Makale

Prof. Dr. Mehmet S. Hatipoğlu ile RÖPORTAJ

RÖPORTAJ:
■ A.BAKİ İŞCAN

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet S. Hatipoğlu
• Devlet - Din İlişkisi • İslâm’da ilk devletin kuruluşu, özellikleri, anayasasının kapsamı • Azınlıklara tanınan haklar • Müslümanın itaat mercii konularında sorularımızı cevaplandırdı.
■ Sayın Hocam, sizinle Müslümanların kurduğu ilk devlet konusunda bir söyleşide bulunmak istedik. Bize bu konuda neler söylemek isterdiniz?
Teşekkür ederim. Önce zannederim devletten ne kasdettiğimizi kısaca H belirtmekte yarar var.
Bu kelime Arabca aslında: Hâlden hâle geçmek, dönmek; malın, üstünlüğün, makamın el değiştirmesi demek olduğu gibi; geçen, dönen, el değiştiren şey, veya üstünlük anlamını da taşır. Devlet kelimesi, "Dûle" okunuşu ile Kur’an-ı Kerim’de bir defa geçmekte [Haşr 7] ve : Ganimetin zenginler arasında el değiştirmesi anlamına gelmektedir.
Dilimizde bu kelime, zenginlik, servet, mal, refah anlamlarında da kullanılır. Ta-biatiyle sizin suâlinizde kasdettiğiniz şey bunlar olmayıp, belki bir bölgede yaşayan halkın siyâsî hâkimiyeti demek olan kurumdur. Devletin, binlerce sene evvelinden başlamış çok çeşitli ör-nekleri olduğunu biliyoruz. Bunların hemen hemen hepsinde mevcud unsurlar olarak: Halk, ülke, hükümet ve kânundan bahsedilebilir. Peygamberimiz, İslâm dâvetine başladığı Mekke şehrinde, yukarıda saydığımız, unsurları devletleştirecek kuvvete sahip değildi. Bu imkâna Hicretten sonra Medine’de kavuştular.
■ Efendim, İslâm tarihinin bu ilk devletinin Kur’ânî bir temeli var mıdır, yoksa o, Peygamberimizin şahsî düşüncesinin bir neticesi midir?
Tabiatiyle bu ilk devlet Kurânî bir temele sahibdir. Biliyorsunuz, Kurân-ı Kerimi insanlık âlemine tanıtan Peygamberimizin vazifesi, sadece tebliğcilik değildi, yani kendisine gelen vahiyleri insanlara ulaştırmaktan ibaret değildi. O aynı zamanda, bu vahiylerin uygulayıcılığı görevini de üzerinde taşıyordu. Nazil olan hükümleri tatbike geçirmekle de mükel-lefdi. Meselâ Kuran-ı Kerimin Peygamberimizden "İnsanlar arasında Allah’ın kendisine gösterdiği şekilde hüküm de bulunmak üzere gönderilmiş" olduğundan bahseden âyet (Nisa / 105); ve meselâ Peygamberimize, insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmetmesini emreden âyet (Mâide / 48, 49) bu keyfiyetin Kur’ânî delillerindendir.
Bu hükümleri tatbik edecek olanlar da, şübhesiz başta ona inanmış müslümanlardı. Allah’a ve Peygambere müslümanların uymalarını emreden pek çok ayetin bulunuşu bu gerçeği belgelemektedir.
Bu itaat keyfiyetine o derece önem verilmiştir ki, aksine davranış mü’minlikten çıkmaya götürmektedir:
"Allah ve Resulü bir hükümde bulunduklarında kadın veya erkek mü’mine o hususta tercih hürriyeti yokdur" mealindeki âyet (Ahzab / 36), ve: Peygamberi aralarındaki ihtilafları için hakem seçen, fakat verdiği kararı kabul etmeyen kimselerin mü’min olmadıklarını bildiren âyet (Nisa / 65) bu neticeyi açıkça ifade etmektedir.
■ Bu durumda Sayın Hocam, itaat edilecek olanlar sadece Allah ve Resulü mü olmaktadır?
Hayır, Kur’an-ı Kerimin bir başka âyetinde (Nisa / 59) üçüncü bir unsura da işarette bulunulmaktadır:
"Ey imân edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden emir sahihlerine. Herhangi bir konuda ihtilâfa düşerseniz, onu Allah’ın ve Resulün hükmüne arzedin, Allah’a ve ahirete inanıyorsanız.."
Bu âyet, temel itaat mercii olan Allah ve Resulün yanı sıra, müslümanlardan seçilmiş ve bu iki kaynağa bağlı âmirleri de itaat kaynağı olarak göstermektedir.
İşte bunlar ve benzeri âyetler tabiâtiyle başta Hz. Peygambere, Medine’de siyâsî bir teşkilâtın başkanlığı vazifesini de yüklemiş, hicret olayı, Medine’ye, ilk islâm devletinin merkezi olma şerefini kazandırmış bulunmaktadır.
■ Evet Efendim, bugün biliyoruz ki, Peygamberimiz bu bahsettiğiniz, Kuranî hükümlerin tabiî neticesi olarak Medine’de siyâsî başkan durumuna da geldi ve başkanlığın icâbı, çok mühim teşebbüslerde bulundu. Bunlardan da bahsedebilir miyiz?
Zannediyorum Hamidullah Bey Hocamızın "dünyanın ilk yazılı Anayasası" olarak baktığı "Medine Sözleşme-
si"ni kasdediyorsunuz. Buna geçmeden önce işaret etmek istediğim mühim bir husus vardır: O da, Medine’de müslümanların artık ulaşmaları gereken yeni hedeftir: Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Sizden hayırlı olana çağıran, marufu emreden, münkerden alıkoyan bir ümmet olsun..." (Al-i imran /104)
Burada bir noktayı belirtmeden geçemiyeceğim:
Ayette yer alan: "Sizden..... bir ümmet olsun" ibaresine bazıları: "Ümmetin içinden bir cemâat çıksın, mâruf münker işleriyle onlar meşgul olsun" şeklinde yanlış anlam vermektedirler. Halbu ki Kur’an-ı Kerimde bu vazife bir cemâate değil, kudreti nisbetinde her müslü-mana verilmiştir. Hac/41 ve Tevbe 71, 112. âyetler bunun en açık delilleridir. Al-i İmran Sûresinin yukarıda verdiğimiz 104. ayetinde geçen "Sizden... bir ümmet olsun" ibaresi "Siz (şöyle şöyle olan) bir ümmet hâline gelin" demektir. Nitekim bu vasıfları gerçekleştirmiş olan Peygamber devri ümmeti, aynı sûrenin 110. âyetinde aynı vasıflara ulaşmış ümmet olarak tescil edilmiş bulunmaktadır.
işte ilk müslümanlar Medine’de başlarında Hz. Peygamber olmak üzere, dil ve kan birliği esasına dayalı eski cahiliyye toplumunu yıkıp, eskimez ilâhî değerlere dayalı bir ümmet haline gelmişler ve islâm nimetinden bütün beşeriyyetin nasiblenme-si gayesini gerçekleştirmeye girişmişlerdir, ilk yaptıkları siyâsî işler arasında yukarıda bahsi geçen Medine sözleşmesinin mühim yeri vardır.
Hz. Peygamber Medine’ye geldiklerinde bu şehir mütecanis bir nüfus barındırıyor değildi. Arablarla aynı sayıda meselâ Yahudiler vardı.
abların olduğu gibi Vahûdilerin’de çeşitli kabileleri vardı. Bunlar kendi aralarında r vblere varan anlaşmazlıklar içinde idiler. Arab ve Yahudilerin yanısıra küçük bir Hristiyan cemâatin varlığından söz ediliyordu. 1 abiatıyle bunların sosyal ve "asi durumları üzerinde uzun boylu durmamız bu sohbetin çerçevesiyle mütenasip değildir. Bu konularda yazılmış çok değerli eserler vardır. Benim burada bu sözleşmenin en mühim özelliği olarak gördüğüm husus, Medine toplumunu belli bir nizama kavuşturmak yolunda müslümanlarla gayr-ı musiımleri biraraya getirip bir yazılı metinde anlaşma sağlamış olmasıdır. Çok şâyân-ı dikkattir ki, Medine Şehir Devleti’nin Anayasası hükmünde olan bu yazılı metnin ilk maddesinde, Müslümanlar ile anlaşmalı oldukları kimselerin, diğer insanlardan ayrı bir birlik teşkil ettikleri hususu yer almaktadır. Yani Medine Yahudileri de, meselâ bu birliğin mensubu sayıl-maktadırlar. Azınlıklara hukukî hak tanımış bir devletin ilk örneği, bence 1400 sene öncesinin iş bu Medine Müslüman Devletidir.
■ Sayın Hocam, takdir edersiniz ki, üzere İslâm Devleti konusu bir kaç sohbetle bitirilemiyecek genişliktedir. Bir başka fırsatta devam etmek üzere konuşmamızı isterseniz burada keselim. Size çok teşekkür ediyoruz.