Makale

ALLAH SEVGİSİ ve AŞK

ALLAH SEVGİSİ ve AŞK

Dr. Ekrem Keleş
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

Kâinatta tarif kalıplarına sığmayacak güzellikler ve inanılmaz bir ahenk sergilenmektedir. Güller, çiçekler açıyor, çimenler, ağaçlar yeşeriyor, kuşlar böcekler ötüşüyor, güneş ve ay belli bir düzen içinde hiç şaşmadan doğup batıyor. Evrende her şey belli bir düzen dahilinde seyrediyor. ibret gözüyle bakanlar için süslenmiş bulunan gökyüzü01 doyumsuz güzellikler sunuyor...
Çevresinde kendini gösteren bu doyumsuz güzellikleri gören insan, bu güzelliklerin yaratıcısına büyük bir hayranlık duyar. Çünkü insan bunları algılayabilecek akıl, duygu ve duyular ile donatılmıştır. Bu güzellikleri ve ahengi görüp bunların yaratıcısına karşı derin bir hayranlık hissetmemek mümkün değildir. "...Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar..."® ayeti kerimesinde, bunu kavrayabilen insanların ne kadar derin bir hayranlık ve saygı -ki bu, sevgiden kaynaklanan bir saygıdır- içinde olacaklarına işaret edilmektedir.
Fıtratı bozulmamış insanlarda bu hayranlık, gitgide sevgiye dönüşür ve bu sevgi bir çığ gibi büyür. Artık bu sevgiden daha ileri bir sevgi tasavvur edilemez. Buna rağmen bazı insanlar, akıllarını gereği gibi kullanamadıklarından dolayı, bu güzelliklerin esas sahibine gösterilmesi gereken sevgi ve saygıyı başkalarına göstermeye kalkarlar. Bu duruma şu ayette işaret edilmektedir:
"İnsanlardan kimi de Allah’tan beride bir takım benzerler edinirler de onları, Allah sever gibi severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlüdür..."(3)
Bu ayeti kerimeden anlaşılıyor ki Allah sevgisi, bambaşka bir sevgidir. Bu sevginin, başka sevgilerle kıyaslanması mümkün değildir. Hiçbir sevginin boyutu, Allah sevgisinin boyutunda değildir. Bu yüzden başka sevgiler, Allah sevgisi yerine konamaz.
Başkalarına duyulan sevginin hareket noktası da Allah sevgisi olmalıdır. Kimde, nerede ve ne de sevilecek bir şey varsa, bunun kaynağının Allah olduğunu hatırdan çıkarmadan hareket edilmelidir. Allah’ı sevenler, elbette Allah’ın sevdiklerini, onun yolunda gidenleri ve Allah yoluna iletenleri de severler. Dolayısıyla Allah’ın yoluna ileten ve buna vesile olan her sevgi, sonuç itibariyle Allah sevgisi kapsamında değerlendirilebilir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
"De ki: ’Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."<4>
Şu kadar var ki bunlar asla, Allah sever gibi sevilmez. Yani Müminlerin bütün sevgisi, sonuç itibariyle Allah’ta toplanır. Diğer sevgiler aslında buradan kaynaklanır. Yani sevdiklerini Allah için severler, Allah’ı sever gibi sevmezler. Başka sevgiler, Allah sevgisiyle tevafuk ettiği ölçüde anlamlıdır.
Allah’a karşı böylesi derin bir sevgiyle yönelen insan, O’na bu sevgisini göstermek ister. Buna ihtiyacı vardır. Seven, sevdiğine sevgisini gösteremezse, bu onun için bir yıkım olur. İşte insan bunun için Allah’a ibadet etme ihtiyacındadır. İnsanlara, Allah’a sevgilerini gösterebilecekleri en güzel yolu, Allah’ın elçileri göstermişlerdir. İşte bu doğrultuda ibadet devreye girmektedir. Şu kadar var ki, ibadetin gerçek fonksiyonunu yerine getirebilmesi için, kulun ihtiyacı olan sevgiyle dopdolu olması gerekir. Yani severek, isteyerek yani aşkla ibadet etmek lazımdır.
ibadetlerin şeklî unsurlarına can veren, onları anlamlı kılan hiç şüphesiz huşûdur. Yani gönülden bir bağlılık, içtenlik, severek ve zevk alarak yöneliştir. Böyle olmadığı zaman, ruhsuz ceset gibi kalır ibadet.
Aşkla yapılan ibadetle, böyle olmayan ibadeti şöyle bir benzetmeyle açıklayabiliriz: Aşkla yapılmayan ameller, yapay çiçekler gibidir. Görüntü çok güzeldir. Şekil tamamdır. Şekilde pek bir eksiklik görülmez. Ama onda gülü gül yapan, ona hayatiyet veren koku ve canlılık yoktur. Tıpkı kuru bir dal ile canlı bir dal gibi. Canlı dalın içinde ona hayat veren su vardır. Ama kuru dalda böyle bir şey yoktur.
Böyle bir aşkla Allah’a yönelebilen ve O’na sevgisini, saygısını ifade eden kul, Allah’ın mukabil sevgisiyle karşılaşır ve Allah da onu sever.15’ Bir Mümin için, elbette Allah’ın sevgisini kazanmaktan daha büyük bir kazanım düşünülemez. Bu şekilde Allah’ın sevgisine nail olan kul, ibadetlerinden ve taatlarından daha bir zevk almaya başlar ve bu zevki katlanarak artar. Artık böyle bir insan, ibadet edeceği vakitleri sabırsızlıkla beklemeye başlar.’6’ Çünkü Allah’a ibadet içinde olduğu vakitler, onun sevdiğiyle baş başa olduğu saatlerdir.
Rasulullah bir hadis-i şeriflerinde "...Benim en huzurlu olduğum an namazımdaki animdir (Kur-ratü aynî fi’s-salâti)"(7) buyurmuşlardır. Rasûlül- lah’ın en huzurlu anının namazdaki anı olması, hiç şüphesiz Cenab-ı Hakla baş başa olmasından kaynaklanmaktadır. Ona karşı olan sevgisi ve bağlılığı, kendisine sınırsız bir zevk yaşatmaktadır. Bu manevî zevkten kopmak istemediği için, kendi başına namaz kıldığı durumlarda ayakları şişinceye kadar namaz kılmakta/8’ secdeye vardığı zaman âdeta kalkmayacak sanılacak kadar secdede kalmakta ve âdeta Allah’ın huzurundaki bu sınırsız zevk atmosferinden ayrılmak istememektedir. Ancak O, kişisel olarak yaşadığı bu doyumsuz zevke rağmen, tebliğ ettiği Sırat-ı Müstakim’in dengeli, mutedil ve orta yol olma vasfını zedelememek için bu atmosferden ayrılmakta ve öl çüyü muhafaza etmektedir.
Rasulullah’ın bu durumu, Müminler için bir hedeftir. Mümin bu hedefe varmak ve benzer manevî zevkler tadabilmek için çaba sarf eder. Ne kadar yaklaşabilirse... Onun için "İhsan" mertebesi, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmektir. İnsan ömrü boyunca kıldığı namazlarında bu hedefe varmaya ve bu hakikati yakalamaya çalışır.
Allah’a bu şekilde yönelen ve O’nu bütün varlığıyla seven insan, O’nun rızasına uygun bir şekilde yaşayabilmek için elinden geleni yapar ve O’nun sevgisine gölge düşürebilecek her şeyden büyük bir titizlikle uzak durur.
Çok sevdiği birisini gücendirebilecek en ufak hareketlerden bile sakınan bir kişi duyarlılığıyla, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun düşmeyecek davranışlardan büyük bir titizlikle uzak durur. Yani takva sahibi olur. Bu takvası onu, Allah’ın rızasına uymayan davranışlar sergilemekten alıko- yar. Böylece Allah’a karşı olan sevgisi ve Allah’ın kendisine karşı olan mukabil sevgisi daha bir artar. Artık o, Allah’ın sevdiği nitelikleri taşıyan bir insandır.
Allah’ın sevdiklerini sever, sevmediklerini sevmez. Allah yolunda cihad eder*9’, helal yoldan kazandığı mallardan bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcar, öfkesine hakim olur, insanları affeder, iyilik yapar. Bütün bunları yapanları ve iyilik edenleri Allah’ın seveceğini bilir.00’ Her zaman ve her yerde güzel davranır ve bilir ki, Allah güzel davrananları sever.0” Hep sabırla hareket eder ve bilir ki, Allah sabredenleri sever.02’ Daima çok sevdiği Rabbine tevekkül eder, O’na dayanıp güvenir ve bilir ki, Allah tevekkül edenleri sever.03’
Kendisi gibi Allah’ı sevenler, O’nun dostudur. Allah’ın sevmediklerini ise ne sever ne de onlara destek olur. Bu sebeple Allah’a ve Pey- gamber’e itaat etmeyen, onlardan yüz çevirenleri sevmez. Çünkü bilir ki, Allah kafirleri sevmez.04’ Aynı şekilde zalimleri de sevmez. Çünkü Allah zalimleri sevmez.05’ Yine günahkarlan, nankörleri06’, hainleri07’ de sevmez. Çünkü Allah böylelerini sevmez. Her işinde ve her hareketinde dengeli ve ölçülü hareket eder. Asla israfa kaçmaz. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.n8) Böylece Allah ve Rasulünün gösterdiği şekilde, İslâm’ı bir bütün olarak yaşamaya çalışır.
Bu şekilde müttaki bir Mümin duyarlılığıyla hareket ederek, Allah’ın dost edindiği bir kul olur. "Çünkü benim velim, Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’dır. O, bütün salihlere velilik eder."09’ der ve "Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de."(20) ayeti kapsamına girer. Böylece Allah ve Rasulünü herkesten ve her şeyden fazla sever hale gelerek kâmil iman sahibi olur.
Allah’a karşı yükselmenin ve O’na yaklaşmanın sınırı yoktur. Bundan dolayı, O’na karşı insanların en yakını için bile salât ü selâm okuyoruz. Sevgi de böyledir. O’na da sınır konmaz. Dolayısıyla Allah’a karşı olan muhabbet ve sevgiye de elbette bir sınır konamaz. Çünkü O, kemal sahibidir. Her bakımdan sınırsız bir mükemmelliğe sahiptir, kusursuzdur. O’nda hiçbir eksiklik yoktur. Her bakımdan kemal sahibi olduğu için, sınırsız güzeldir. Güzelliğin kaynağıdır. Zaten bütün güzellikler, güzelliği O’ndan almışlardır. Güzellik ise cazibe merkezidir. Dolayısıyla bu sınırsız kemale ve güzelliğe karşı duyulan sevgiye, sınır koymak elbette zordur. Onun için aşkta daima sınır koyamamanın sancıları vardır.
Aşk, çok güçlü bir duygudur. Aşkta aşırı bir sevgi ve bağlılık vardır. Aşırı bir tutku söz konusudur. Tutku kişiyi sürükler götürür. Kişinin içinde durup dinmeyen fırtınalar koparır. Bu yüzden pek çok kişi, bunu taşıyamaz ve âdeta aklı başında değilmiş gibi hareket eder. Gerçek aşk duygusuyla baş etmek çok zordur. Önüne durulmaz bir sel gibi sürükler kişiyi. Bu yüzden aşkta acı vardır.
Bu sebeple Rasulullah’ın bizzat kendi hayatında yaşayarak, müminler için ortaya koyduğu fiili örneklik çok önemlidir. Hiç şüphesiz, O’nun kadar Allah’ı sevebilen ve O’nun kadar Allah’a bağlı olan bir başka insan düşünülemez. Yani Allah Teâlâ’yı O’ndan öte sevebilecek hiç kimse yoktur. Ancak O’nun bu sevgisi, kendisini hiçbir zaman ölçüsüz hareketlere sürüklememiştir. Bundan dolayı, gerçek Allah âşıkları pek fark edilmez. Başkaları onların bu halini pek anlayamaz. İçlerinde kopan fırtınaları dışa vurmamak için büyük çaba harcarlar. Âdeta "Âşık ona derler ki karda gezip izini belli etmeye" sözünde olduğu gibi güzelliklerin sahibine karşı duydukları aşırı sevgilerini hiç belli etmezler, işte eğer Allah aşkından söz edilecekse, Allah aşkı dediğimiz gerçek aşk budur.
Burada şunu da belirtmek gerekir: Gerçekten Allah’a karşı büyük bir sevgi beslediği için, duygularına hakim olamayıp bunu dışa vuran insanlar da yadırganmamalıdır. Çünkü aşkın en bariz vasıflarından biri de, insanın duygularına hakim olamayışıdır. Hatta bazıları, insanın duygularına hakim olabildiği durumları aşk olarak nitelendir- memektedir. Bu sebeple kimi zatlardan sadır olan ve ilk bakışta yadırganabilen birtakım sözleri, onların bu haline hamletmek gerekir. Fakat her hâlükârda unutmamamız gereken husus, her alanda olduğu gibi bu alanda da yegâne ölçü, Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Rasûlül- lah’ın sünnetidir. Bunlara uymayan hiçbir hareket ve hiçbir söz, dinen delil teşkil etmez. Sözünü ettiğimiz kişilerin davranışları ancak, kişisel tercihler bazında değerlendirilir.
Allah, insanı akıl, irade ve duygu sahibi bir varlık olarak diğer yaratılmışlardan farklı kılmıştır. insana akıl ve irade ile birlikte duygunun da verilmiş olması, bu duyguya değer vermeyi gerekli kılar. Yoksa ona duygu verilmesinin ne anlamı olabilir? Allah hiçbir şeyi boşa yaratmaz.122’ Sevmek, insana verilen bu duygunun bir eseridir. Öyleyse sevginin büyük değeri vardır. Burada bütün mesele, sevgi ile nefsin heva ve hevesinin birbirine karıştırılmamasıdır. Nefsin heva ve hevesinin sevgi gibi sunulması, bu alanda yapılabilecek en büyük yanlışlardan biridir. Bu ikisi birbirinden farklıdır. Heva ve heveste, düşünce ve ulvî duygulardan soyutlanmış behîmî bir yöneliş vardır. Halbuki sevgi böyle değildir. Sevgide heva ve heves değil, birtakım ulvî duygular hakim durumdadır. Annenin çocuğunu sevmesi, karı kocanın birbirini sevmesi, kişinin arkadaşını, dostunu, hocasını ve fazilet sahibi insanları sevmesi gibi.
Yaratan’ın, insana verdiği bir duygu sevgi. İnsan sever. Nitekim bir âyet-i kerîmede erkekle kadının birbirine karşı hissettikleri sevginin, Allah’ın varlığının belgelerinden olduğu ifade buyrulmuştur.
"Kaynaşmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de, O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır."23
Bugün kirletilmiş haldeki bir takım saptırılmış kullanımları bir tarafa bırakarak söz edecek olursak aşk, bizim kültürümüzde başka hiçbir kültürde bulunmayan bir muhteva zenginliği ve çeşitliliğiyle yer almış ve ifade edilmiş bir kavramdır. Mecazî ( maddî, beşerî), felsefî ve hakikî (tasavvufî, İlâhî) bütün şekilleriyle aşk, kültürümüzde çok yoğun ve geniş bir şekilde yer almıştır.
Dolayısıyla aşkı, kültürümüz açısından yalnızca bir kadının erkeğe ya da bir erkeğin kadına duyabileceği bir duygu anlamına hasretme imkanı yok. Hiç şüphesiz kadınla erkeği birbirine bağlayan bu en anlamlı bağ anlamındaki aşk elbette var. Fakat en azından tasavvufî anlamıyla ve İbn Arabî’nin zirveyi temsil ettiği yaklaşım açısından, aşkın bu anlama hasredilmesi mümkün değil. Bu itibarla, özellikle tasavvufî anlayışı dışlayarak yapılacak anlatımların, kültürümüzdeki aşk anlayışını yansıtmada eksik kalacağı açıktır. Çünkü bizim kültürümüzde hakiki aşkla kastedilen, İlâhî aşktır. Yani tasavvufî manadaki aşk. Kadınla erkek arasındaki aşk, mecazi aşk olarak adlandırılmaktadır.’2’1’
Aşk kelimesinin sözlük anlamında aşırı sevgi var. Bir de bir şeye sarılma, ondan ayrılmama anlamı var. Birini veya bir şeyi aşırı seven ondan ayrılmak istemez. Hep ondan bahsedilmesinden hoşlanır.
Kelime anlamı itibariyle aşk, sevgi, sevda, muhabbet, alâka (ilgi) ve iptila (bir şeye aşırı düşkünlük) gibi anlamlara gelir.<25) Hakiki aşk, maksatsız olan ruhanî ve rahmanî aşktır. Kadınla erkeğin birbirlerine karşı olan aşkı ise mecazî aşktır.126’
Arapçada sarmaşığın adı, aşk kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Arapça sözlüklerde sarmaşığın, ağaca sarmaşıp çıktığı ve sarıldığı ağacı kuruttuğu şeklinde açıklama yapılmaktadır.<27)
Aşka terim anlamı mahiyetinde bazı tanımlar da yapılmıştır. Ancak aşkı tanımlamaya çalışanlar, daha ziyade onun tezahürlerini veya onu yaşayanların halini açıklamaya çalışan durumları anlatmaktadırlar. Fakat şurası kesin ki aşkta hakim olan, duygudur. Bu sebeple aşkta mantık devre dışı kalıyor. "Aşkı anlatabilmek için, yeryüzünde var olan dillerden başka bir dil gerek","Aşkın ilk soluğu, mantığın son soluğudur" gibi sözler, aslında bu durumu anlatmak üzere söylenmiş sözlerdir. Buna rağmen hakkında en çok tarif yapılan kavramlardan biri aşk. İşte Keşşâfu Is- tılâhati’l-Fünûn’da yer alan tariflerden bazıları: "Kendine ait ne varsa cömertçe verip, aleyhine olanlara katlanmandır." "Aşk, sevginin son noktasıdır. Sevgi ise aşkın başlangıcı." "Sevginin ifrat derecesine varması ve aşırısıdır." "Kalbe düşen bir ateştir ki, sevgilinin dışında her şeyi yakar." "Belâ (sınav) denizidir." "Yakmaktır, ölümdür; ondan sonra da Allah’ın lutfuyla son bulmayan bir hayattır." "Kalbin, maşukuyla vasıtasız beraberliğidir."™
Kâmus’tan da birkaç tanım aktaralım:
"Bir kimsenin gözünde, sevdiği sevgiliden başka dilber ve sevgili olmaması ve gözün ondan başkasını görmemesi". "İster iffet ve namus ölçüleri içinde olsun, isterse kötü ve bozuk niyetle olsun, aşırı sevmekten ibarettir." "Sevenin gözünün, sevgilinin ayıplarını ve eksikliklerini görmez olup, tamamen güzelliğin ta kendisi olarak görmesinden ibarettir."(29)
Sonuçta yapılan bütün bu tanımlar, aklın ve mantığın ürünüdür. Oysa aşkta, aklın ve mantığın yeri yoktur. O tamamen duygunun eseridir. Aşktan söz edenlerin anlattıklarına göre aşk, bir deryadır. Öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı. Dalmayan bilmez. Onun tanımı yapılamaz. Aşk ancak yaşanır. Yaşayan da aşkın ne olduğunu anlatamaz. Onu ancak yaşayan bilir. Yaşamayanların aşkı anlaması, anlatması mümkün değildir. Sevgi, özlem, hasret, acı, ayrılık, feryad ü figan, mest olma...Bütün bunlar, aşkın muhtevasında yer alan kavramlardır. Aşkta bunların hepsi de vardır. Onu bir takım kurallarla açıklama imkanı yoktur.
Aşkla ilgili yapılan değerlendirmelerde hep bunlarla karşılaşılır. İşte bir örnek:
"Aşk tohumu, gönülde ekilen ve sonra bütün bedeni kaplayan bir sarmaşık, bütün tecellileri kuşatan bir canlılıktır. Aşk, kişinin meşrep ve mertebesine göre kategorize edilebilen bir dünyadır. İlâhî, beşerî, mecazî, plâtonik... İçine girildiğinde çıkılmak istenmeyen bir dünya gibidir. Ne var ki, o bahçeye girmek için gerekli olan yol azığı acıdan ibarettir. Aşk’ı tanımlayacak en büyük kelime de ’acı’dır. Eğer acıyı tattırmıyorsa, o aşk değildir. Aşka tutulan insan acıyla mutlu olur. Zaten gerçek mutluluk da acıyla tadılandır. Çünkü bu kalıcı olandır, derindir.(30)
Değerlendirmeler ne olursa olsun, "İslâm Milletlerinin kültür ve edebiyatlarıyla, İslâm sanatlarının hemen her dalında, bütün özellikleriyle aşk anlayışının çeşitli tesir ve tezahürlerini görmek mümkündür. Bu tesir o kadar yaygındır ki, bazı araştırmacılar İslâm edebiyat ve sanatına hakim olan estetik anlayışını ’Aşk Medeniyeti’ adıyla anmaktadırlar."<3l) "Evet, Türk-İslâm medeniyeti bir sevgi medeniyetidir. Tarih boyunca hep böyle kotarılagelmiştir. Damgasını mimarîye, mûsîkiye, düşünceye, edebiyata vurmuştur. En önemlisi, insana vurmuştur damgasını, işte, biz böyle bir sevgi medeniyetinin insanlarıyız.


1. Hıcr, 16.
2. Fatır, 28.
3. Bakara, 165.
4. Âl-i imran, 31.
5. Buhâri, Rikak, 38.
6. Rasûlüllah’ın hadislerinde ifade buyurdukları, "kalbi mes çitlere bağlı adam" ifadesini hatırlayalım. (Bkz: Sahih-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet işleri Başkanlığı yayını, Ankara, 1988, 11/618).
7. Nesai, Nisa, 1; Ahmed b. Hanbel, 111/199.
8. Buhâri, Teheccüd, 6.
9. Saf, 4.
10. Âl-i imrân, 134; Bakara, 195; Maide, 13.
11. Âl-i İmrân, 148.
12. Âl-i İmrân, 146.
1 3. Âl-i İmrân, 159.
14. Âl-i İmrân, 32; Rûm, 45.
15. Âl-i İmrân, 57,140.
16. Bakara, 276.
17. Nisâ, 107.
18. En’âm, 141.
19. A’râf, 196.
20. Yûnus, 62.
21. Buharı, iman, 9.
22. Âl-i imran, 191.
23. Rum, 21.
24. Asım Efendi, Kâmus Tercümesi, Aşk Maddesi.
25. Şemsettin Sami, Kâmusi Türkî, ilgili madde.
26. Bkz: Şemsettin Sami, Kâmusi Türkî, ilgili madde.
27. Asım Efendi, Kâmus Tercümesi, Aşk Maddesi.
28. Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fü- nûn, Aşk Maddesi.
29. Asım Efendi, Kâmus Tercümesi, Aşk Maddesi.
30. İskender Pala, Editör, Aylık Düşünce Dergisi, Temmuz/Ağustos, 2002,Yıl: 1 Sayı: 3/4. Aşkla ilgili çeşitli değerlendirmeler için bkz. DİA, Aşk Maddesi.
31. Beşir Ayvazoğlu, Aşk Estetiği (Ankara 1982)’nden nakleden: Mustafa Uzun, DİA, Aşk Maddesi, IV/18.
32. Mehmet Erdoğan, "Sevgi Medeniyeti", Dergâh, sayı: 108.