Makale

İLAHÎ KİTAPLAR VE MUKADDES KİTAPLARA İMAN

İLAHÎ KİTAPLAR VE MUKADDES KİTAPLARA İMAN

Dr. Ali Ardan AYDIN

Kâinâtın yaratıcısı olan Allahu Teâlâ’nın, insanlar arasından seçtiği Peygamberlere, yalnız kendi milletlerine[1] veya bütün beşeriyete teb­liğ etmek üzere[2] vahyettiği kitaplara, “Dahî Kitaplar” veya “Semavî Kitaplar” veya “İnzâl olunan Kitaplar (Kütüb-i Münzele)” adı verilir.

İlâhi Kitaplar Niçin Gönderilıniştir?

Bu kitaplar, lâfız ve mânâ bakımlarından “Allâh Kelâmı” olup, herşeyden önce insanları dalâletten, yâni kötü ve karanlık yollardan çıkara­rak, doğanı ve güzel yollara seyketmek sûretiyle onlan Hak ve hidâyet nûruna kavuşturmak için gönderilmiştir.

Gerçi insan, bütün yaratıklar arasında en güzel ve en şerefli mahlûk olarak yaratılmış, kâinattaki her çeşit varlık ve yaratık onun emrine ve hizmetine verilmiş,[3] ona, bu dünyayı îmâr ve ıslah kuvvet ve kabiliyeti bahşedilmiştir. Fakat insan, - aklına rağmen - nefsine ve tabiatta bulunan bazı şer kuvvetlere karşı daima başarı sağlayamaz. Hattâ çok defa onlara yenilir. Zîra insanın, bilhassa nefsine karşı za’fı vardır. Onun en büyük düşmanı, şer kuvvetlerinin başı sayılan Şeytan’dır.[4] Nitekim beşeriye­tin ceddi Adem (A.S.) in nefsine ve Şeytan’a nasıl inanarak uyduğu, Cennet’ten nasıl çıkarıldığı, sonra hatasını anlayarak Allâh’dan nasıl af ve mağfiret dilediği ve Cenâb-ı Habk’m affına mazhar olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edilmiştir.[5]

Evet, insan herşey karşısında kuvvetli ise de, nefsi karşısında zayıf­tır. İnsan, îlâhî bir nur olan aklı ile, sahip olduğu beşerî kuvvetler ve eş­ya hakkındaki bilgisi sayesinde tabiata hâkim olabilir, bazı hakikatlara erebilir, birçok keşifler yaparak yükselebilir. Fakat başarıların en büyü­ğü, kendi nefsini yenmektir. Kemâlin en yükseği ise, bu başarıya ulaş­maktır. İşte bu başarı ve bu kemâl, ancak ve ancak Hâlik-ı zü’l-Celâl ile yakın bir alâka burmak, yâni îlâhî vahyin yardımına ermekle kabildir.

Nitekim Kur’ân’da; insana, nefsinin arzu ve ihtiraslarına karşı koy­madığı zamanlarda, ona Allâh’dan “îlâhî bir söz” şeklinde yardım geldiği haber verilmektedir[6]. İnsanların ilk babası Âdem (A.S.) a gönderilen ilâhî yardım ve vahiy, Adem oğullarına da İlâhî irşâd ve rehber olarak gönderilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen:

Benden sîze bir hidâyet gelecektir. Ona tâbi olanlara artık hiç­bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”[7] buyurulmaktadır.

Bu ve daha birçok âyetler, insanın irşada, yâni vahyedilen mukaddes kitaplara muhtaç olduğuna, ilâhı hükümlere tâbi’ olursa Şeytan’ın tahrik­lerinden ve birçok kötülüklerden korunacağına, her türlü şer kuvvetleri yenerek, huzur ve emniyet içinde kemâle doğru yükseleceğine delâlet et­mektedir.

İslâm’da îmân Esaslarından Biri de, İlâhî Kitapların Hepsine İnan­maktır:

İşte bu sebeple, Hak Teâlâ beşeriyeti hidayete, yâni doğru yola sevketmek için, İlâhî nizam, esas ve hükümlerini ihtiva eden, “Mukaddes Ki­taplar” göndermiş, bu kitaplara inananlara tebliğ ederek, onlara öğret­mek için de, kendi aralarından seçtiği bir kısım insanları Peygamber (İlâhî Elçi) kılmıştır. Peygamberler, bu yüce vazifeyi noksansız olarak yapabilecek ve kendilerine vahyolunan İlâhî hükümleri insanlara aynen tebliğ edebilecek kudret ve kabiliyette yaratılan[8] mümtaz ve sâdık kullar, ilâhî elçilerdir.

O halde; İlâhî Kitapları beşeriyete tebliğ etmek için Peygamberlere, herhangi bir zâtı Peygamber olarak kabul edebilmek için de, kendisine vahyedilen ilâhî bir kitaba ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki, Müslüman olabilmek için, Allâh’a ve Meleklerine îmandan sonra, İlâhî Kitaplara ve Peygamberlere îmân etmek şart koşulmuştur.

Çünkü insanlar, nefislerini ve şeytanı yenebilmek için, daima Allah’ın yardımına, yâni, vahye dayanan Îâhî Kitaplara, dolayısiyle bu kitapları kendilerine tebliğ edip, öğretecek Peygamberlere muhtaçtırlar.

İlahi Kitapların ve Peygamberlerin lüzumuna inandıktan sonra da, beşer tarihinin her devrinde yaşayan milletlerin bir Peygambere ve mu­kaddes bir kitaba sahip olabileceğini kabûl etmek ve bunlara da inanmak, akl-ı selimin icâbıdır.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, vahyin ve Peygamberliğin muayyen bir şah­sa veya millete mahsus olmadığım ve her millete bir Peygamber gönder­diğini şu âyetlerde bildirmiştir:

“Hiçbir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allâh azabıyla) korku­tan biri (yâni bir Peygamber) gelip geçmiş olmasın.”[9] “Her milletin bir Peygamberi vardır”.[10]

Yâni her millete (Doğru yolu göstermek için) mutlaka bir Peygam­ber gönderilmiştir.

Peygamberlere de, gönderildikleri insanlar arasındaki ihtilâfları hal­letmek için bir kitap verildiği şu âyet-i kerîmede bildirilmiştir:

“Bütün insanlar bir tek ümmet idi. (Aralarında itilâfa düştüklerin­den) Allâh, (rahmetiyle) müjdeleyici, (azâbı ile) korkutucu Peygamberler gönderdi. İnsanların itilâfa düştükleri şeyler hakkında, hükmetmek için Peygamberlerle beraber hak (ve gerçek) Kitaplar inzâl etti”.[11]

Kendisine müstakil kitap verilmeyen Peygamberler ise, daha önce indirilen İlâhî bir kitaba tabi’ olmuşlar ve gönderildikleri milletlere o ki­tabı tâlim ve telkin etmekle emredilmişlerdir.

Bu sebepledir ki, İslâm Dînî, yalnız Kur’ân’a değil, daha önce dünyâ milletlerine gönderilen Mukaddes Kitapların hepsine îmân etmeyi emret­mekte, bütün îlâhî kitaplara inanmayı, “İmân Esasları” ndan saymakta­dır.[12]

Her millete bir Peygamber ve her peygambere de bir “Kitap”[13] veya “Suhuf”[14] verildiği Kur’ân’da bildirilmiş ise de, bütün peygam­berlere indirilen kitapların isimleri ayrı ayrı zikredilmiştir. Bu bakımdan:

İcmali olanak : “Bütün ilâhî Kitaplar” a,

Tafsili olarak da: Kur’ân’da isimleri zikredilen Mukaddes Kitaplara ayrı ayrı inanmak, her birinin Allah Kelâmı olduğunu kalb ile tasdik et­mek lâzımdır. Bu kitaplar:

“Tevrat”[15], “Zebur”[16] ve “İncil”[17] ile, en son ve en mükem­mel İlahî Kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’dir.[18] Ayrıca yüz adet “Suhuf” indirilmiş, bunların 10 adedi Hz. Âdem’e, 10 adedi Hz. İbrahim’e, 50 adedi Hz. Şît’e ve 30 adedi de Hz. tdrîs (Aleyhimusselâm) a verilmiştir.

O halde, geçmiş milletlere gönderilen, bütün Peygamberlere indirilen “Mukaddes Kitaplar” ın ve “Suhuf” un hepsine inanmak, her müslümana da farzdır.

İman edilmesi İslâm’a göre farz olan bu kitapların, mukaddes ve İlâhî vasfını kazanabilmesi için, iki şartı hâiz olması lâzımdır:

1 — İlâhî Vahye istinâd etmelidir:

Yâni; Allâibu Teâlâ tarafından Peygamber olarak seçilen zatlara in­dirilen vahyin, aynen yazılarak toplanmasından meydana gelen bir kitap olmalıdır. Böyle olmayan ve insanlar tarafından (bilâhare yazılan şeyler, Allah Kelâmı olmadığından, ilâhî bir kitap olarak kabûl edilemez.

2 — İlâhî vahye istinâd eden Allâh Kelâmı olduğu tevatür yoluyla bilinmeli, bu husus sâbît görülmeli, âit olduğu Peygambere indirildiği husûsu, yine tevâtür yoluyla zamanımıza kadar gelmelidir. ’

Bu İki şartı hâiz olmayan kitaplar, aslında ilâhî de olsa, bu yüce vasfını ve ilâhî hüvüyetini kaybeder. Mukaddes Kitap olmaktan çıkar.

Müslümanlarca inanılması farz olan Mukaddes Kitaplar, işte bu ilâhî vasfı hâiz olan Semavî Kitaplardır. Hâlen Semavî olduğu iddiâ edilen ki­taplar arasında bu basfı hâiz olduğu târihen sabit olan yegâne mukaddes kitap ise, Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Tevrat, Zezûr ve İncil’in de aslında vahye istinâd eden ilâhî ve mu­kaddes kitaplar olduğuna her müslüman inanmakla mükelleftir. Fakat hâlen mevcud olan Tevrat ve İncil’ler tahrîf ve tebdil edilerek, ilâhî hü­viyetlerini kaybetmiş, [19]bir Tevrat ve bir İndi yerine, birbirine uyma­yan birçok Tevrat ve İncil nüshaları hâline getirilmiştir. Bu bakımdan, hâlen Yahûdî ve Hıristiyanların ellerinde bulunan ve birbirlerine uymayan Tevrat ve İncil’leri ilâhî ve Mukaddes Kitaplar olarak kabûl edemeyiz.[20]



[1] Hz. Mûsâ (A.S.) a indirilen Tevrat, Hz. Dâvud (A.S.) a indirilen Zebur ve Hz. İsâ (A..S.) ya indirilen İncil gibi...

[2] Hz. Muhammed (S.A.S.) e inzal olunan en son ve en mükemmel ilâhî kitap Kur’ân-ı Kerîm gibi...

[3] İbrahim: 32, 33 Nahl: 12, 14 Hac: 37, 65.

[4] İsrâ: 53, Yâsîn: 60, Fâtır: 6.

[5] Bakare: 35-37. Bu hâdisenin vuku’ bulmasındaki ilâhî hikmet; insanları îkâz, irşâd ve onlara ilâhî bir derstir.

[6] Bakare: 37. “Âdem, Rabbinden kelimeler öğrenip aldı. (Rabbine yalvarıp mağfiret diledi.) O da tevbesini kabul etti. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, en çok acıyan O’dur.”

[7] Bakare: 38.

[8] Peygamberlerin şu beş kemâl sıfatı ile ittisafları vâciptir: 1) Sıdk: Her hususda doğru ve sâdık sözlü olmak. 2) Emânet: Kudsî vazifeyi tam olarak yapmak. Her bakımdan inanılır, güvenilir olmak. 3) Tebliğ: Vahy-i İlâhî’yi noksansız ve ilavesiz olarak bildirmek. 4) Fetanet: Akıllı ve zeki uyanık ve iknâ kabiliyetine sahip bulunmak. 5) İsmet: Gizli âşikâr her türlü günah ve ma’aiyetten mesûn olmaktır:

[9] Fâtır: 24.

[10] Yûnus: 47. Ayrıca; İsrâ sûresinin 15. âyetine bakınız

[11] Bakara: 213.

[12] Bakara: 4,117,285; Nisa: 136.

[13] Kitap kelimesi: “Yazdı” veya “Bir araya topladı” mânâsına gelen “Ketebe” kökünden gelir. Başlıbaşına bir bütün olan yazıya kitap dendiği gibi, bir mektuba da kitap denebilir.

[14] Suhuf, “Sahife”nin cem’idir. Sahife, “sahf” kelimesinden alınmış olup, “yazılmış bir şey” demektir. Mushaf, "Yazılı sahifeler mecmuası" demektir. Kur’an da bu mânâda “Mushaf” demektir.

[15] Tevrat: Aslında tbrânîce bir kelime olup, "Tâlim ve Şeriat" manasınadır. İslâm’a göre Tevrat, İsrail Oğullarından Hazret-i Musa’ya vahyolunan İlâhî Kitaptır. Fakat bu kelime Hıristiyanlarca, "Ahd-i Atik" adı verilen kitapların hepsine birden mecazî olarak ıtlak olunmaktadır.

[16] Zebur: Zebur kelimesi "Zebâra" dan alınmıştır. Zebâra, "o yazdı" veya "katiyetle yazdı", "Maharetle yazdı" mânâlarına gelir. Bu bakımdan "Zebur" da, "Bir yazı", "Bir kitap" demektir. Hazret-i Dâvudun "İlâhîler Kitabı" na "Zebur" ismi verilmiştir.

[17] Incîl: încîl lâfzı ise, asıl i’tibâriyle Yunanca bir kelime olan "Evangelium" dan alınarak Arapça’ya nakledilen bir kelimedir. "Beşaret ve ta’lîm" mânâsma gelmektedir. İncîl lâfzı Kur’an’da, Hz. İsâ’ya nazil olan Mukaddes Kitaba verilen özel isimdir. Fakat Hıristiyanlar nazarında bu lâfız, "Ahd-i Cedîd" den yalnız "Matta", "Markos", "Luka" ve "Yuhanna" nın kitaplarında tahsîs edilmiş, yalnız bunlara "İncîl" adı verilmiştir. Fakat "Ahd-i Cedîd" denilen kitaba ve risalelerin hepsine de

mecazî olarak "İncîl" adı verilmektedir.

[18] Kur’an; Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a indirilen ve okumak suretiyle ibâdet olunan, Allah Kelâm’ına verilen isimdir. En son ve en mükemmel İlâhî Kitaptır. Kur’an kelimesi Arapça bir kelimedir. "Gufran" ve "Şükran" kelimeleri gibi "Fu’lân" vezninde olup, "Ka-ra-a’ fülinden mastardır. "Kırâet ve tilâvet" yâni "Okumak" manasınadır.

"Kur’an" kelimesi dil bakımından "cem’ ve "zam" yâni "toplama" mânâsına da gelir.

Sonra bu Kelime Hazret-i Muhammed (A.S.) a indirilen Mukaddes Kitaba özel isim olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in; Furkân, Tenzîl, Hak, Huda, Zikrâ, Burhan, Nûr, gibi elliden fazla isimleri vardır.

[19] Bakare: 75, 113; Nîsâ: 46; Mâide: 13, 41; Araf: 162.

[20] Tafsîlât için bakınız: Rahmetüllah Hindî: Izhâru’l-Kak, C. 1; Muhammed Abdullah Dıraz: En-Nebeu’1-Azîm (Kahire 1957); M. Reşit Rıza: El-Vahy’ul-Muhammedî (Kahire 1956), Muhammed Abdu: El-İslâm’u ve‘n-Nasrâniyye (Kahire 1954);

Muhammed Ebû Zehre: Muhâdarâtfi’n-Nasrâniyye (Kahire 1959); Abdu’1-ehad Dâvus: İncîl ve Salih (İstanbul 1913); Ömer Nasuhî Bilmen: Muvazzah îlm-i Kelâm (Üçüncü Bâb); Dr. A.A. Aydın: İslâm inançları ve Felsefesi S: 226-246 (Ankara 1964).