, sebebi nedir?" deyince, Osman Gûyende O’nun elini öpmek ister. Mevlâna da gizlice eline para sıkıştırır ve: "Bu âdetini daima koru" der. Osman, bu parayla ihtiyaçlarını giderir.
Mevlâna cömertlik konusunda da Hz. Peygamber’in yolunu izlemiştir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) de çok cömert idi ve insanlara da cömertliği tavsiye ederdi. Ashab’tan Câbir b. Abdillâh diyor ki: Rasul-i Ekrem Hazretlerinden dünya ile ilgili bir şey istenilince asla reddetmez, istenilen şey varsa verir, yoksa vaad ederdi.
Hz. Aişe ise şöyle diyor "Peygamberimiz, kendisine bir hediye geldiği zaman, onu getiren kişiye daha fazla ve değerlisiyle karşılık verirdi." (20) Câbir (r.a.) diyor ki: "Rasûlül- lah’tan bir şey istenilip de hayır dediği aslâ vâki değildir." 21
Şâir bunu şöyle anlatır: "Şehâdet kelimesinin" "lâ"sından başka ömründe bir şey isteyene "lâ" yani "yok, hayır" demedi. Evet demesiyle, lütuf ve ihsanı coşardı.<22>
Mevlâna’nın sevgi ve tevâzusu, yalnız müslümanlara değil, din ayrımı yapmaksızın bütün insanlara şamildir. O, kendisine selâm veren, önünde secde edercesine yere eğilen hristiyanlara, o da aynı şekilde mukâbele etmiştir. Bu konuda yine Hz. Peygamberi örnek alır.
Yüce peygamber, kendisine eziyet eden müşriklere hiçbir zaman lânet etmemiş, onların, hidâyete ermeleri için duâda bulunmuş, herkese dostluk elini uzatmış, yahûdî komşusu hastalanınca onu ziyaret etmiştir,<23)
Mevlâna’nın en belirgin özelliklerinden biri de engin hoşgörüsüdür. Mesnevî’de başkalarının ayıbını yüzüne vurmamak gerektiğini nasihat ve hikâyelerle defalarca dile getirir. Hiç kimsenin hatası dola- yısıyle incitilmesini istemez.
O, şu tavsiyede bulunur:
"Eğer dostlarınızın kötülüklerini size anlatırlarsa, sizin onları yetmiş kere hayırla ve iyi niyetle te’vil etmeniz gerekir. Onu açıklamaktan tamamiyle âciz kaldığınız zaman, "bunun sırrını o bilir" deyiniz ve konuyu kapatınız ki, dünyada dostsuz kalmayasınız. Çünkü ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır."
Mevlâna’nın insan sevgisi ve hoşgörüsünü dile getiren olayların hepsinde ortak bir yönünün vurgulandığını görüyoruz. Gurur ve kibirden uzak, son derece alçak gönüllü oluşudur. Onun her tavrına, bütün düşüncelerine tevâzû hâkimdir. O gönüller sultânı; kendisini sevenlerin çokluğu, ilmi ve şöhreti karşısında tam bir tevâzu örneği sergiler. Kendi dininden olmayanlara secdeyle selâmı, cüzzamlılara yakınlığı, sarhoşu incitmelerine üzülmesi, çocukları beklemesi onda tevazünün en yüksek seviyede olduğunu gösterir. Kendisini hiçbir zaman diğer insanlardan üstün görmemiş, daima bir kul olmanın şuurunu taşımıştır.
Mesnevî’de gurur ve kibirin kötülüğünü anlatırken çarpıcı bir örnek verir. "Şeytan, kibri yüzünden ebediyyen lânetlenmiştir. Cennetten hatası sebebiyle çıkarılan Hz. Adem ise, tevâzû ile tevbe etmiş, tekrar Hakk’m lütfu- na nail olmuştur." 24
Peygamberimizin davranışlarında öne çıkan başka önemli bir husus da bilindiği gibi yumuşak huyluluğu, hoşgörüsüdür. Bu konuda Hz. Enes (r.a.)’in anlattığı şu olay oldukça anlamlıdır: "Rasûlüllah ile beraber yürüyordum. Üzerinde Neccar kumaşından yapılmış, sert ve kalın yakalı bir elbise vardı. Çölde yaşayan bir Arap yaklaşarak, Hz. Peygamber’in elbisesinden kuvvetlice çekti. O kadar sert çekti ki, elbisenin yakası, ensesinde iz bıraktı. Sonra da şöyle dedi: "Ey Muhammedi Sende olan Allah malından bana verilmesi için emret. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s.) o adama döndü, gülümsedi ve kendisine bir şey verilmesini emretti." 25
Yukarıda yapılan karşılaştırmalardan anlaşılıyor ki, Mevlâ! na’nın bütün hareket ve davranışlarında Hz. Peygamber’i örnek aldığı Kur’an ve Sünnetten hiç ayrılmadığı açıkça görülmektedir.
Mevlâna Cenâb-ı Hakk’ın has kullarındandır. Allah aşkıyla yanan gönlü ancak ibâdetle sükûn buluyordu. Bu yüzden onun, ömrünün büyük kısmını ibâdetle geçirdiğini görüyoruz. Geceleri az dinlenir, gerçek dinlenmeyi ibâdette bulurdu. O şöyle söyler: "Şiltesi dikenden olan kimse hangi yanma yatarsa yatsın, nasıl rahat eder? Bir an dinlensem, ruhum dinlenmez, bir an dinlenmediğim zaman dinlenirim.”

Bir dörtlüğünde şöyle seslenir:
Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum
Ben kulluğumu lâyikiyle îfâ edemediğim için utandım ve başımı önüme eğdim.
Her köle âzâd edilince sevinir.
İlâhi! Ben ise sana kul olduğum için seviniyorum.26
Mevlâna; mutasavvıf, mütefekkir, din adamı, şâir, eğitimci gibi değişik vasıfların sahibi olarak tarihin ender şahsiyetlerinden biridir. Bu itibarla fikirleri ve eserlerinin tesiri çok geniş bir zaman ve mekâna yayılmış, günümüze kadar ulaşan tesiri yalnızca Türk edebiyatı ve sanatını değil, doğu ve batı âlemlerini de içine almıştır. Özellikle onun olgunluk döneminin ürünü olan Mesnevî ve fikirlerini yaşatmak üzere kurulan Mevlevi tarikatı, bu etkinin yaygınlaşmasında büyük rol oynar.
O’ndan ilhamını alan Mevlevîlik halkası içinde yüzlerce şâir, mûsikîşinas, hattat, âlim ve binlerce insan bu ışıktan faydalanmıştır. Yalnızca Mevlevîler değil, bütün Türkler, doğudan ve batıdan binlerce insan Mesnevî ile aydınlanmıştır. 27
O’nun meşhur eseri Mesnevî hakkında, merhum Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü şöyle der:
"Tahminen 26.000 beyitten fazla olmasıyla kemmiyet bakımından da muazzam bir eser sayabileceğimiz Mesnevî, yalnız Mevlâ- na’nın değil, belki bütün tasavvufî edebiyatın en ünlü mahsulüdür. Öteden beri İslâm âleminin her alanında, bilhassa Hind ve İran’da pek büyük olan bu nüfuz, Anadolu Türkleri üzerinde, daha yazıldığı zamandan başlayarak fevkalade te’sirli olmuştur. Mesnevî, sırf sâlikleri irşad maksadıyle yazılmış, ahlâkî, tasavvufî didaktik bir eserdir. Pek tabii olarak, orta seviyedeki halk düşünülerek yazılmıştır." 28
Mevlâna hayatı boyunca, daima düzeltici, onarıcı, ihya edici bir rol oynamıştır. O, bir gönül eğitimcisi olarak; insanlara sevgiyi, gerçek aşkı, Hak ve hakikat yolunda örnek insan olmayı, güzel ahlâk, dürüstlük, ferdiyetten sıyrılmak, benlikten arınmak gibi değerleri adetâ enjekte etmiştir. İnsanı etten, kemikten bir vücut olmaktan çıkarıp, gönül âlemlerinde ilahi aşkı tattırmış ve Hakk’ın varlığında yücelmeyi öğretmiştir.29
Mevlana, dini, dili ve ırkı ne olursa olsun bütün insanlara seslenebilmiş ve onlar günahlarla dolu olsalar bile gönüllerine girip yer etmiş, insanlığın kurtuluş ümidinin sembolü olmuştur. Böylece, Anadolu’daki gayr-i müslimlere bile eşsiz bir huzur ve barış örneği olmuş, Anadolu’da Türk hâkimiyetinin yerleşmesinde büyük hizmeti geçmiştir.
İnsanları çeşitli kamplara bölme gayretlerinin yoğun olduğu günümüzde, insanlığın; insan sevgisi ve hoşgörü konusunda Mevlâna’dan alacağı çok şey vardır.
Vefatının 726. Yıldönümünde onu rahmet ve minnetle anıyoruz.


1- Geniş bilgi için bkz. Tiirk Ansiklopedisi; M.E.B. Yayınları C: 10, S: 106 vd.; Mâhir İZ (Merhum); Tasavvuf, 1st. 1969; Mehnıed ÖNDER, Gönüller Sultânı Mevlâna, Konya 1959; Arif ETİK (Merhum) Şems ve Mevlâna, Konya 1982, S: 9 vd.; Kâmil YAYLALI-Mevlâna’da İnanç Sistemi, İst. 1975, S: 92 vd.; Dr. Haşan ÖZÜNDER; Konya Velileri, Konya 1980 S: 41 vd.; Yrd. Doç. Dr. Emine YE- NİTERZİ, Mevlâna Celâleddin Rumî, Ankara 1995 S: 117.
2- Yrd. Doç. Dr. Emine YENİTERZİ; Mevlâna Celâleddin Rumî, T.D.V. Yayınları, Ankara 1995, S: XIII, 19.
3- Muhammed Veled (İzbudak) Efendi; Rubâiyyat-ı Mevlâna, İst. 1312, S. 252.
4- Bkz. Secde, 3219, Sâd; 38/72.
5- Bkz. Secde 38/73.
6- Ahzâb; 33/21.
7- Tecrid-i Sarih, 9/251.
8- YENİTERZİ; a.g.e., S. 20-21. _
9- Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed, T.D.V. Yayınları, Ankara 1994, S.190-192.
10- YENİTERZİ; a.g.e„ S: 21.
11- Tecrid-i Sarih; 12/152.
12- Müslim; Fedâil, 51; Tecrid-i sarih, 12/136.
13- Müslim; Fedâil, 65.
14- Müslim; Fedâil, 64.
15- ALGÜL; a.g.e„ S: 195-196.
16- Ahmed b. Hanbel; Müsned, 2/272.
17- Tirmizi; Şemâil, 55.
18- YENİTERZİ; a.g.e., S: 26.
19- Müslim; Fedâil, 56.
20- Tirmizi; Şemâil, 60.
21- Müslim; Fedâil, 56.
22- ALGÜL; a.g.e„ S; 188-189.
23- Buhârî; Merzâ, 11.
24- YENİTERZİ, a.g.e., S: 19, 22, 24, 25, 28, 29.
25- Buhâri; Libas, 18.
26- YAYLALI; a.g.e., S: 159.
27- YENİTERZİ; a.g.e., S: XV, 93.
28- Ord. Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, D.İ.B. Yayınları, Ankara 1991, S: 227.
29- YENİTERZİ; a.g.e., S: XIV.