Makale

EDEBİYATIMIZIN DİNÎ BOYUTU

EDEBİYATIMIZIN DİNÎ BOYUTU

Murat Adalı


ASLINDA her hangi bir toplumun edebiyatının dinî boyutundan bahsetmek, bir bakıma onun başlangıcından itibaren belli bir dönemi hakkında tarihî bilgiler vermek demektir. Çünkü bütün dünya toplumlarında güzel sanatlar menşe’leri itibariyle din ile yakın alakalar içindedirler. Türk edebiyatının bu özelliğinden söz etmek demek, neredeyse bütün Türk Edebiyatından söz etmek demektir.
Az önce de ifade ettiğim gibi bütün toplumlarda oyunlar ve güzel sanatların başlıca şekilleri dinden doğmuş ve uzun bir süre de dini bir mahiyet arzetmişlerdir. Bu sanatların en önemlilerinden biri olan şiir için de aynı kural geçerlidir. Şairler, başlangıçta şiirlerini, saz eşliğinde dile getiriyorlardı. Çeşitli Türk boylarında oyun, kam, bakıcı, bahşı ve ozan gibi adlar alan bu nüfuzlu ve kutsal kişiler, şairlik dışında müneccimlik yaparlar, günlerin hayır mı şer mi getireceğini önceden haber verirler, hastaları iyileştirirler, büyücülük yaparlardı. Türklerin müslüman olmadan önceki toplumsal hayatlarının, şeyan, sığır ve yuğ adı verilen üç önemli töreni vardı. Birincisi tanrılar adına kesilen kurban ziyafeti, ikincisi şaşaalı ay törenleri, üçüncüsü ise cenaze merasimlerinin adı idi. Bu üç törende de sözü edilen bu kişileri, son derece nüfuzlu konumlarıyla karşımızda görüyoruz. Fakat değişen hayat şartlarıyla birlikte bunların statüsü de değişti. Özellikle toplumsal yapıda iş bölümü ortaya çıkınca bu farklı işler, bilginler, mutasavvıflar, şairler, bakıcılar, müneccimler, büyücüler, hekimler ve mûsiki ustaları tarafından icra edilmeye başlandı. Yani özetle ifade etmek gerekirse, Türk toplumunun müslüman olmadan önceki edebiyatı da o günkü inanışı doğrultusunda dini sayılacak özellikler taşımaktaydı.
Türk milleti IX. yüzyıldan itibaren İslam dinini kabul ettikten sonra edebi anlayışında da bir takım değişiklikler meydana gelmeye başladı. Bilindiği gibi din birliği üzerine kurulan bü-yük medeniyetler, içlerine aldıkları çeşitli milletlerin kültürlerini az çok müşterek bir hüviyete büründürürler. Bu müştereklikler aydın kesimlerde, özellikle de kültürel ürünlerde daha belirgindir. İslâmiyet’ten önce büyük bir gelişme göstermiş, şekil ve muhtevaya yönelik problemlerini önemli ölçüde çözmüş olan Arap edebiyatı, İslamiyet’in yayıldığı alanlara bu yetkin edebi ürünlerini de taşıdı.
Önce İranlılar, ardından bizim atalarımız bu edebî birikimi bazı tadillerle taklid ettiler. Böylece Divan Edebiyatı, Eski Türk Edebiyatı ya da Klasik Edebiyat adı verilen tarz doğmuş oldu. Bunun yanında kendi geleneğimizden gelen şekil ve türler de bir taraftan devam etti. Buna da Halk edebiyatı diyoruz. Halk edebiyatını da kendi içinde Anonim edebiyat, Âşık edebiyatı ve Tekke edebiyatı şeklinde adlandırmak adet olmuştur. XIX. yüzyıldan beri bazı çevreler bu gelenekleri, birbirine rakip tarzlar olarak takdim etmektedir. Halbuki bu gelenekler seslendikleri kitle itibariyle, kullandıkları dil ve üslup bir tarafa bırakılacak olursa muhteva bakımından asla birbirleriyle çatışmaya, aksine birbirlerini tamamlayan alanlardır. Din unsuru bu geleneklerin her biri için bitmez tükenmez bir kaynaktır. Bunlar, kökü aynı olan bir ağacın farklı dalları gibidirler. Hemen ekleyelim ki bu edebiyatın arka planını din, yani islamiyet oluşturur. Bu haliyle de artık din dışı bir edebiyattan söz etmek neredeyse imkansızdır. Bu durumu hocamız M. Orhan Okay şöyle ifade ediyor: Tevhid, münacat ve na’tlarda açıkça görülen nassi bilgiler veya İslâm tarihi, kültürü ile ilgili hususlar, bunların dışındaki şiirlerde dilin zengin imkanlarından faydalanılarak sanatın büyülü üslubuna bürünür. Artık konu yahut tema ister medhiye, ister aşk, yahut tabiat olsun, sanatın kaynağı hemen her zaman din ola-caktır. Tedai psikolojisinden faydalanan divan şiiri bu zihin oyununu bazan çok bilinen mazmunlarla bazan da doğu ve İslâm kültürünün az bilinen kaynaklarına inerek gerçekleştirir. Böylece esasında dinî bir konu olmasa da Kur’an, hadis, kelam fıkıh, akaid, İslâm tarihi ve coğrafyası, İslâm kültür ve yaşayışı etrafında sonradan teşekkül etmiş örf ve adetler, hatta batıl da olsa aynı kültürün başka kültürlerle birleşmesinin mahsulü olan batim ilimler, mısraın arka planındaki kültür kaynağını oluşturur. Bu, Şeyh Galib gibi mistik şairlerde olduğu kadar, Nedim gibi uçarı ve havaî görünen şairlerde de böyledir."
Buna edebiyatımızdaki bazı şeklî özellikleri de ilave etmek gerekir. Eğer eser manzum ise mutlaka tev-hid, münacaat veya na’t gibi dinî örneklerle başlamakta, mensur ise bunların yerini daima kulların Allah’a şükrünü ifade eden hamdele ve Hz. Peygambere salat-ü selam-ı dile getiren salvele almaktadır. Burada sözü edilen örnekler didaktik-dinî şiirin dışında kalan ürünler içindir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Tanzimat’a gelinceye kadar din, divan şiirini döndüren bir estetik mekanizmadır. Bu haliyle şiirimizde Tanzimat edebiyatına gelinceye kadar din dışı bir edebiyattan söz etmek mümkün değildir.
Konuyu, Şeyh Galibin tasavvuf! sembollerle örülü güzel bir şiiriyle bitirelim.

MÜSEDDES
1. Tedbirini terk eyle takdir Hudânındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gamanındır Birdenbire bul aşkı bu tuhfe bulanındır Devrân olalı devrân erbâb-ı satanındır

2. Ey dil sen o dildâra lâyık mı değilsin yâ Da’vâ-yı mahabbette sâdık mı değilsin yâ Özrü nedi Azrâ’nın Vâmık mı değilsin yâ Bu gam ne gezer sende âşık mı değilsin yâ
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihanındır. Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır.

3. Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i ma ’nâda İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pır gelip nâgâh pend etti ale’l-âde Al destine bir bâde derd ü gamı ver bâde
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihanındır. Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır

4. Bir bâde çek efzûn kap mecliste zeber-dest ol Atma ayağın taşra meyhanede pâ-best ol Alacağa akar sular pây-ı huma düş mest ol Pür<ûş olayım dersen Gâlib gibi sermest ol
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihanındır. Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır
(Şeyh Gâlib)
Kaynaklar:
Köprülü Fuat, Edebiyat Araştırmaları, Ank. 1966 Köprülü Fuat Türk Edebiyatında ilk mutasa’/vıflar, Ank. 1976. Okay Orhan. Büyük İslâm Tarihi, C. 14, s. 568. Uçman, Abdullah Büyük İslâm Tarihi, c. 14, s. 534.