Makale

İSLAM KOMÜNİZMİN PANZEHİRİDİR

İSLAM KOMÜNİZMİN PANZEHİRİDİR

— II —

(Geçen sayıdan devam) Dr. Felimi CUMALIOĞLU

İslâm’ın ve komünizm’in prensiplerinden başlıcalarını da karşılaştı­ralım:

1 — Komünizm ferdî mülkiyeti tanımaz. Mirasın hırsızlık olduğunu iddia eder. Tarihî maddecilikte ferdî mülkiyet ve şahsî teşebbüsle mira­sın yeri yoktur.

İslâm dîni ise ferdî mülkiyeti hak, şahsî teşebbüsü teşvik ve mirası farz ilân eder. Fakat, İslâm’ın tanıdığı mülkiyet, şahsî teşebbüs, mutlak bir kapitalizm (Servetin mahdut kişilerin ellerinde toplanarak çalışanları köleleştiren hudutsuz bir şahsî mülkiyet ile bunun aksi halkın elindeki her vasıtayı zorla alıp insanları devlete —Komünist Partisine— muhtaç duruma sokan mutlak bir devlet kapitalizmi) ve feodal ağalık sistemi bir mülkiyet değildir. İslâm servetin belli kişilerde ve bir elde toplanmasına asla müsaade etmez. “Tâ ki (bu mallar) içinizden yalnız zenginler ara­sında dolaşan bir devlet olmasın...” (Haşr Sûresi, âyet: 7).

Bunun içindir ki zekât ibâdetini İslâmiyet vazetmiş, miras, vasiyet ve hibe yoluyla mal ve serveti sistemli ve âdil bir şekilde bölmüştür. Alın teri ile ve meşrû yollardan kazanmayı hak tanımış, faiz ve hırsızlığı şid­detle yasaklamıştır. Mutlak kapitalizmin temeli ihtikâr ve faize dayan­makla bunları haram kılmıştır. Bu suretle servet sahiplerinin çalışanların ihtiyaç ve zaruretlerini istismar ederek onların sırtından mal ve servet yapmalarına asla müsaade etmemiştir.

“Ey îmân edenler! Ribayı (faizi) öyle kat kat artırılmış olarak ye­meyin. Allah’tan korkun, tâ ki muradınıza eresiniz.” (Âl-i İmran sûresi, âyet: 130).

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar, öyle olması da onların (alım satım da riba gibidir) demelerinden. Halbuki Allah alış verişi helâl, ribayı (fa­izi) haram kılmıştır. Bundan böyle kim Rabbinden kendisine bir öğüt ge­lip de (faizden) vazgeçerse geçmişi ona, hakkındaki (hüküm de) Allah’a âittir. Kim de tekrar (faize) dönerse onlar o ateşin yarânıdırlar ki, ora­da onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” (Bakare sûresi, âyet: 275).

“Ey îmân edenler! imânınızda gerçek iseniz Allah’tan sakının, faizden baki kalanı bırakın (almayın.). Eğer öyle yapmazsanız, Allah’a ve Peygamberi’ne karşı harbe girmiş olduğunuzu bilin. Eğer (tefeciliğe, mu­rabahacılığa) tövbe ederseniz mallarınızın başları (sermayeleriniz) yine sîzindir. (Bu sûretle) ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğratılmış ol­mazsınız.” (Bakara sûresi, âyet: 278-279).

Faize vasıta ve şahit olanlar da suçludur. “Resûlullah (S.A.) riba yiyenlere (o muamelenin) müvekkiline, kâtibine, şahitlerine lanet ederek buyurdular ki: (Hepsi ‘suçta’ müsâvidir).” (Müslim).

İslâm insanları ihtiyaç maddelerinden yapılan ihtikârı red ve tel’în eder. Resûlullah (S.A.): “İhtikâr yapan hata edicidir (günahkârdır).” (Tirmizî, Müslim, Ebû Davut). “Bir gıda maddesini 40 gün ihtikâr eden Allah’tan uzaklaşır. Allah da onu uzaklaştırır.” (Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizâ). “Ateş, haramdan gelişen etten evlâdır.” (Tirmizî, Neseî) buyur­muştur. İslâm meşrû yoldan kazanmakla mülkiyeti hak tanır.

“... Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı olduğu gibi kadınla­rın da yine kendi kazandıklarından bir hissesi vardır.” (Nisâ sûresi, âyet: 32).

İslâm, miras ve tevris (vâris kılma) hakkını da mülkiyet hakkının zarurî bir neticesi kabul eder. Beşer tabiatında mülk, evlât ve âile sâhibi olmak tabiî bir meyildir. Bir fıtrat (yaradılış) dini olan İslâm’ın getirdi­ği esaslarda hilkata aykırılık yoktur, insanın çalışma gücünü, tasarruf şevkini kıracak kayıtlar ferdi atalete, tembelliğe, yan çizmeğe ve cemi­yetin sırtından geçinecek tûfeylî bir mahlûk olmaya sevk eder. İnsan mala karşı haristir. Menfaatini seven bir hâl üzere yaratılmıştır.

“Hakikat o, mal sevgisinden dolayı pek katıdır.” (El’âdiyât sûresi, âyet 8), “... zaten nefislerinde cimrilik hazırlanmıştır.” (Nisâ sûresi, âyet: 128). Mülkiyet ve rekabet hırsiyledir ki insanlar, ancak bütün zekâ ve beden gücüyle çalışırlar. Kendisinin olmayan bir işte (Komünizmde, “Her şey halkın müşterek malıdır.” gibi hayali bir ütopi ve safsata uğruna) insan fikrî ve fizikî enerjisini istiyerek sarfetmez. Öyle bir sistemde her­kes kendisini bir angaryacı kabul eder:

İslâm, insan hilkatindeki bu kabiliyetleri teşvik ederek ferdin fikrî ve bedenî emeğinden, alınterinden elde ettiği kazancının cemiyete zarar vermiyecek şuurlar çerçevesi içinde şahsa temlik eder. Onun arzu ve me­yillerini tatmin ederek mutlak ferdî hürriyetin zararlarına mâni olacak kaideler kor. Miras ve tevris de bu kaidelerden biridir. Bir fertte toplan­mış olan serveti ölümle taksim ederek muhtelif ellere geçirir. Mülkün bu şuyûu (parçalanması) sahibine, irs yoluyla bağlı yakınlarına, (kan, sıhriyyet, nafaka mecburiyeti gibi) intikal etmekle âdil bir tevzidir. Mîrâs Allah emridir. Yâni farzdır.

“Ana baba ile yakın hısımların bıraktıkları inallardan erkeklere ve dişilere azından da çoğundan da farz kılınmış birer nasîb olarak hisseler vardır.” (Nisâ sûresi, âyet: 7).

“Allah size mîras hükümlerini şöyleee tavsiye (ve emr) eder: Ev­lâtlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe iki dişinin payı miktarıdır...” (Ni­sâ sûresi, âyet: 11).

İslâm dîni, ailenin iâşe, ibate ve bütün ihtiyaçlarının teminini erke­ğe yükler. Aile reisi olan zevç (erkek) aile fertlerine bakmak, iskân ve nafakalarım temin etmekle mükellef ve mecburdur. Kadın ne kadar zen­gin olursa olsun mal ve servetinden kendi ve ailesi için sarfta muhtardır. Bu bakımdan İslâm Hukuku mirasta kadına erkeğin yansı kadar bir pay ayırır. Mîras taksiminde diğer akrabalara da hisse ayırır.

“(Habîbim) Senden fetva isterler. Ete ki: Allah, babası ve çocuğu ol­mayanın mîrâsı hakkında hükmü (şoylece) açıklar: Eğer (erkek ve kız) evlâdı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana baba bir veya sa­dece baba bir) bir tek kızkardeşi kalırsa terekesinin yarısı onundur.” (Ni­sâ sûresi, âyet: 176).

İslâmda (vasiyet ve hîbe) de ferde bir hak olarak tanınmıştır. Hibe ve hediye her türlü kayıttan muaftır. Mal sahibi hayatta iken malından dilediği şekilde istediği kimselere hibe (bağış) yapabilir ve hediye vere­bilir. Ancak vasiyetle yapılan hibe ve hediyelerde bu hürriyet tahdit edil­miştir. İslâm ölümle kapitalin keyfî olarak bir kişiye intikal federek vâ­rislerin maldan mahrum edilmesine cevâz vermez. Vasiyetin vârislere zarar vermiyecek şekilde olması şartım kor. Vârislere zarar verecek tarz­da bir vasiyet yapılmış ise bunu bir suî tasarruf kabul ederek tahakku­kuna imkân vermez. Mala haciz kor. Malın üçte birinden fazla vasiyet ol­maz. Kanunî mirasçılar için vasiyet yoktur.

“Vâris için vasiyet yoktur,” (Ebû Dâvud, Tirmizî) —Hadîs— Vasi­yet vâris olmayan yakın akrabaları veyahut kimsesiz kalmış olanları ko­rumak maksadiyle meşrû kılınmıştır.[1]

2 — Komünizmin propaganda edebiyatında ve sosyal adalet sloga­nında:

“BEDENÎ VE ZİHNÎ HER TÜRLÜ MESAİ SINIFSIZ BÎR CEMİ­YETTE EŞİT BİR DEĞERDE OLMALIDIR. SINIF FARKI KALKINCA DEVLET DE ZAYIFLAYARAK MERKEZÎ OTORİTE LÜZUMSUZ HA­LE GELİR.” nakaratı başta gelmektedir.

Komünist rejimlerde bu tezin tamamiyle aksi, antitezi yürürlüktedir. Sınıfsız cemiyet lâfı komünistlerin avlama, kandırma, aldatma tuzağıdır, komünist devletlerde işçi, emekçi ve köylüler boğazı tokluğuna hürriyetsiz bir köle gibi kırbaç altında çalıştırılırken, zihnî mesai yapan entellektüeller her türlü refahı sağlayan çok yüksek bir ücret almaktadırlar. Ko­münist Rusya’da, Komünist Çin’de ve peyk devletlerde durum böyledir.[2]

Sınıf farkını kaldıracağını iddia eden Marksizm (komünizm) tatbi­katta birbirlerine diş bileyen 5 cins farklı sınıf ve zümre meydana getir­miştir; “S.S.C.B.’nde beş tane farklı sınıf veya zümre mevcuttur. Üst ka­demeyi işgal eden senede yarım milyon ruble veya daha fazla gelir sağ­lar... Tanınmış sanatkârlar, yazarlar, topyekûn beş milyon kadar insan yılda birkaç yüz bin ruble gelir temin eder... İşçi kitlesi ile köylüler ise senede sekiz bin ruble kazanabilirlerse kendilerini şanslı ve zengin sa­yarlar.”[3]

“Sınıf farkını kaldırmak uğruna yapılan komünist ihtilâli diğer ye­ni sınıfların ayrı ayrı meydana çıkmasiyle neticelenmiştir.”[4]

Proleterya diktatörlüğü adı altında işçi ve emekçileri köle gibi kul­lanan bir Yeni Sınıf (ağalar) türemiştir.

“Yeni sınıfın, işçi sınıfı adına bütün cemiyet üzerinde kurduğu inhi­sar, aslında işçi sınıfının kendisi üzerinde kurulmuştur.”[5]

“Yeni sınıf köylüyü köle yapmakta ve îrâdından aslan payını almak­ta muvaffak olmuştur.”[6]

“Komünist şeflerin yapmağa niyetlendikleri bütün değişiklikler her şeyden evvel bu yeni sınıfın menfaat ve emellerine göre düzenlenmekte­dir.”[7]

Komünist Rusya’da, Komünist Çin’de ve komünist peyk devletlerde, devlet korkunç bir merkezî otorite, totaliter bir polis idaresi halindedir. Bolşevik Rusya’da Kızıl Ordu ve geniş polis kadrosu dışında Sömürge imparatorluğunun en ücra köşelerine kadar yayılan siyasî polis ajanları dehşet, ürküntü ve ölüm mekanizmasiyle herşeyi merkeze, Kremlin Sara­yındaki diktatör şeflere bağlamıştır.[8]

Sorgusuz, habersiz tevkif eden, mahkeme eden, cezayı veren bu so­rumsuz teşkilâttır. “Hakikatte polis otoritesiyle mahkeme otoritesini bir­birinden ayırmak imkânsız olmuştur. Tevkifi yapanlar, sorguya çekenler, mahkemeler, cezayı verenler hepsi tek ve aynıdır.”[9]

Bu rejimlerde merkeze bağlı mutlak totaliter bir idare hâkimdir:

“Bütün kuvvet bir (öncüye), (kaleye) veya (kollektif liderliğe) tev­di edilmiştir. Kollektif liderlik mevkii, Lenin’den beri tefvîz edilmemiş olup, dâima tek adamın diktatörlüğü şeklini almıştır. Partiye muhalefet edenleri ayıklamak için. Parti meclis üyelerinin 2/3 sinin öldürülmesinde, gangster taklitlerinden ve Merkez Komitesinden faydalanılmıştır. Demokratik merkezîleştirme sistemi ölmüştür. Lider kongreye değil, kongre lidere karşı sorumludur.”[10]

DÜNYA YÜZÜNDE SINIF FARKINI KALDIRAN, HAK VE HÜR­RİYETLERDE İMTİYAZ TANIMAYAN, TEK İÇTİMAÎ SİSTEM İSLÂM NİZAMIDIR.

“İnsanlar tarak dişleri gibi birbirlerine —hukuken— müsavidir.” (Hadîs).

Kur’an-ı Kerîm, insanların hatalarının bir ve aynı olduğunu, hiç kim­senin soyca üstünlük ve bir imtiyaza sâhip olamıyacağını, insanların an­cak yaptıkları iyilikler ve Allah’ın emirlerine itaatle şeref kazanacağım akıl ve idrâk sahiplerine hatırlatır:

“Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zev­cini vücûde getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbınız (a karşı gelmek) den çekinin.” (Nisâ sûresi, âyet: 1).

“Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışasınız diye büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvâca en ileri olanınızdır...” (Hücûrat sûresi, âyet: 13).

İslâm, insanın mayasımn toprak ve ilk atasının Âdem Aleyhisselâm olduğunu vicdan ve şuurlara nakşederek asalet iddialarının mesnedini kö­künden yıkar: “Siz Adem’in çocukları (siniz) ve Âdem de toprakdan (ol­muştur).” (Müslim, Ebû Dâvud).

İslâm’ın yüce Peygamberi Hz, Muhammed (S.A.) Efendimiz, ilk dört Halîfe ve Sahâbeler İçtimaî adalet hususunda tarihin ibret ve hayranlık levhalarım teşkil eden eserleri ortaya koymuşlardır. Yaşayışları, insanla­ra karşı âdil davranışları, tevazu ve feragatları, kül haklarına (insanlık haklarına) saygı ve riâyetleri ile beşeriyete önder olmuşlardır. Devlet otoritesi ve devlet hazîneleri emirlerinde olduğu halde hayatları, giyinmeleri, yemeleri en fakir ve alelâde bir halk çocuğundan farksız, lüks, zu­lüm ve kibirden uzak sâde ve âdil bir ömür geçirmişlerdir. Bu hakikat İs­lâm ve dünya tarihlerinin tescil ettiği bir hakikattir.

Kudüs’ü İslâm ordusu fethettiği zaman muzaffer ordunun Devlet Başkam olan İkinci Halîfe Hz. Ömer, kölesinin bindiği deveyi yedeğinden çekerek şehre girmiştir. Medine’den bir deveye münavebe ile binerek yo­la çıkan Halîfe Kudüs’e yaklaşınca deveye binme sırası uşağına rastla­mış, kölesinin ricalarına rağmen eşitlik, hak ve adaletten şaşmayan Hz. Ömer, muhteşem bir kıyafet ve mutantan bir alayla geleceğini uman Hı­ristiyan halkın şaşkın bakışları önünde yamalı hırkası ve fakat vakar, tevazu ve şefkat dolu elleriyle Kudüs’ün anahtarlarını teslim almıştır. İşte hakikî sosyal adalet ve işte bedenî ve zihnî mesainin eşit değerde olduğunu gösteren müşahhas bir örnek.

Bugün senelik çıkan yüzbinlerin üstünde olup da her gece bar, ku­lüp ve kumarhanelerde binlerce lira harcayan, lüks ve şehvet içinde yü­zen, hususî otomobillerle yatlarda gezen, su yerine viski içen, Allahsızlığıyla övünen, “işçi, emekçi kardeşim, canım benim (!)” teranesiyle çalı­şanların alınterini istismar eden bizdeki solakların sosyal adalet anlayışı ile İslâm’ın sosyal adaletini mukayese için küçük bir misâldir bu.

İslâm; lüksü, israfı ve diktatörlüğü men etmiştir. İslâm’ın devlet ni­zâmı. İlk dört Halîfe (Cıhar-î yâr-ı Güzîn) seçimle o makama geldiler. Hak, adalet ve hürriyet tevzi ettiler.

“Müslümanların idare şekli kendi aralarında şurâ sistemidir.” (Şura sûresi, âyet: 38).

“İnsanlar arasında hüküm ve idarede bulunduğunuz zaman adaletle hükmetmek üzerinize lâzımdır.” (Nisâ sûresi, âyet: 58).

Hz. Ebû Bekir (R.A.) Halîfe seçilince halka şöyle demişti:

“... Eğer sizi idâre hususunda Allah’a ve O’nun Resûlüne isyân eder­sem o zaman bana itaat etmeniz lâzım gelmez...” (Buhârî, Müslim).

Hz. Ömer (R.A.) de: “Eğer bende bir eğrilik bulursanız derhal beni düzeltiniz.” dediği zaman müslümanlardan bir sahabe: “Vallahi eğer sen­de bir eğrilik bulursak, mutlaka biz onu kılıcın keskin tarafı ile düzeltiriz.” (Buhârî, Müslim).

İşte sınıfsız bir cemiyet ve gerçek sosyal adalet örneği bir nizam; İs­lâm budur.

(Devam edecek)



[1] Bak: Prof. Seyyid Kutup, İslâmda Sosyal Adalet. Çevirenler: Yaşar Tunagür, Dr. M. Adnan Mansur. Cağaloğlu Yayınevi, s. 149-150.

[2] Bak: Dr. Fehmi Cumalıoğlu: Komünizm ve İslâm, ilim Yayma Cemiyeti Yayınları No. 8, 9, 15.

[3] Bak: George W. Cronyn: Komünizm Hakkında Tafsilât - 200 Soru ve Cevapları. Doğuş Ltd. Şti. Basımevi, Ankara, s. 41.

[4] Bak: Milovan Dijilas: The New Class. Praeger 1958, s. 36.

[5] Bak: Aynı eser, s. 42.

[6] Bak: Aynı eser, s. 63.

[7] Bak: Aynı eser, s. 64.

[8] Bak: Dr. Fehmi Cumalıoğlu: Komünizm ve İslâm. s. 85.

[9] Bak: Lin Yutang: Gizli İsim. Işık Kitapları, 1962, s. 170.

[10] Bak: Aynı eser, s. 244.