Makale

CUMHURİYETE DOĞRU

ABDULBAKİ İŞCAN

CUMHURİYETE DOĞRU

Günümüzden asırlar öncesine kuşbakışı bakıldığında, tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin aynı özün birer parçası oldukları, aynı maya ile yoğruldukları görülür. Ve bu oluşum ufak tefek sarsıntı ve fırtınalarla yerinden oynamayacak, eğilip bükülmeyecek bir köklü şahsiyet biçiminde karşımıza çıkar.
Yüzyıllar öncesinden günümüze akseden bu görüntü, milli ülkü etrafında kenetlenmenin, milli yararlar üzerine hareket etmenin bir neticesi olarak değerlendirilebilir.
Kuruluşunun 75. yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyetimizi sonsuza kadar devam ettirmenin yolunun yine bu değerlere sahip çıkıp, onları yaşamakla mümkün olacağı açıktır.
"Ey Türk Milleti!
Üstte gök yıkılmaz.
Altta yer delirtmezse devletini, Töreni kim bozabilir."
M.S. 6. yüzyılda kurulan Göktürk Devleti’nin hükümdarlarından Bilge Kağan’ın 734’te ölümü üzerine Orhun’da dikilen kitabede yer alan bu ifade, dünyanın en eski milletlerinden biri olan Türklerdeki milliyet şu. urunun, milli hakimiyet ülküsünün, yüzyıllar öncesinden günümüze akseden açık bir delili ve ifadesi olmuştur.
. 9. yüzyıldan itibaren İslamiyeti benimseyen Türkler, yaradılışlarında var olan dinamizmle, İslamiyetin iman kuvvetini birleştirerek dünyanın ı çeşitli bölgelerine hızlı bir şekilde yayılmışlardır. İslam dünyasının iç ve dış tehlikelerle karşı karşıya kaldığı bir devrede İslamiyeti kabul eden Türkler, 11. yüzyılda Selçuklu İmparatorluğu’nu kurmak suretiyle İslam dünyasına yeni bir hava ve tazelik getirmişlerdir. "’Ve bu asrın sonlarına doğru f Anadolu bir Türk ülkesi haline gelmiş, 13. yüzyılda bu topraklardaki Türk yoğunluğu iyice artmıştır.
ÖZYURDUM ANADOLUM
• Bu devrede Anadolu’ya gelen Türkler, büyük bir imtihan vererek Anadolu’yu bir kahramanlar ve evliyalar diyarı haline getirmişlerdir. Bütün Anadolu toprakları tarihi hatıraları, menkıbeleri, ziyaret yerleri ile vatan olmak için her türlü manevi unsuru kazanmış, böylece Türk Milleti bu topraklara, bu topraklar da Türk milletinin şuuruna ve kalbine ilelebet yerleşmiştir.
Aslında bu yerleşim asırlar öncesinde de kendini belirgin bir biçimde gösterir. Asil bir milletin asil liderleri sayesindedir ki günümüzde Türkiye vardır, Türkler vardır.
Mete Han’ın Peteng Dağı çevresinde M.Ö. 204 yılında Çin Ordusu’nu kuşatıp teslim almasıyla bütün Hun ülkesi istiladan kurtulmuştur. Tuğrul ve Çağrı Beyler 1040 yılında Gazneliler Devleti’nin ordusunu dağıtmasıyla Selçuklular Horasan’da tutunabilmişler ve burada bir devlet kurabilmişlerdir. Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Malazgirt’te Bizans Ordusu’nu imha etmesiyle Anadolu vatan olabilmiş ve burada arka arkaya Türk devletleri kurulabilmiştir. Sultan II. Kılıçarslan’ın 1176 yılında Miryokefalon’da Bizans Ordusu’nu bozguna uğratmasıyla Anadolu’nun bütünüyle elden gitmesi önlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1514 yılında Şah İsmail’e vurduğu darbeyle Doğu Anadolu elden çıkmamıştır. Mustafa Kemal ve komutanlarının Gelibolu Yarımadası’nda itilaf devletlerini geri püskürtmesiyle belki de Türklüğün yeryüzünden silinmesi önlenmiştir.
Cumhuriyete giden yolda geriye doğru bakıldığında Selçuklu-Osmanlı ve Cumhuriyetin, hatta daha önceki Türk devletlerinin aynı özün birer parçası oldukları, aynı maya ile oluştukları görülür. Ve bu oluşum ufak tefek sarsıntı ve fırtınalarla yerinden oynamayacak, eğilip bükülmeyecek bir köklü şahsiyet biçimindedir. Türk devletlerinin kuruluşlarında bu şahsiyetten fedakarlık hiçbir şekilde söz- konusu olmamıştır.
9. yüzyıldan itibaren "Türkiye" adı verilen Anadolu, tarihin en uzak devirlerinde bile dünya çapındaki jeopolitik önemini kaybetmemiştir. Anadolu’da Türk medeniyetinin kurulması ise Selçukluların bir asır kadar devam eden dış ve iç mücadeleleri müsbet bir sonuca bağlamasıyla başlar. Sultan Alparslan ve II. Kılıçarslan gibi büyük şahsiyetlerin yüksek siyaseti, yenilmez azim ve iradeleriyle verdikleri mücadeleler sonucu Anadolu’da milli birlik kurulmuş, Türk üstünlüğü ile medeni ve iktisadi faliyet- ler hızlı bir şekilde gelişmiştir.121
Bu fetih hareketlerinin sonucunda Anadolu’da bir çok Türk beyliği kurulmuştur. Bu beyliklerden birisi de Osmanlı Beyliği’dir ki daha sonra bu beylik Avrupa, Asya ve Afrika’da hızlı bir şekilde yayılmış ve asırlar sürecek bir Cihan İmparatorluğu haline gelmiştir. Bu Cihan İmparatorluğu 1453’te Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle bir çağ kapayıp yeni bir çağ açmış, Kanuni Sultan Süleyman döneminde de gücünün zirvesine ulaşmıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru ise Osmanlı’da gerileme dönemi başlamış ve 1699 yılında Avusturya ve müttefikleriyle imzaladığı Karlofça Antlaşmasıyla ilk defa toprak kaybına uğramıştır.
ISLAHAT VE TANZİMAT HA- RAKETLERİ
Osmanlı devletinde yaşanan bu olumsuzlukların yanında Avrupa’da başlayan bilim ve teknik alanlarındaki gelişmelerin gerisinde kaldıklarını anlayan ve onları ülkelerine taşımaları gerektiğinin farkına varan bir kısım devlet ve fikir adamı, devletin varlığının korunması için batılılaşmanın gerektiğine inanmışlardı. Bu yüzden 1718’de askeri kurumların batı örneğinde düzenlenmesi için girişimlerde bulundular. Mali konularda da birtakım yenilik arayışlarına gittiler. III. Selim’in 1729’da başlattığı Nizam-ı Ce- dîd hareketini 1826’da Yeniçeri Oca- ğı’nın kaldırılması, daha sonra ll. Mahmud’un ıslahatı takip etti. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin gerilemesi durmadı ve savaşlarda Osmanlı ordularının yenilmesi devam etti. Daha çok askeri ve mali alanlarda yapılan ıslahat hareketleri yetersiz kaldı ve düşünce alanında birtakım değişikliklerin yapılması gereğini ortaya çıkardı.
Nitekim batılı anlamda bir hukuk düzenine geçişi ifade eden, Mustafa Reşit Paşa’nın 3 Kasım 1839’da metnini okuduğu Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile Osmanlı devletinde Tanzimat devri başladı.
1699’un Ocak ayında Karlofça Antlaşmasıyla 1839’un Kasım ayında Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun ilanına kadar geçen 140 yıllık bir zaman dilimi Osmanlı tarihinde bir intikal devrini teşkil eder. Bu devrede Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan büyük Müslüman halk kitlesi, yüzyıllardır süregelen hayat tarzı ve inanç sistemini devam ettirmişse de savaşlarda alınan yenilgilerin izleri toplumun üst tabakasında bir başka şekilde belirginleşir. Çeşitli eğlencelerin tertip edildiği Lale Devri buna örnek olarak gösterilebilir.
Tanzimat devrinin en önemli özelliği batının diplomatik, askeri ve ekonomik yardımı temin edilmedikçe devletin devamına imkan bulunmadığı düşüncesinin hakim olması ve bir himayenin temini için her türlü fedekarlığa katlanma gereğinin benimsenmesi idi.
Tanzimat heraketinin kültürel alanda da değişiklik yapılması zaruretini beraberinde getireceği normaldi ve öyle de oldu. Batılı hayat tarzı Osmanlı toplumuna ll. Mahmud’un son yıllarında girmeye başladı.
Tanzimat devrinde Osmanlı toprak ve ticaret düzeninin yerini Batının kapitalist toprak ve ticaret düzeninin almasıyla ülkede ekonomik kriz baş- gösterdi. Bununla birlikte Tanzimatçı devlet adamlarının düşünce ve icraatlarına karşı Namık Kemal’in de içinde yer aldığı Yeni Osmanlılar adıyla anılan muhalefet ortaya çıktı.
MEŞRUTİYETİN İLANI
Yeni Osmanlıların vatanın kurtulmasında çare olarak gördükleri Meşrutiyet düşüncesi devlet adamları arasında da destek gördü ve Mithat Paşa’nın Meşrutiyeti kurmak amacıyla 1876 Mayısında yaptığı hükümet darbesiyle Sultan Abdulaziz tahttan indirildi ve V. Murad padişah oldu. 3 aylık bir dönemden sonra V. Murad’ın yerine II. Abdulhamid geçti. Oluşturulan bir komisyon tarafından Kanuni Esasi hazırlandı. 1876 yılının Aralık ayında Meşrutiyet ilan edildi ve çok geçmeden (1877 Mart) Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı açıldı. Ancak aynı yılın Nisan ayında patlak veren Osmanlı Rus Savaşı dolayısıyla 1878 Şubatında II. Abdulhamid tarafından meclis dağıtıldı. Bununla birlikte II. Abdulhamid Tanzimat ıslahatına devam etti.
XX. yüzyılın başlarında Rumeli’deki birliklerde görevli bazı subaylar Meşrutiyeti ilan için yeniden teşkilatlandılar ve İttihad ve Terakki Cemiyeti adı altında yeni bir dernek kurdular. 1909 Nisanında Sultan Abdulhamid’in tahttan indirilmesiyle ittihatçı subaylar devletin mukadderatına hakim oldular. 4
Osmanlı ideolojisinin Balkan savaşlarında alınan yenilgiler üzerine iflas ettiğini Türkiye’nin Batılılaşması ve Milli Meseleler adlı kitabında belirten Ercüment Kuran, aynı eserde XIX. yüzyılda yaşanan bu değişim sürecini şöyle özetlemektedir:
"Osmanlı devletinin son yüzyılında Türk toplumu Batı’nın etkisinde kalmıştır. Bu yüzden aydınların yaşayış biçimi ve dünya görüşlerinde büyük değişiklikler meydana gelmiştir... Gerçekten Osmanlı devlet ve fikir adamları Batı’da mevcut kuruluşların benzerlerini memlekete getirmekle bozuklukların düzeleceğine inanmışlardır...
Türklerin çağdaşlaşmada Japonlar kadar başarılı olamadıkları bir gerçektir. Bununla birlikte XVIII. yüzyıldan beri süregelen kültür değişiminde memleketimizde bir hayli mesafe alınmıştır.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını yağmalama telaşı ile yeni kurulan Balkan ülkelerinin, önceden tebası bulundukları devlete karşı savaş açmalarıyla alınan Balkan yenilgisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun milletlerarası plandaki zayıflığını iyice ortaya çıkarmıştı. Osmanlı üzerinde emeli olan güçler, daha önce tesbitini yaptıkları Osmanlı topraklarındaki nüfuz bölgelerine hakim olmak için birbirleriyle çıkar çatışmasına girdiler.
Bu durum Avrupa’daki emperyalist devletleri bloklaşmaya götürdü.
BİR KUTLU ŞAHLANIŞ; MİLLİ MÜCADELE
Bu bloklaşmanın da etkisiyle I. Dünya savaşı patlak verdi. Osmanlı bu savaşa Almanya’nın müttefiki olarak girdi. Savaş mağlubiyetle sonuçlandı ve Osmanlı 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalamak mecburiyetinde kaldı. 1919 yılına girildiğinde ise Osmanlı devletinin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı. Meydana gelen bu olaylar Türk Milletinde bir milli uyanmanın doğmasına neden oldu ve Türk Milleti Mustafa Kemal’in etrafında, tek yumruk halinde kenetlendi.
Vatanın hemen hemen her karışının yağmalanmaya çalışıldığı böyle bir ortamda kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına kadar Türk Milletinin her ferdinin kalbinde bir istiklâl meş’alesi ateşlendi.
Uzun yıllar devam eden savaşlar sonucu yorgun düşen ve Avrupa’nın hasta adam diye nitelendirdiği Türk Milleti, düşmanla amansız bir mücadeleye girişti ve dört yıl devam eden bu zorlu mücadelelerin sonucunda düşman yurttan kovuldu.
Yurdumuzu dört taraftan işgal eden düşman ordularından kurtaracak, dünya durdukça hürriyetini bağımsızlığını, maddi manevi değerlerini koruyacak olan zinde Türkiye Cum- huriyeti’nin temelleri atıldı.
T.B.M.M.’nin 30 Ekim 1922’de aldığı bir kararla 622 yıllık Osmanlı hanedanının yönetimi son buldu ve 24 Temmuz 1923’te Lozan’da yapılan antlaşma ile Türk devletinin varlığı ve bağımsızlığı tanındı.
VE CUMHURİYETİN İLANI
23 Nisan 1920’den beri süregelen gelişmeler 29 Ekim 1923’de son şeklini buldu ve hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, idare şeklinin halkın kendi mukadderatını tayin esasına dayandığı, Türk devletinin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu ilan edildi.
Büyük İmparatorlukların yıkılışı daima büyüleyici bir ilgi konusu olmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ilgiden uzak kalmamakla birlikte ciddi olarak incelenmiş değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarım bin yılının, hala en çok ihmal edilen inceleme alanlarından birisi olduğunu belirten tarihçi Bernard Lewis, ayrıca hem Türkiye’de hem Ba- tı’da yapılan son araştırmaların, İmparatorluğun başlangıcı ile sonu hakkında bilgilerimizi artırmış olmakla beraber, onun yıkılış sürecine pek az ışık tuttuğunu söyler.15’
Bununla birlikte Osmanlı ile Cumhuriyetin kuruluş aşamasında birçok benzerlikler bulmak mümkündür. Her iki devletimiz de Anadolu’da yaşayan liderler öncülüğünde, fakat bizzat millet tarafından kurulmuştur. Her iki devletin kuruluşu sırasında aydınlar, yöneticiler ve halk aynı dili konuşmakta ve hemen hemen aynı yaşayışı sürdürmektedir. Aynı Allah’ın kulu olmak ve aynı Peygamberin ümmeti olmak kimsede şüphe edilmeyen bir tutumdur. İnanılan öncülerin peşinde, amaca birlik halinde yürüyüş devamlıdır. 6
Daha bir çok konuda kuruluşlarında benzerlikler bulunan Osmanlı ile Cumhuriyeti, altı asra yakın bir zaman aralığına rağmen, aynı unsurlar üzerine kuran şartların tesadüf olmadığı bir gerçektir.
ATATÜRK GERÇEĞİ
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, devlet ve millet adına Türkiye’yi Misak-ı Millî sınırları içinde kurtarmak üzere yola çıkmışlar, bu mücadelede İslâm dini, Türk milliyetçiliği, millî irade, hürriyet vb. değerler uğruna savaşmışlardır. Aynı zamanda milletçe özlenen ve canı pahasına istenen kurtuluşun öncüsü Mustafa Kemal Atatürk, Türklüğün ve İslâm’ın bütün değerlerine bağlı kalmıştır. Önüne geçtiği milletin mensubu olduğu dil, din, tarih, sanat, kültür değerlerini bir çırpıda defterden silmeyi hiçbir zaman düşünmemiş, bu ulvi değerlerin itilip kakılacak, atılacak basitlikte değerler olmadığını çeşitli konuşmalarında ifade etmiştir.
Konu buraya intikal etmişken Mustafa Kemal Atatürk’ün din ile ilgili görüşlerine kısaca göz atmakta fayda var:
Türk Milleti için dinin ne olduğunu, milletin devamında dinin ne kadar gerekli olduğunu çeşitli vesilerlerle belirten Atatürk, birçok konuşmasında açıkça İslâm Dini hakkındaki görüşlerini ortaya koymuştur.
Atatürk’e ait şu cümleler de oldukça dikkat çekicidir.
"Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme, mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mütabıktır." (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s. 90.)
Atatürk’ün din eğitimi ile ilgili sözleri de oldukça önemlidir ve bir o kadar da açıktır. Bu sözlerde milletin dinini, diyanetini öğrenmesi gerektiği ve bunun da eğitim yolu ile olacağı ifade edilmektedir.
" Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz ve dinimizi, ahlakımızı mü- tesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır, orası da mekteptir. (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri ll, S. 90)
Burada az bir kısmına yer verdiğimiz Atatürk’ün din ile ilgili görüşlerini şöylece özetlemek mümkündün
Atatürk hiçbir zaman din aleyhinde, İslam aleyhinde söz söylememiştir. Bu yönde bir düşünce içerisinde de olmamıştır. O yeri geldiği zaman her defasında Hz. Peygamber Efendimizden, dinimizden ve yüce kitabımızdan sevgi, saygı, takdir, hürmet ve sitayişle bahsetmiş, müslümanlığından dolayı iftihar ettiğini belirtmiştir. O hurafeye, safsataya, taassuba, dini toplumu sömürme aracı haline getirmek isteyenlere karşı çıkmıştır. Bununla beraber gerçek din adamlarına önem vermiş ve onları övmüştür.
Atatürk’ün dinin lüzumuna inancı ve toplumun tüm sadeliğiyle dini öğrenmesi fikri, Cumuriyetin ilanı sırasında Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile temellenmiştir.
EN İYİ İDARE ŞEKLİ CUMHURİYET
Türk Milleti, tarihin derinliklerinden bu yana daima kendi iradesine sahip olmuş, hiçbir milletin esiri olmamış, hürriyetini, onurunu korumuştur. Birçok devlet kuran Türk Milleti, daima hür yaşamış, hiçbir kuvvete boyun eğmemiş, ideali uğruna seve seve fedakarlıklar yapmasını bilmiştir.
Kurduğu devletlerin idare biçimleri ne olursa olsun, Türk Milletinin hürriyete düşkünlüğü, adalet ve hakkaniyete bağlılığı, ahlaka saygısı en önemli niteliği olmuştur. Kurtuluş Savaşı süresince Ankara’da kurulan hükümet sisteminin adı bakımından Cumhuriyet olmamakla beraber, fiilen Cumhuriyet olduğu görülür. Halkın seçtiği bir yasama organı, ve onun denetiminde bir hükümet vardı. Egemenliğin de millete ait olduğu ilan edilmişti.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da İstanbul, Ankara hükümetleri arasındaki ayırım sona erdirilirken, devletin yönetim şekli de kesinleşmişti. O zaman yürürlükte bulunan 1921 anayasasında yapılan değişiklikle Cumhuriyet ilan edildi.
Tarih içinde çok eski zamanlardan beri kullanılan Cumhuriyet sözcüğü, genel yararlar adına, devletin halk tarafından idaresi şeklinde tanımlanmış 7, genellikle mutlak iktidarlara karşı bir tepki olarak doğmuştur.
Milletin, hakimiyetini doğrudun doğruya veya seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı bir devlet şekli olan Cumhuriyet, milletin danışarak, görüşerek kendi kendini idare etme sistemi şeklinde de ifade edilmiştir.
Türk milletinin bir devlet ve yönetim şekli itibariyle karakterine oldukça uygun düşen Cumhuriyet, onun kalkınmasına ve gelişmesine, kısa zamanda büyük işler başarmasına imkan sağlamıştır.
Türk milletinin yeni, oldukça canlı bir hamle ile hakimiyet ve hürriyetine kavuştuğu, Kurtuluş Savaşı’mızın zaferle sonuçlandırılmasından sonra ilan edilen Cumhuriyet idaresi, İslam’ın özüne de uygun bir idare şeklidir.
"İş hususunda onlara danış" "Onların işleri aralarında danışma iledir." m ayetleri bunun en açık delili değil midir?
Hz. Peygamberin sağlığında bütün dünyevi işlerde meşveretten ayrılmaması, vefatları sırasında da devletin idaresi için kimseyi vekili bırakmaması bunun ispatı değil midir?
İslam’ın dört halifesi Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, oy vermenin başka bir şekli olan halkın teker teker biati ile devlet başkanlığına seçilmemişler midir?
Hz. Peygamber, Bedir seferi sırasında Mekke ordusunun müslümanlarla savaşmak üzere sefere çıktığını öğrendiğinde, savaşıp savaşmamaya karar verme hususunda sahabenin mütalaa ve görüşlerini almamış mıdır?
Tarihin çok eski zamanlarından beri bilinen Cumhuriyet fikri Türk Milleti olarak bizim için uzun devlet tecrübeleri ile sabittir. Millet olarak fıtratımıza ve mensubu bulunduğumuz İslam dininin ruhuna uygun en iyi idare şeklidir.
Gerisi sadece zan ve teoriden ibarettir.

(1) Prof. Dr. Osman Turan, Büyük Malazgirt Zaferi ve Anadolu’da Türk Destanı, İslam Medeniyeti, s. 3.
(2) Dr. Mehmet Şeker, Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, s. 7.
(3) Doç Dr. Ali Sarıkoyuncu, Diyanet Aylık Dergi, Ekim 97. sayı, 19.
(4) Ercüment Kuran, Türkiyenin Batılılaşması ve Milli Meseleler, s. 29
(5) Bernard Lewis, Modern Türkiyenin Doğu şu. s. 21.
(6) Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması s. 10.
(7) Cumhuriyet Ans. c 2. s. 928.
(8) Ali imran. Sûresi, 159.
(9) Şura, Sûresi, 38.