Makale

Eğitimli Bir babtist Papazı gibi konuşuyor

Dr. ABDULBAKİ KESKİN

"Eğitimli bir babtist papazı gibi
Konuşuyor…”

Bu söz, 20 Ocak 1993 tarihinde Incil üzerine yemin ederek Amerika Birleşik Devletleri’nin Cumhurbaşkanlığı görevini resmen üstlenecek olan Bill Clinton için söylenilmiştir. Demokrat Partinin 16 Temmuz 1992 Perşembe günü New York’ta yapılan, "National Convention" denilen toplantısında, partisince, Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Clinton, bu sıfatla Amerikan halkına hitaben yaptığı ilk konuşmasında, "New Covenant" dini terimini kullanarak dikkatleri çekmişti...
"Exodus" Kitabının baş tarafında "Covenant" olarak yer alan bu terim, ilahi kanunlara itaat karşılığında vaadedilen Allah’ın hoşnutluğu veya rızası; Kur’an-ı Kerim’in 7. suresinin 172. ayetinde de "Misâk" anlamına geliyor...
Din ve vicdan özgürlüğü aramak amacı ile Amerika’ya gelen, Yeni Dünyanın ilk sakinlerinden bir kısmına da ilham kaynağı olan terim, Allah ile insanlar arasında Hz. Isa’nın sembolü kabul edilmiş, Hıristiyanlık tarihinde bizzat Kitab-ı Mukaddes ile eş anlamda da kullanılmıştır.(l)
Seçim propagandasına temel motif yaptığı, "Change" değişme, değişiklik sözcüğü ile “New Covenant" arasında sıkı bir ilişki kuran Clinton, bu terimi de seçim sloganları arasına almış ve zaman zaman kendi ekonomik planından "New Covenant" diye de sözetmiştir.
Elinde İncil, kilise önlerinde gazetecilerle sohbet eden Clinton, çocukluğundan bu yana hayranı olduğu ileri sürülen; son dört Cumhurbaşkanının yakın dostu, Beyaz Saray sakinleri arasında büyük itibarı olan meşhur papaz Rev. Billy Grahm ve nasihatlarını dinleyerek büyüdüğünü söylediği papaz Rev. Worley Oscar Vaugth’la birlikte resimler bile çektirmiştir.(2)
Amerika gibi laik bir ülkede, üstelik düşünce yapısı olarak liberal sayılan siyasi bir partinin yeni Cumhurbaşkanı için bu tavır, acaba bir seçim stratejisi mi idi? Sayın yeni Cumhurbaşkanı, Hz. İsa’nın misyonunu yüklenmiş bir havari tavrı ile acaba neyi amaçlıyordu dersiniz?..
Bize öyle geliyor ki, Bill Clinton, bu görüntü ile bir taraftan inanç, güven, karakter, aile değerleri gibi, ekonomik olmaktan çok, sosyal ve moral ağırlıklı sloganlarla kendisine yüklenen George Bush’un hücumlarını kırmaya çalışıyor, bir taraftan da, ABD nüfusunun % 35’ni oluşturdukları ileri sürülen, gerek Reagan ve gerekse Bush’un Cumhurbaşkanlığına seçil-melerinde önemli rol oynayan "Evangelical" denilen fundamantalist, dindar kesimin oylarını hedefliyordu..
Nitekim bu gelişmelerden endişelenen Cumhuriyetçi partinin önemli simalarından Milli Eğitim eski Bakanı William Bennett kendi "National Convention"larında, Quayle, Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olarak takdim ederken yaptığı konuşmada, Clinton’nın "New Covenant" sloganını kasederek,Bizim, yeni peygamberlere ihtiyacımız yok..’1 demiş. George Bush da, Dallas da aynı kesimden dindar bir guruba yaptığı bir konuşmada, bunların platformlarında kürtaj, eşcinsellerin hakları gibi her şey var, yalnız üç harflik basit bir kelime, G-O-D-, Tanrı sözcüğü yok (3) diyerek Demokratlara ağır bir şekilde hücum etmişti.
Bu hücumlara rağmen, Clinton’ın seçim taktiği başarılı gözüküyor ve hedeflenen kitleden önemli bir kesimin, Demokratların adayına yöneldikleri gözleniyordu..
1976’da Jimmy Carter’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesinde büyük payı olan %40 oranındaki bu oyların; %80 oranındaki kısmının da, 1984’te Ronald Reagan’a, 1988’de de George Bush’a gittiği biliniyordu..
Ancak, Ekim ayı başlarında New York’taki bir TV. istasyonunun (4) yaptığı bir araştırmada, aynı oyların %50’sinin bu seçimlerde Clinton’a kaydığını ortaya koymuştu.
Seçim propagandaları sırasında özellikle sosyal ve moral meselelerde şaşırtıcı görüntüler sergileyen Clinton için, The Economist Dergisi (5): "Acaba bu zat, Carter sitili bir moralist midir" diye soruyordu?
Gerçekten de, Clinton ve Gore, Carter gibi "Southern Baptist" kilisesine bağlı, ancak "Evangelicalism" in simgesi olan, "Yeniden Hıristiyan Doğmak" (6) sloganını Carter kadar açık bir şekilde kullanmıyor, bununla beraber, teolojik terimleri çok iyi bildiği için dini mesajını rahat bir biçimde verebiliyordu.
Nitekim Nashville’de, "Baptist Center For Ethics" denilen kuruluşun direktörü Robert Parham, Clinton’ın, vatandaşlarla hükümet arasındaki ilişkilerden sözederken, Kitab-ı Mukaddesten iktibas ettiği "Covenant" terimini nasıl maharetle kullandığına dikkati çekerek Clinton için, ’"EĞİTİMLİ BİR BAPTİST PAPAZI GİBİ KONUŞUYOR" (7) diyordu.
Özellikle ABD’nin güneyinde yaşayan Amerikalı seçmenlerin muhafazakar ve dindar yapıları, seçimlerde her zaman, moral duyarlılığı ön plana çıkarıyordu ve politikacılar da bunun farkında idiler.
Mesela, bu bölgede yaşayan ve son seçimlerde oyunu George Bush’a verdiğini söyleyen 35 yaşındaki hukukçu ve kilise okullarında da öğretmenlik yapan Jeff Mobley, bu defa oyunu Clinton’a vereceğini, bu tercihinin gerekçesinin de kesinlikle ekonomik olmadığını vurguladıktan sonra; "Bunlar benim gibi, kurtuluştan, imandan, adaletten, yemlenmekten bahsediyorlar, aynı dili konuşuyoruz. Bu kelimeler, Clinton ve Gore’un, "Evangelical" dindar bir kökene sahip olduklarını gösteriyor" diyordu.
Bili Clinton gerçekten dindar bir kişi mi idi?
Amerikan politikasında, idam cezasına taraftar, kürtaj ve eşcinselliğe karşı olmak, Cumhuriyetçi Muhafazakar Partinin, sosyal ve moral normlar bakımından adeta belirleyici bir karakteristiği olarak algılanırken, Bili Clinton’ın mensubu olduğu Liberal Demokrat Parti tam aksine, idam cezasının kaldırılmasından, kürtajın serbest bırakılmasından, eşcinselliğin normal bir yaşam biçimi olduğundan demvuruyor ve bunların haklarının korunmasını savunuyordu...
Clinton da, bir taraftan, idamdan yana olduğunu söylüyor, ılımlı, yeni ve bir ölçüde sağa eğilimli, farklı bir demokrat imajı vermeye çalışıyor, bir taraftan da, sosyal ve moral konularda partisinin temel çizgisine ters düşmemeye özen gösteriyordu.
Mesela, Cumhuriyetçi Bush yönetimi, kürtajla alınmış ceninin beyin hücrelerinin, tıbbî amaçlarla - Parkinson hastalığının tedavisinde olduğu gibi- kullanılması için yapılacak araştırmalara, kürtajı teşvik edeceği gerekçesi ile devlet yardımını reddederken, Clinton bu yardımı yapabileceğini söylüyordu..
Son 10 yıl içerisinde Amerikan ordusundan, homoseksüel oldukları için 15 bin civarında erkek ve kadın ihraç edilmişti. Clinton, iktidara geldiği takdirde bu kişilerin haklarını iade edeceğini ve orduda, eşcinselliği yasaklayan mevzuatı kaldıracağını vadediyordu.
Clinton’ın seçimlerde sergilemeye çalıştığı dindar görüntü ile, sosyal, moral, hukuki ve dini yanları olan bu meselelere yaklaşımı arasındaki çelişki, bu zatın, gerçekten dindar birisi olup olmadığı sorusunu da haklı olarak gündeme getiriyordu..
Evet Bill Clinton gerçekten dindar bir kişimi idi... Seçimlerde din faktörünün belirleyici bir rolü varmıy- dı?.
Washington Post Gazetesi (8) Bili Clinton’ı, bulunduğu çevrenin rengini alan siyasi bir bukalemun gibi görenlere; onun, dini deneyiminin, bu iddianın aksini ortaya koyduğuna ve farklı bir alternatif açıklama getirdiğine dikkat çekiyor ve Clinton", "Roman Catholic"lere ait bir "Jesuit College" ni bitirmiş olması bir yana, muntazam olarak Baptist kilisesine devam ettiğini, her yaz fundamantalist Hırıstiyanlarla birlikte, hastalıklara şifa dağıttığı iddia edilen, Penteçostal kilisesinin merasimlerine katıldığını ve Methodist kilisesine mensup bir hanımla evli olduğunu kaydediyor. Siyasi nutuklarında zaman zaman Allah’ın ismini andığını, hatta seçim vaadlerinden bazılarını dini terimlerle etiketlediğini, siyahların kiliselerini ziyaretleri sı-rasında yaptığı konuşmalarda Kitab-ı Mukaddese ne derece aşina olduğunu belgelediğini ifade ediyor..
Clinton’ın annesi Virginia Kelly de, oğlunun dindar birisi olduğuna dair birtakım hatıralar naklediyor..
Ancak iş arkadaşları ve yakın dostları, Clinton’ın özellikle siyasî hayata atıldıktan ve sorumluluk mevkiine geldikten sonra, pratik ihtirasları ile dini idealleri arasında daima bir gerginlik olduğunu, fikirlerine son derece güveni olan birisi olmasına rağmen, savunduğu kürtaj gibi, ölüm cezası gibi meselelerin meşruiy- yetinde şüpheler içerisinde bulunduğunu vurguluyorlar..
Kendisi de, iç dünyasındaki bu gerginliği giderebilmek için, politikasını daima dini inançları çerçevesin
de uygulamaya çalıştığını belirterek, işaret edilen konulardaki resmi görüşünün ancak papazı ile istişare ettikten sonra oluştuğunu ileri sürüyor..
Clinton, her sabah, papazların dua yaptığı ve yüksek sesli mikrofonla Incil’den pasajların okunduğu bir devlet mektebi olan "Hot Spring High School’u 1964’te bitirmiş ve diplomat olmak için, Washington, D.C.de Katoliklerin yönettiği ve Katolik papazların ders verdiği, "Georgetown University" denilen yüksek öğrenim kurumuna kaydolmuştu..
Bu kurumda felsefe derslerine giren Papaz-prof. Otto Hentz, bir gün mantık dersinden sonra kendisini yemeğe davet etmiş, yemek esnasında Clinton’a dönerek, "Siz bir jesuit(9) olmayı ciddi bir şekilde düşünmelisiniz.." demiş.
Clinton, "pekala, bunun için önce katolik olmak gerekmez mi?.." biçiminde bir soru yöneltmiş.
Papaz, "Ne demek istiyorsunuz?.’1, Clinton, “..Ben, Southern Baptist’im..1’ Papaz, Size inanmıyorum, çünkü tahriratınızı okudum, bunu katolik olmayan birisi yazamaz.." demiş.
Washington Post, Clinton Georgetown da katolik mezhebine girmemişti ama, burada ders veren peder-prof. ların görüşlerinden pek çoğunu özümseyerek, bir katolikten daha çok katolik olmuştu diyor..
Gerçekten de Clinton, üniversiteye kaydolduğu ilk yılda dinleri mukayeseli olarak okuduğunu ve bu dersi okutan Macar asıllı, 12 dili rahatlıkla konuşan papaz Rev. Joseph Sebes’in kendisini derin bir şekilde etkilediğini söylüyor..
Bununla beraber, "Oxford ve "Yale Law Scho- ol"da geçirdiği yıllardan, 1976’da 30 yaşında Arkansas Cumhuriyet Baş Savcılığına seçilinceye kadar, uzun bir süre kiliseye muntazaman devam etmediğini de itiraf ediyor.
Ancak, alacağı kararların milyonların hayatını etkili- yeceği bir sorumluluk yüklenip Arkansas’ın başşehri "Little Rock"a geldikten sonra tekrar kiliseye dönmek için, içinde dayanılmaz bir arzu ve ihtiyaç duyduğunu belirtiyor.
Clinton, doğmadan önce babasını kaybetmiş, ortaokul çağlarında iken tanıştığı ve daha sonra yakın dostluk kurduğu papaz Rev. Worley Oscar Vaught, adeta babasının boşluğunu doldurmuş ve hayatının en sıkıntılı anlarında onun manevi rehberliğine baş vurmuş..
Başlangıçta karşı olduğu idam cezasına, vali olarak ilk defa karar verme durumunda kalınca, yine papazı Rev. Vaught’la görüşmüş ve "Ten Commandments" denilen, "On Emir" de insan öldürmenin haram olduğunu hatırlatması üzerine, papaz, buradaki öldürmenin ülkenin kanunlarına göre verilen ölüm cezası ile alakası olmadığını söyleyince, bu kararla, Hı-ristiyanlığın herhangi bir hükmünü ihlal etmediğini öğrenip rahatladığını belirtiyor.
Üç yıl önce kemik kanserinden ölen papazının, kürtaj konusunda da kendisini aydınlattığını ileri sürüyor ve onu çok özlediğinden söz ederek, "..keşke hayatta olsaydı da, seçim kampanyasının şu sıkıntılı günlerinde kendisi ile görüşebilseydim.." diyor..
Amerika’daki liberal basın, Bili Clinton’ın Vietnam Savaşı’na karşı oluşunu, onun bu dini duygularına bağlamaya çalışıyor.
Sayın Clinton’ın, Amerikan ordusundan kaldırmayı vadettiği, homoseksüelliğe ait yasak konusunda da, papazından bir fetva alıp almadığını bilmiyoruz..
Ancak, savaşa karşı olmasına sebeb olduğu iddia edilen dini duygularını, hala muhafaza edip etmediğini, önümüzdeki günlerde, sekiz aydan beri dünyanın gözleri önünde cereyan eden Bosna-Hersek katliamı ile ilgili olarak alacağı kararlarda hep birlikte göreceğiz..
Seçimlerde dinin rolüne gelince:
Bili Clinton’ı "Little Rock"dan Beyaz Saraya getiren tek faktörün din olduğunu söylemek, şüphesiz yanlış, en azından eksik bir değerlendirmedir..
Amerika’da 1990’dan beri görülen ekonomik durgunluk, özellikle inşaat sektöründe ve otomotiv sanayimdeki gerileme, %8’lere ulaşan işsizlik oranı, beş trilyon dolar civarındaki bütçe açığı, sokakta yatıp kalkan ve dört milyon olduğu ileri sürülen evsiz barksız kişiler ve otuzaltı milyon sigortasız insan...
Bu ekonomik tabloya eklenebilecek olumsuz etkenlerden, dünya siyasi konjonktüründeki gelişmeler, Körfez Savaşı, özellikle Israil-Bush yönetimi arasındaki sürtüşmeler, Amerikan kamuoyunun oluşturulmasında büyük payı olan Yahudi ağırlıklı basının oynadığı rol ve nihayet 12 yıldan beri yıpranmış bir idare... Bütün bu unsurlar belli ölçülerde seçimi etkilemiştir..
Ancak, tarafsız araştırmacı ve gözlemcilere göre, Amerikan politikasında din, daima belirleyici bir role sahip olagelmiştir..
Nitekim, ülkenin babası sayılan George Washington, "Temelinde din olmayan iyi bir yönetim, varlığını sürdüremez.. "(10) diyor.
Bize göre bu söz, sadece George Washington’un değil, faydacı bir yapıya sahip olmasına rağmen, bugünkü Amerikan halkının ve idarecilerinden büyük bir kesiminin de inancını yansıtmaktadır..
1) Washington Post, July 18, 1992.
2) Ibid., June 29, 1992.
3) Washington Post, October 28, 1992.
4) Ecumenical Cable Television Network.
5) November 7th-13th., 1992.
6) "Bom Again Christain"
7) Washington Post, October 28, 1992.
8) June 29, 1992.
9) Roman Katolik Mezhebinin veya Hz. Isa Cemiyetinin bir üyesi.
10) James Davison Hunter, Cultune Wars, P.55.