Makale

Hayatımız-İnancımız ve Sapmalar

İSLÂMİYET.. YAŞADIĞIMA YAŞAYAMADIĞIMIZ HAYATIMIZ»
"SAPMALAR" YOK MU? 0 HALDE, BU SAPMALARIN SEBEBİ NEDİR?

Prof. Dr. Mehmet S. AYDIN

HAYATIMIZ İNANCIMIZ VE SAPMALAR

İNANÇSIZLIK tıpkı inanç gibi tarih boyunca var olagelmiştir. İslâm dünyasında inançsızlık ya da inançtan soğuma ciddî bir problem olmamıştır. İslâm aleminin klasik şüphecileri,. Ibn-i Darendî ve Ibn-i Tabib Ebûbekir El Razi gibi düşünürler, dinin mahiyeti konusunda bazı şüphelere düşmüşler, bazı ciddî endişeler taşımışlardır. Ama bunlar mevziî kalmış, hiçbir zaman topluma sirayet eden manevî problemler olmamıştır.
Günümüzde ise durum farklıdır. İnançsızlık bugün dünya genelinde ciddî bir problem haline gelmiştir. Aynı problem, İslâm Alemi ve Türkiye için de variddir.
Halbuki tarihî açıdan bakacak olursak, İslâm Dünyasının manevî problemleri, inançsızlıktan değil.daha ziyade inanç hususunda farklı düşünce ve yorumlardan ileri geliyordu. Mücadele, inananlar ile inanmıyanlar arasında değil, farklı inanç sahipleri arasında olmuştur. Buna genellikle itikadî ve fikrî mezhepler arası ayrılıklar diyoruz.
İnançsızlığı ya da inançtan soğumayı doğuran evrensel sebepler vardır. Bunlar, Hristiyanlık için de, Musevîlik için de, İslamiyet için de varid ortaklaşa problemlerdir. Ama her dinin kendisine has problemleri de vardır.
Biz bu incelememizde, İslâm inanç sisteminin karşı karşıya bulunduğu problemler üzerinde duracağız.
İslâm Dünyası’nda ve Türkiye’de inançtan kopma, çok radikal bir biçimde karşımıza çıkmıyor. Konuya Türkiye açısından bakarsak, özellikle genç kesimin içinde bulunduğu manevi problem, inancı inkâr etme şeklinde değil, genellikle inançtan soğuma şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Gerçekte inançtan soğumanın veya inanca yabancılaşmanın teşhisinin zor olduğu muhakkak. Gelip geçici olabilir, kalıcı olabilir. Bunları belirleyecek, sınıflandıracak kriterlerden mahrum bulunduğumuzu da itiraf etmek zorundayız.
Tarihî sağlamlığımız bir yana, şunu kabul etmek durumundayız ki’, bugün ülkemizde bir inanç problemi mevcuttur. Çok derin değil, çok yaygın değil, ama kabul edelim ki.inkârı müm-kün olmayan bir içtimaî gerçektir. Türkiye’de bazı kesimler, inanç konusunda bazı tereddütler taşımaktadırlar. Fakat bu problem nereye kadar uzanıyor, kökleri nereye kadar gidiyor ve asıl önemlisi, problemi doğuran sebepler nelerdir, sorularının cevabı açık ve net değildir. Zira ülkemizde, hatta İslam Dünyası genelinde bu tür problemlerle uğraşan kurumlar yoktur. Hal-buki birçok batı ülkesinde, hatta bir tek ülkede 50’ye yakın sürekli kuruluş vardır ki, bunlar dinî hayatla ilgili her türlü gelişmeyi yakından takip ediyorlar. Türkiye’de biz bu konuları tabir yerinde ise düşünce yordamıyla ele alıyoruz.
Türkiye’de inançsızlığı konu edinen bir tek makalenin bulunmadığını söylersem hayret edersiniz.
Biz İzmir’de birkaç BİLİM adamı bir araya geldik, üniversiteye bağlı olarak bir "Din BİLİM leri Araştırma Enstitüsü" kuralım dedik, bu bile bazı çevrelerce yadırgandı ve engellendi.
Bu sebeple, kendi inanç meselelerimiz konusunda bile batılı kaynaklara başvurmak zorunda kalıyoruz. Ne kadar acı değil mi?
Batıda konu ile ilgili müesseseler Türkiye’de bir inançsızlık; dinden soğuma problemi var mı yok mu" konusu üzerinde durmuyorlar.
Ama onların da bizimle ilgili bir araştırma konuları var: Türkiye’de dine ilginin artıyor olması.
Türkiye’de dine alâka, Batının dikkatini çekiyor. Cumaya, namaza,camiye gidenlerin; din eğitim öğretimine intisap edenlerin sayısı ile batı yakından ilgileniyor. Namazı terk edenlerin sayısı ile ise, ilgili değil. Tabiî bunun sebepleri var. Din ile müsbet alâkanın hoşa giden sebepleri vardır. Bir çok insan ise dinin canlanmasından telaşa kapılıyor.
Batı bilgiyi, bilgi olarak değerli bulur. Türkiye’de ne olup bitiyor" onu yakından takip etmek istiyor. Bir de Türkiye’nin batı toplumuna entegre olma problemi var. Bu yakın ilginin bir diğer sebebi de budur.

DİNÎ İNANÇ NEDİR?
Din, hayata mana verme sistemidir. Başka bir deyişle din, insanın niçin yaşadığını, nasıl yaşaması gerektiğini anlatan bir müessesedir. O halde, insanlarla ilgili her şey dinin konusuna giriyor.
İnanma, psikolojik bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda toplum hayatında yaşanan içtimaî bir müessesedir. Dinin ekonomi ile de a-lâkası vardır. Hatta siyasetle de.
Dinin toplum hayatına mana veren bir müessese olduğu, toplumun haram, helal mefhumlarından azade tutulamıyacağı; siyaseti, toplumun yönetilmesi şeklinde düşünürseniz, ihsanı ve toplumu olgunlaştırmayı hedef alan dinin siyaset ve yönetim BİLİMİ ile de alâkalı bulunduğu kendiliğinden anlaşılır.
O halde dine karşı yabancılaşma, bunların her hangi birinde zuhur edebilir.
Psikolojik seviyede bir tereddüt varsa bu içtima? sahaya da, iktisadî alana da, siyasî platforma da intikal edebilir. Sonunda insanın uhrevî hayatına intikal eden bir boyut kazanabilir. Bu bakımdan mesele çok yönlüdür.

İNANÇSIZLIĞIN DIŞ VE İÇ SEBEPLERİ
İnançsızlığı doğuran dış ve iç sebepler nelerdir? Bu sebeplerin birbirleriyle ilgisi nedir?
Dış sebeplerin başında hiç şüphesiz "Batı" geliyor. Batı fikir hayatı, düşünce hayatı, kültür hayatı ister istemez bizi de etkiliyor.
Batıda Hristiyanlık çok zor günler yaşadı. Hristiyanlığın belki son 50-60 yıl hariç, son üç asrı fevkalâde çetin olmuştur. Rö-nesanstan itibaren Hristiyanlığın durumu insanlar nazarında gerilemiştir. Zira batılı aydın Hristiyanlığın "BİLİM’e karşı olduğuna inanmıştır. "Dünya" ve dünyayı imar etmeğe karşı olduğuna inanmıştır. Evliliği kötü gördüğünü, içtimaî hayatın de-ğersiz olduğuna inandığını sanmıştır. Dolayısıyla batıda "BİLİM adamı" din ile mücadele etmiştir. "Teknoloji adamı" din ile mücadele etmiştir. Batıda büyük bir "Din" ve "ötekiler" mücadelesi doğmuştur. Bu, tarihi bir gerçektir. Sonunda batı insanı "Hıristiyanlık" ile "Din"i özdeşleştirmiştir. Hıristiyanlık "BİLİM’e karşıdır. O halde bütün dinler de "BİLİM’e karşıdır, gibi bir vehme kapılmışlardır.
Denilmiştir ki, din "statik’tir. Yürüyen, değişen hayata ayak uyduramaz. Asnmız değişme asrıdır. Halbuki din dogmadır, değişmez, hep aynı kalır. Değişen bir şeye, değişmeyeni uy-duramazsınız.
Madem Hıristiyanlık böyledir, o halde İslamiyet te böyledir, işte Türk aydınının düştüğü bir önemli yanlış bu. Hıristiyanlığa yöneltilen hücum, kendiliğinden İslâmiyet’e de yöneltilmiş oldu.
Bazı aydınlarımızdaki ’Batı hayranlığı’ ve ’Batı kompleksi’ Batının Hristiyanlığa ve dine bakışını, İslamiyete karşı bir yargı halinde aynen Türkiye’ye taşıdı. Din var olduğu sürece "de-mokrasi" olmaz denildi. Çünkü "Din’de, Yehova Şahitleri’nin deyimini kullanırsanız- "Tanrının krallığı" fikri vardır. Ya "Tanrı" veya "Dünya"..Ya biri ya da öteki. İslâmiyet söz konusu olunca da, durum aynıdır. O halde, İslâmiyet’in olduğu yerde demokrasi olmaz. Öyle dendi..
Önce Hıristiyanlık iyice hırpalandı. Sonunda, hırpalanmış olan o din bütün dinlere teşmil edilerek, son hak din İslâmiyet te töhmet altında tutuldu.
Bu bazen kasıtsız olarak yapıldı. Bilgisizlikten.. Ama bunun kasıtlı olarak yapıldığı zamanlar da oldu.
Bu yanılgı Türkiye’de daha da kesin oldu. İslam dünyası içinde Batı ile en uzun temas tarihine sahip ülke Türkiye’dir. .. Ve maalesef bu temas süresinde "Batı’da din tartışması, din aleyhtarlığı zirve noktadaydı. Batı ile temasta, münevverimizin ilk gördüğü şey, bir din aleyhtarlığı oldu.
Bu din aleyhtarlığının, ayniyle bizim kültürümüze intikal ettiğini söylersek, belki bu yanlış olur. Ama bundan etkilenenler oldu.
Namık Kemal’in "Renan Müdafaasını hatırlayınız. Ernest Renan diyordu ki, geri kalmışlığın temel sebebi Müslümanların kendileri değil, İslamiyet’tir. İslâm ülkelerini İslâmiyet geri bıraktı. Zira uzak doğudan İspanya’ya kadar bakıyoruz, bütün Müslüman ülkeler geri kalmış. Bu geri kalış etnik durumla, millî karakterlerle, mahallî kültürle ilgili olsaydı, bunlardan bir kısmı geri kalmış ta olsa, hiç olmazsa içlerinden bir veya birkaçı kalkınmış olurdu’.
Namık Kemal, buna karşı küçük bir eser kaleme alıyor: Renan Müdafaası. N.Kemal bu küçük eserde, islârpiyetj akıllıca müdafaa ediyor. Denilebilir ki, 20. Yüzyılda İslamiyet’i fikir sathında ve seviyesinde müdafaa eden kişilerin görüşlerinin çekirdeği, Namık Kemal’in bu eserindedir.
Namık Kemal, bu eseri şüphesiz sadece Renan’a cevap olsun diye yazmadı. Kendi ülkesinde de böyle düşünenlerin çıkabileceğini düşünüyordu.. İşte bu tehlikeyi önlemek istiyordu.
"BİLİM-din ilişkisi" konusunda Türkiye’nin daha kötü durumda olduğunu belirtmiştim. Sebebi şu: Batı hiç olmazsa, kendisine yönelen her tenkide cevap verebildi. Meselâ, Marksizm’e karşı Hristiyanlığı müdafaa eden yüzlerce eser vardır. Psikolojizm’©; Freud’un Feurback’in dine hücumlarına karşı yazılmış yüzlerce ciddî eser vardır. Pozitivizm’e karşı da.. Son derece ciddî eserler vardır.
Dinlere karşı bu eserlerin önemli bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Ama, dinleri savunanlar Türkçeye çevrilmemiştir. Bizde de karşı yayınlar yapılmayınca, ülkemizde büyük bir düşünce boşluğu ortaya çıkmıştır.
Batıda hiç olmazsa bir denge mevcuttur. Bizde Freudizm var ama, karşısında ona cevap veren eser yok.
Yerli düşünce ürünü eser yok Tercüme faaliyeti de yok Bunu yabancı dil bilen ilâhiyatçıların yapması gerekirdi. Batı’da bir tek müessesede İslâm İlahiyatına gönül vermiş 10 profesör bulunurken, koca Türkiye’de, ihtisas yapmış bir tek İlâhiyatçının bulunmadığı dönemlerden geçtik.
Bizde din eğitim-öğretjmine çok uzun bir zaman ara verilmiştir. Bu inançsızlık fırtınaları Türkiye’ye gelmeye başladığında, lisan bilen ilâhiyatçılarımız yoktu. Kültür boşluğu işte bu suretle ortaya çıktı, öğrenci yokluğu gerekçesiyle Türkiye’nin tek ilahiyat Fakültesi öğretime kapatıldığı sene, sadece ingiltere’de 50’nin üzerinde, İslâmiyet’le alâkalı Vinci sınıf profesör vardı, işte şimdi karşı karşıya bulunduğumuz devâsâ problemlerin kaynağı bu!..
Batıda olup biten şeylerin bir kısmı da başka yollarla Türkiye’ye geldi.. Meselâ şu sekülarizm konusu.. Batıda öyle bir hayat şekli gelişmiştir ki, bu o hayatın dinî boyutunu, manevî-metafizik, boyutunu dışarıda tutmaya çalışıyor. Sekülarizm sürecinin esası budur. Öyle bir bilgi birikimi ki, o bilgi birikiminin içinde "Tanrı" yoktur, "Ahiret" yoktur.. Öyle bir ekonomik anlayış ki, onun içinde "Helâl" yoktur, "Haram" yoktur.
Öyle bir anlayış oluştu ki, hiç farkına varmadan insanlar "Tabiat yarattı" derler ama, "Allah yarattı" derse, o zaman bİLİMin girmemesi gereken bir alana girildiği kanaati uyanır. Se-külarizm deyince bunu kastediyorum. Bu anlayış Batı’nın hayat tarzı olmuştur. Belli ölçüde İslâm âlemi ve ülkemiz de bunun, bu dünyevîleşmenin etkisi altına girmiştir.
Bu anlayışın, sekülarizasyonun İslamiyetle bağdaşması, elbette mümkün değildir. Mümkün olmadığı için de, bugün karşı karşıya bulunduğumuz epeyce problem vardır.
Diğer bir "Dış" sebep, -tabiî içeride de yansıması var- "Şarkiyatçılık", yani Oryantalizm.. İslâmî etütlerin Batı kurumlarında, kuruluşlarında yapılması.. Ve bu kurum ve kuruluşlarda çalışan insanların faaliyetleri..
Batı son 200 senedir, İslamiyet’i gayet ciddî olarak tetkik e-diyor. İslam dünyasını etüt ediyor. Sadece "BİLİM’olarak,bilmek için mi? Bunun da payı var ama, sadece "bilmek için" dersek, biraz da safdillik etmiş oluruz. Elbet başka, özel maksatları davar.
"Şarkiyatçılık" iki bölümde İslam dünyasında olumsuz etki etmiştir. Bunlardan birinde "Batı’nın bir suçu yoktur. Suç bizimdir, öbüründe "Batı’nın da, bizim kendimizin de suçumuz vardır.
Batı’nın suçlu olmadığı bölüm şu: Batı, kendi dinini nasıl tetkik ediyorsa, İslamiyeti de öyle inceliyor. Şimdi siz kalkar derseniz ki, Hz. Ali (R.), hakkında konuşulamayan bir insandır. "Batı" bunu kabul etmez. "Kufan" hakkında konuşma dersen, "Batılıya bunu anlatamazsın. Sahabinin hepsi hakkında ancak aynı şeyleri söylersen, "Batılının kafası bunu kabul etmez. "Batı", tarihî tenkit metodunu her şahsa, her vak’aya tatbik etmeyi, ilmin bir gereği sayıyor, işte bu metot bize gelince, yadırgadık. Bizim dokunulmazlarımız olmuş. Onu tartışma gündemi dışında tutmuş; aynen muhafaza etmişiz. Tabiî muhafazası gereken var ama, biz hepsini eleştiri konusu dışında tutmuşuz. Bu da bir "kargaşa" ortaya çıkarmış... iki yanlı, iki yönlü...
Hem Şarkiyatçıların, hem bizim sorumlu olduğumuz bölüm de şu: Bazı konularda Şarkiyatçılar, İslâm âlemi ile ilgili olarak hakikaten hep kendi seçtiği konuları empoze etti bize.." İslamiyet kadına önem vermiyor" dedi. Zira İslamiyet’te "Çok evlilik" var.. Şahitlik, miras konuları malûm. Bu konuyu 200 senedir, biteviye işliyor Batı... Kölelik konusu da öyle... Ve insanların zihinlerini karıştırdılar.
Batı pekâla biliyordu ki, dinler tarihinde kadına en büyük ö-nemi veren din "İslâm Dini’dir. Ama bunu söylemediler. İşin tamamını göstermediler. Bir kısmını gösterdiler ve o kısmı da İslam âleminde menfi tesirler yaptı.
Bir de "Misyonerlik" faaliyeti... Fakat misyonerlik faaliyetlerinde "Batı", İslam ülkelerinde başarılı olamadı. Bu hayal kırıklığını kendileri de itiraf ediyorlar. Bu işin geçmişe ait yönü...
Misyonerlik konusunun bir yönü daha var ki, o da değişik kılıkla, konunun yeniden Türkiye’nin gündemine getirilmeye çalışılması... Niçin? Zira Türkiye’de çok canlı bir dinî ortam gelişmeye başladı.
Misyonerlik iki şeyi sever:
1- Bir yerde din arka plana itilirse, misyoner bundan hoşlanır. Boşluğu ben doldurabilir miyim diye...
The Müslim World" diye bir dergi yayınlanır. 1927-1930 yıllarındaki sayılarının Türkiye ile ilgili bölümlerini inceleyiniz. Fevkalâde memnunlar.
2- Son yıllarda benzer bir faaliyet var. Şimdi din fevkalâde canlı yal. İşte bunu izliyorlar. Vakıfları var, enstitüleri var. Türkiye’yi her saat takip ediyor bunlar... Dinî hayat niçin, nasıl canlandı diye... Türkiye’de din kaynaklı bir istismar konusu varsa, işte onu gündemde tutmaya çalışırlar. İşte başörtüsü konusu, gündemden hiç inmeyen laiklik konusu... Hep tersinden ele alırlar. Maksat kargaşa çıksın, boşluk doğsun, o boşluğu biz dolduralım. Bunu isterler.
Bakınız nasıl bir kargaşa çıkıyor? Diyorlar ki, "İslamiyet başörtüsünü emrediyor. Kur’anda bu var, sünnette bu var. Modern-çağdaş olacaksanız, bu dinle yaşayamazsınız".. İşi nasıl tersinden alıyorlar. Çocuklar da buna inanıyor. 3u yüzden Hıristiyanlığı kabul eden, kandırılmış 15-20 tane Türk kızını-çocuğunu ben biliyorum. Kim bilir kaç kilisede,şu anda kaç genç kızımız bu sıkıntıyla karşı karşıyadır, işte yeni Renancılık! Problem "İslamiyet’in bizatihi kendisinden geliyor diyorlar...
Bunlar dışarıdan gelen sebepler..
Bir de doğrudan doğruya yerli sebepler var ki, bunlar da inançsızlığı körüklüyor, dinden soğumayı artırıyor.

Yerli sebeplerden biri Tarihî" sebepler. Son 300 senedir bizimle beraber... Uzun zamandır, İslâm aleminin problemlerini çözebilecek güçte bir tefekkür derinliği olmamıştır. İslâm dünyası son yüzyıllar içerisinde bilgi üreten bir dünya olmaktan çıkmıştır.
Fikirde ve bilgide kısırlık birtakım problemlerin çıkmasına sebep olmuştur. Fikirde ve BİLİM de "donmuştuk" demeyelim ama, canlılığı kaybettikçe, problemlerimiz de yoğunlaştı.. "Gelenek" ile "Din"i birbirinden ayıramadık. Belki de bir geleneği, "Din" diye savunduk. Böylece bulanıklık içine düştük. "Dinî" olmayan şeyleri "Din" diye müdafaa eder hale geldik. BİLİM le başı biraz derde giren olursa, bunu "İslamiyet’ten sanıyor. "Kur’an" ve Sünnet" tefekkürünü topluma henüz götüremedik.



BUGÜN YAPILACAK İŞ

Acaba ne yapmak lâzım? Eskiden beş devenin uğrayacağı bir konak yerine kervansaray yapılırdı, sıcak çorba verilirdi, islâmiyetin himmeti böylece gösterilirdi. Bugün ne yapmak lâ-zım? Belki özel dersaneler açacaksınız. Yoksul çocukları orada üniversiteye hazırlayacaksınız. Müslüman hanımlar, Anka-ra-istanbul-İzmir gibi büyük metropollerde hastabakıcı, hemşire, sosyal yardıma, gönüllü kuruluşlar oluşturacaklar. Telefonun başında bekleyecekler, ihtiyacı olana koşacaklar. Hristiyanlar Hristiyanlığı böyle götürüyorlar.
İslamiyet’i hayatın içine götürmek zorundayız. Ona göre bir müesseseleşme gerekiyor. Bu yapılaşma olmadığı müddetçe, klasik usullerle, modern problemleri çözmek imkânsız..
Bunlar Diyaneti, Diyanet Vakfı’nı, benim mensup olduğum kürsüleri, fakülteleri ilgilendiriyor. Maalesef bu kuruluşların tamamı, Türkiye’nin problemlerini çözebilecek bir din ilmi, din terbiyesi, din hizmeti sunma gerçekliğinden uzak.. En azından yeterli değil. Mekanizmalar henüz kurulmadığı için problemler büyüyor.
Şimdi size soruyorum: İstanbul’da, Hristiyanlaşmak üzere olan genç insanımı ikna için ben kimi göndereyim? En yakın cami hocasını mı? Gönderebilirim, ama baş edeceğini sanmıyorum. Bu problemin içinde ben de dahİLİM . Bunlar hepimizin üzerine "Kifâye Farz" değil, Farz-ı ayndır.
Türk çocuğu "Hristiyan" olmaz, diyoruz. Bir zaman da "Komünist" olmaz diyorduk:
Mahallelerimizi kurtarılmış bölge olarak görünce; fabrika ve işyerlerimiz hunharca tahrip edilince, polisimiz-askerimiz-insanımız kurşunlanmaya başlanınca aklımız başımıza geldi ama, neden sonra?
Komünistte olalım, Hristiyan da, Budist te diyorsak o başka.. Herkesle, her din mensubu ile barışık olalım ama, kendimize, kimliğimize de sahip çıkalım. Aslında ancak o zaman saygın oluruz, değerli oluruz, barışık oluruz. Yoksa kendi dinî ve millî kimliğine sahip çıkmayana başkaları da değer vermez.
Bir gerçek daha: Yukarıda sözünü ettiğim The Müslim World yazıyor: Bir yabancı kız okulumuzda, birkaç kızımız Hristiyan olmuş, işte bu geçişten sonra, sadece "İslâmiyet’i değil, Türklükleri’ni de inkâr etmişler.
Eğer Türkiye’de bir "din bunalımı" doğarsa hiç şüpheniz olmasın, "Milliyetiniz de bunalımdadır. Türkiye’de bir "inanç buhranı" doğarsa, "vatan’da tehlikededir. O halde bu bir "din" ve "hürriyet" meselesi değil: "İsteyen istediği dini seçsin" meselesi değil.. Bu bir "siyasî" meseledir. Bu bir "ideolojik" meseledir.
Dikkat ediniz, Türkiye’de radikal bölücülerin hemen hepsi dine karşıdır.. Niçin? Zira din, toplumu bir arada tutuyor. Din gidince, "ayrılma" daha kolay olacak.. Onun içindir ki, işte baş-ka sebeplerle tatminsiz, sıkıntılı olan gençleri avlıyorlar, onlarda evvelâ bir inanç boşluğu ortaya çıkarıyorlar, sonra da o boşluğu başka sistemlerle dolduruyorlar.
Bir grup ta var ki, asıl derdi "din" ile değil ama, "büyük" olana karşı, "yüce" olana karşı dil uzatmaktan haz duyuyor. Bu da yeni çıktı Türkiye’de ortaya.. Her kutsala, her saygın olana, her hassas konuya karşı kavga.. "Aile" konusu, "Nikah" konusu, "Flört" konusu.. Daha çok sayabilirsiniz.. Gündemde tutuluyorlar, maksat hassas konularda şüphe-boşluk ortaya çıkar-mak., İslamiyet’in yaşanmaz olduğuna inandırmak..
Hedef sadece "İslâmiyet" değil, "inanç" ya da "inançsızlık" değil, başka hedefler de var..
"İnançsızlığın sebepleri’ni araştırırken, o "başka" hedefleri de değerlendirmek zorundayız.




“Eğer Türkiye’de bir "din bunalımı" doğarsa, hiç şüpheniz olmasın, "Milliyefiniz de bunalımdadır.
Bir "inanç buhranı" doğarsa, "vatan" da tehlikededir.”