Makale

DEPREM ve TEVEKKÜL ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

DEPREM ve TEVEKKÜL ÜZERİNE
BİR DEĞERLENDİRME

Doç. Dr. Fikret KARAMAN
Elazığ Müftüsü

Son on yılda ülkemizde; Erzincan (13.03.1992), Afyon-Dinar (01.10.1995) ,Adana-Ceyhan (27.06.1998) ve yedi İlimizi kapsayan Marmara (17.08.1999) bölgesi olmak üzere ağır maddi hasar ve binlerce ölümle sonuçlanan dört büyük deprem meydana gelmiştir. Yine aynı süre içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde on adet büyük deprem olayı daha gerçekleşmiştir. Bu on yıllık tecrübe de gösteriyor ki dünyamız, yılda ortalama 1-2 kadar ağır ve ölümlü deprem olayına maruz kalmaktadır. Bilim ve teknoloji insanlığa bazı keşifler, kolaylıklar ve avantajlar getirmiş olmasına rağmen deprem gibi insan hayatını çok yakından etkileyen önemli bir olayı önceden sezme, haber alma hatta tahminde bulunma imkanına henüz ulaşamamıştır. Bu nedenle deprem denince acı, ızdırap, korku ve çaresizlik içinde ölüme teslim olmak gibi bir hüzün atmosferi çevremizi kuşatmaktadır. Kendim 1992 yılında Erzincan depremini yaşadım. Ülkemizdeki diğer depremleri de çok yakından hüzün ve ibretle izledim. Yararlı olur ümidiyle bu yazımızda depremin kader, kazâ ve tevekkül ilişkisiyle, insan üzerindeki etkisi, hikmeti, özellikle ondan alınması gereken derslerle ilgili özet bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Bu tür olağanüstü hallerde insanların aklına gelen ilk şey, depremin kader ve kazâ ile olan ilişkisidir. Nitekim İman, irâde ve sabır duygularım kaybedenler çoğu zaman yanlış düşünce ve sonuçlara ulaşabilmektedirler. Oysa ki Allah’ın takdir ettiği mutlaka zuhura gelecektir. Biz takdire karışamayız. Çünkü onun nerede ne zaman ve nasıl tecelli edeceği bizce meçhuldur. Fakat takdire rıza göstermekle beraber tedbiri de elden bırakmamalıyız. Kur’an-ı Kerimin şu ayeti, bu konuya açıklık getirmiştir. “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları O’ndan başkası bilmez. O, karada denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitaptadır.” n)
Görülüyor ki gayb, kader ve kazâ ile ilgili ilim ve irade Allah’a aittir. Ancak bu iman ve anlayış tarzı çalışmaya, tedbir alıp sebeplere baş vurmaya özellikle tedbir aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmeye mani değildir. Çünkü insanın iradesini kullanması, sebeplere baş vurup çalışması, cehd gayret ve azim göstermesi yine Allah’ın emirleri cümlesindendir. Bir an için nasıl olsa her insanın “kader ve kazâsı önceden tesbit edilmiştir. Sonu değişmez.” Düşüncesinden hareketle her şey oluruna bırakılırsa, o zaman karşımıza tembellik, gaflet, cehalet, sorumsuzluk ve karamsarlık gibi ciddi tehlikelerin çıkması kaçınılmazdır. Oysa, kainatın sevk ve idaresinde İlâhi bir nizam, plân ve proğram mevcuttur.
Deprem dahil hiçbir şey Allah’ın iradesi ve ilmi dışında değildir. Nitekim şu ayetlerin mealleri de bunu te’yid etmektedir.
“Onun işi, bir şey yaratmak istediği vakit sadece “ol” demektir.
O şey derhal var olur.” 121 “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (3> Bu durumda Allah’ın ezelî takdirine ve ilmine rıza göstermek zorundayız. Allah’ın halifesi durumun da olan insanın elbette zor günleri olacaktır. Yüce Allah belâ ve musibetleri bazen mertebece kendisine en yakın olanlara vermektedir. Peygamberlerin, sahabilerin, velilerin, şe- hidlerin ve salih kulların hayatları bunun en güzel örneğidir. O halde bu tür olağanüstü haller, imanımızın kemâle ermesine, ibadetlerimizin çoğalmasına, tövbe, istiğfar ve zikrimizin artmasına, günahlarımızın keffaretine fırsat ve imkan hazırlamalıdır. Bu tür olayların nefsimize ağır ve zor gelmesi, beşeri vasıflarımızın zayıf- lığındandır. Yoksa hadiselerin ruhunda zulüm, intikam, azap ve ceza gibi kavramları düşünmek doğru değildir. Zira Cenab-ı Hak kullarına asla zulmedici değildir. Hele hele bu olaylara maruz kalan mekanları ve insanları suçlu veya cezayı hak etmişler gibi bir değerlendirmeye tabi tutmak çok daha yanlıştır. Çünkü Cenab-ı Hak bize bizden daha yakındır. Bizi bizden daha fazla sevmektedir. Hatta yüce dinimiz, suda boğulan, ateşte yanan ve enkaz altında kalarak ölenleri şehidlik derecesiyle müjdelemiştir. O halde bu olağanüstü dönemlerde birbirimizi suçlama ya da tenkit etme yerine, ders ve ibret almaya davet etmeliyiz. Alınacak ibretler, depremden etkile nen bölgedeki insanlarla da sınırlı olmamalıdır. Yüce Allah bu güçlükleri sabır ve metanetle
“Muhakkak sizi biraz korku biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlara bir musibet geldiğinde; biz Allah’ınız ve elbette ona döneceğiz” (4’ derler.
Depremden sonra üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu da tevekkül anlayışımızdır. Tevekkül ıstılahta; adetten olan bütün maddî ve manevî çalışma, tedbir ve sebepleri yerine getirdikten sonra istenen sonucun elde edilmesi için Allah’a güvenmektir. Asrımızın bilginlerinden Elmalılı Hamdi Yazır’a göre tevekkül; “Allah’a güvenmek, kader ve kazaya râzı olmak ve işin sonucunu Allah’a bı- rakmakdır.” <5> Ahmed Hamdi Akseki’ye göre ise tevekkül; “Maksada erişmek için lâzım gelen maddi ve manevi sebeplerin hepsine yapıştıktan ve başka hiçbir şey kalmadıktan sonra Allah’a itimat etmek ve ondan ötesini Allah’a bırakmak” demektir.161
Bu tanımları hayata geçirmemiz gerekirse; sıcaktan ve soğuktan korunmak isteyenin elbise giyinmesi, açlık ve susuzluğunu gidermek isteyenin yemesi ve içmesi, ürün almak isteyenin tohum atıp tarlayı sürmesi, ağaç ve meyve isteyenin fidan dikmesi ve kazanç sağlamak isteyenin sanat ve ticareti tercih etmesi gerekir. Şayet konu tevekkül ve deprem ilişkisiyle sınırlandırılarak ayrıntıya inmek gerekirse çok daha çarpıcı öncelikler ve sorumluluklarımızın olduğunu göreceğiz. Günümüzde depremin zaman ve şiddeti bilinmezse bile, yeryüzünün jeolojik yapısından hareketle fay hatlarının geçtiği muhtemel mekanlar, deprem riski yüksek olan bölgeler olarak bilinmektedir. O halde buralarda iskan alanlarının oluşturulmaması, şayet yakınında iskan zorunluluğu varsa deprem şartlarına dayanıklı, temel malzemesi sağlam ve proje tekniklerine uygun bir yapılaşmanın üzerinde ısrarla durulmalıdır. Bu tutum, dinimizin ve inancımızın bize verdiği bir yükümlülüktür. Bilim ve teknoloji de aynı sorumluluk ve duyarlılığı te’yid etmektedir. İş ve kamu ahlakına uygun olanı da budur. Fert ve toplum vicdanının, insanlığın hayatiyle ilgili olan bu tedbiri ve alt yapıyı ihmal etmeye hakkı yoktur. Konuyu sevgili peygamberimiz (s.a.s.)’den nakledilen şu olaylarla biraz daha açıklığa kavuşturmaya çalışalım.
Hz. Ali (r.a.)’nın rivayet ettiğine göre, bir gün Resulüllah, etrafını çeviren ashabın huzurunda, elindeki bir çalı ile toprağı kazıp çizgi çekmeye çalışıyordu. Derken birden başını göğe doğru kaldırdı ve sonra şöyle buyurdu:
“İçinizden hiçbir fert yoktur ki; onun cehennemdeki oturma yeri veya cenneteki oturma yeri belirlenmemiş, yani takdir edilmemiş olsun.” Yanında bulunanlar, “Ya Rasulallah, o halde tevekkülü bırakıp işi oluruna terk edelim mi?” Diye sorunca, Rasulüllah cevaben şöyle buyurdu: “Hayır çalışın ve herkes, yaratıldığı işi kolaylıkla başaracaktır.” Başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır. “Hz. Peygamber (s.a.s.) yıkılmaya yüz tutmuş olan bir mağaraya uğradı da orayı geçinceye kadar yürüyüşünü hızlandırdı.”
Bunun üzerine; “Ya Rasulallah! Allah’ın kazasından mı kaçıyorsun.” Diye hatırlatıldı. Hz. Peygamber: “Evet Allah’ın kazasından, kaderine kaçıyorum.”<8) buyurdu. Böylece o; burada işi tedbirsizliğe ve tevekküle bırakıp tehlikeli zeminde beklemedi. Bu olayın inceliği ve önemi üzerinde düşünülürse, günümüzde maruz kalınan nice sıkıntı, belâ, musibet ve kazâlar için çıkarılacak pek çok dersler vardır.
Depremin insanın maddi ve manevi yapısı üzerindeki etkisine gelince; bu gerçekten zor ve tahammülü güç bir olaydır. Korku, sıkıntı ve meşakkat anında feryat ve hıçkırıklarını yükselten insan, daha dünyada iken adeta mahşerin bir provasına tabi tutulmuş gibidir. Akl-ı selim çizgisi doğrultusunda düşünme, sorumluluk taşıma, irade, gayret sabır ve azmi korumak gibi önemli melekeler ve duyular depremle birlikte sarsılmaktadır. Acıma, üzülme, sevinme, olayın akışına göre olumlu ya da olumsuz tepki gösterme gibi karar ve davranışlar da istikrarlı değildir. Bütün bunlar insanın büyük olaylar karşısındaki acizliğini ve çaresizliğini göstermektedir. Bu hususta Kur’an’da işaret edildiği gibi hayatımızın her döneminde Allah’a dua etmek O’na sığınmak bizim için önemli bir güç ve moral kaynağıdır. “...Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın...” 9
Her kazâ, musibet ve felâketin hikmet ve illetini bilmek ya da onu irdelemek bizim açımızdan mümkün değildir. Ancak onun meydana gelmesinde geleceğimiz için, bazı değerlendirmelere ışık tutacak ip uçlan yakalamamız mümkündür. Kanaatimce ülkemizde binlerce insanımızın ölümüyle sonuçlanan bu son deprem felaketinde de herkes ve her meslek erbabı için alınacak ibretler vardır. Ölenlerimize rahmet ve dua okunmalı, yaralılara ise şifa temenni edilmelidir. Ülkeyi büyük bir aile olarak düşündüğümüzde birlikte yaşanan bu acı ızdırap ve göz yaşının akabinde birbirimizi sevmeye, gözetip kollamaya, yardımlaşmaya, doğrular üzerinde birleşmeye, karşılıklı olarak hak ve hukukumuzu korumaya çalışmalıyız. Bu büyük felaketle meydana gelen maddî ve manevî kayıplarımızı sür’atle telâfi etmek için olağanüstü gayrete ve hoşgörüye ne kadar muhtaç olduğumuzu herkesin yüz hattından, davranışından hatta ikrarından görmek ve dinlemek mümkündür. Zira tarih boyunca bu tür zor ve kritik anlar, yüce milletimizin özünde var olan değerlerin ve fedakârlıkların ön plana çıkması için önemli bir fırsat ve dönüm noktası olmuştur. Cehalet, tefrika, şahsi veya kurumsal menfaatlerle sübjektif düşünce ve tesbitlerin yaygın olduğu çağımızda daha dikkatli, temkinli, sabırlı ve birbirlerimize karşı daha hassas davranmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.
Atalarımız ne güzel söylemiştir. “Bir musibet bin nasihattan hayırlıdır.” Gerçekten iyi değerlendirilirse bu büyük felâketin enkazında herkese yetecek nasihat, herkesi meşgul edecek çalışma ve herkesi birbirine şefkat ve merhametle yaklaştıracak sevgi, herkesi kardeşlik duygusu ve heyecanı çerçevesinde birbirini tebessüm ve müsamaha ile kucaklaştıracak kadar manevi güç ve potansiyel mevcuttur.
Depremle gelen sıkıntı ve musibetlerin bölgedeki çaresiz insanların hatalarına keffaret olacağını ümit ettiğimiz şu hadisle konuyu tamamlamak istiyorum: “Mü’mine isabet eden, her hastalık, yorgunluk, üzüntü ve keder mutlaka günahlarına keffaret olur.” ,10) yardımlaşma, müsamaha ve tefekkür vardır.


1- En’ant, 59.
2- Yâsin, 82.
3- Talâk, 3.
4- Bakara, 155.
5- Elmalık Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,
Feza Gazetecilik A.Ş. 1994, c. 10, s. 487.
6- A. Hamdi Akseki, Islâm Dini (Itikad, İbadet ve
Ahlak), G.S. Matbaası Arık. 1958, s. 97.
7- S. Tirmizi, Kader, 3.
8- Miislim, Kader, 1. (Tere. M. Sofııoğlıı, c.8.
115)
9- Bakara, 286.
10- et-Terğib ve’t-Terhib, (Tere. Komisyon)
Hikmet Yayınları, c. 6, s. 393.