Makale

Edebiyatımızda Ramazan

Röportaj:

RAMAZAN

Bu kaçıncı ramazan, daha kaç tane kaldı?
Renk uçuk, nakış silik, ocak sönük... Ne kaldı?

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Arkadaşımız;
İlhami AYRANCI,

"Edebiyatımızda Ramazan" konusunda Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa İSEN ile konuştu, Bu röportajı şiirlerle süsleyerek takdim ediyoruz.

► Hocam, bu ay müslüman dünyası bir kez daha Ramazan ayını yaşıyor. Biz sizinle Ramazanın edebiyata yansımasını konuşmak istiyoruz. Neler söyleyeceksiniz bu konuda?
Edebi metinler büyük ölçüde yaşanan hayatın dile yansımış şekilleridir. Bu yüzdendir ki yaşanan hayatla edebi metinler arasında derecesi farklı olmakla birlikte daima bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki bazı edebi anlayışlarda çok somut, bazılarında ise soyut özellikler taşıyabilir. Fakat sonuç olarak daima böyle bir alaka kaçınılmaz olarak edebiyata aksetmiştir. Nitekim bizim toplumumuz, tarihinin büyük bölümünü İslam uygarlığı çerçevesinde yaşadığı için, bunun yansıması edebiyatta da kolayca görülür. Bu yüzdendir ki bizim dini- tasavvufi edebiyatımızdan söz etmek demek, nerdeyse bütünüyle Türk edebiyatının tamamından söz etmek demektir. Dini edebiyatın bir parçası olan Ramazan edebiyatı ya da Ramazan’ın edebiyata yansıması da böyle değerlendirilmelidir. Şiir tarihimizde tevhid, münacat, na’t gibi sıklıkla kullanılan edebi türler kadar olmamakla birlikte Ramazan ayı ve bu ayda ifa edilen farz bir ibadetle, yani oruçla ilgili edebi örnekler epeyce fazladır. Bu yansıma, sadece edebi metinlerle de sınırlı kalmamış, günlük hayatta kullandığımız deyimlere, musikimizin çok önemli bir bölümüne, plastik sanatlara, süsleme kültürümüze, kısacası yaşanan hayatın farklı alanlarına kadar uzanmıştır. Ramazan dolayısıyla toplum hayatındaki değişmeler o kadar renkli ve çeşitlidir ki merhum Süheyl Ünver Hoca bu geleneği haklı olarak “Ramazan Medeniyeti” olarak nitelendirmektedir. Bu renklilik ve çeşitlilik, kısacası bu geleneği ayakta tutan dini ruhun yansıması, klasik şiirimizden tekke şiirine, mani, türkü gibi anonim ürünlerden çağdaş edebiyata kadar zengin bir Ramazan edebiyatı doğurmuştur.
► Efendim, bir tarihi değerlendirme yapmanız mümkün mü? Bu arada bir de dün ve bugün nasıl görünüyor, ona da değinebilir misiniz?
Tarihe dönüp baktığımızda bu çerçevede ilk örnekler XV. yüzyıldan itibaren edebi eserlerde karşımıza çıkmaya başlıyor. Bu bizim Anadolu’daki edebi maceramızın da kendini sağlıklı olarak İfadeye başlama dönemi demektir. Bu tarihi, yazılı edebiyat İçin veriyorum. Ramazan manileri ne zaman teşekkül etti, tam bilemiyoruz, ama herhalde çok eski tarihlerden beri bunlar halkımız arasında bir Ramazan çeşnisi olarak kullanılıyordu.
Yazılı edebiyatta ayrıca “Ramazaniyye” adlı bir de tür doğmuştur. Bu kelime, Ramazan ayı münasebetiyle şairlerin dönemin önde gelen padişah, vezir vb. gibi devlet ileri gelenlerine sundukları kasideler için kullanılmaktadır. Bu kasidelerin nesib bölümleri Ramazan ayının fazileti, oruçlu insanların davranışları, özellikle de tiryakilerin sıkıntıları, iftar ve sahur sofraları, minarelerin mahyalarla süslenmesi gibi konulara tahsis edilmiştir. Yine aynı kasidelerin övgü ve dua bölümlerinde de şairler benzetmelerini Ramazanla irtibatlandırırlar. Bu türün edebiyatımızdaki en tanınmış örneği Sabitin Baltacı Mehmet Paşa için yazdığı kasidedir. Ramazaniyyelerin edebiyatımızda özellikle onsekizinci yüzyılda çoğaldığına tanık oluyoruz. Kaside yanında, gazel nazım şekliyle de şairler Ramazan hakkında duygu ve düşüncelerini ifade etmişlerdir. Bu kısa şiirlerde Ramazan içindeki Kadir gecesinin faziletinin ağırlıklı olarak işlendiği görülür. Çünkü Ramazan ayı onblr ayın sultanı, Kadir Gecesi ise müslümanların en kutsal gecesidir. O gecenin kadri bin aydan daha değerlidir. Bu, şiire şöyle yansır:
Bu gece kadri bin aydan yeg ise tan mı Hak
Kudret ile Şeb-i Kadr etti mukadder bu gece

Fakat klasik şiirde Ramazanla ilgili motifler her zaman dini didaktik mahiyette ele alınmaz. Bu edebiyatın mecazi anlatımı ve oyuna müsait yapısı içinde Ramazan, farklı benzetmelerle ve sembollerle anlatılır. Bazan da didaktik bir biçimde müstakil Ramazanı anlatan eserler kaleme alınmıştır. Nahifi’nin “Fazilet-i Savm" adlı eseri böyledir.
Klasik edebiyatta dini düşüncenin edebiyattaki iz düşümü olarak ele alınan Ramazan, tekke edebiyatında daha farklı olarak ve kendi algılayış biçimleriyle değerlendirilmiştir. Orada Ramazanın çağrışımları yerine, daha inanmış bir müslümanın Ramazana kavuşmasının reel (gerçek) sevinci, ya da ondan ayrılmanın hüznü dile getirilir. Halk edebiyatı mensupları da - maniler dışında- benzer bir yaklaşım içindedirler. Üftade’nin
Aşıklara edin sala
Oruç ayı geldi yine
Rahmet denizi cuş edip
Alemlere doldu yine.
veya, Niyazi-i Mısri’nin
Yine firkat narına yandı cihan
Hasreta gitti mübarek Ramazan
Nuruyla bulmuştu alem yine can
Firkata gitti mübarek Ramazan
şeklinde dile getirdikleri düşünceler, bunların örnekleridir. Bu metinlerde seslendikleri çevreden dolayı daha sade bir dil kullanılmıştır. Bu şiirlerin çoğunun bestelendiğini ve ilahiler halinde Ramazanlarda ruh dünyamızı yıkadığını biliyoruz. Kısacası bu metinler edebiyatla musikinin güzel birleşmeleridir.
RAMAZAN
Ya Rab, şu muazzam Ramazan hürmetine, Kaldır aradan vahdete hail ne ise.
Ya Rab, şu asırlarca süren tefrikadan Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se Madam ki verdin bize bir ruh-ı nevin Ya Rab, daha bir nefha-i te’yid insin.
MEHMET AKİF ERSOY
Toplumumuz bir medeniyet değişikliği arayışına girdiği andan itibaren dini anlayışının tamamında ortaya çıkan farklılıklar Ramazanı algılayışına da yansımış, kuşkusuz bu bakış açısı bir süre sonra edebiyata da farklı biçimde aksetmiştir. Halk yine geleneksel yaşamını sürdürmekle birlikte özellikle aydınlar arasında Ramazan, eski anonim yaşayışını yitirmiş ve bu konuyla ilgili düşünceler daha az olarak ve artık ferdi çizgiler şeklinde edebi örneklere dönüşmeye başlamıştır. Bunların büyük bir bölümünü de çocukluk günlerinin büyülü Ramazanları oluşturur. Bazan da Yahya Kemal’in “Atik Valdeden İnen Sokakta" şiirinde olduğu gibi Ramazan, Türk aydınının çelişkilerinden kaynaklanan hüznü dile getirir.
ATİK-VALDE’DEN İNEN SOKAKTA
İftardan önce gittim Atik-valde semtine,
Kaç defa geçtiğim bu sokaklar, bugün yine, Sessizdiler. Fakat ramazan manevlyyeti Bir tatlı intizara çevirmiş sükuneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkara kızcağızları
Az çok yakında sezdiriyor top ve iftarı. Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün; Bir top gürültüsüyle bu sahilde bitti gün Top gürleyip oruç bozulan lahzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Ya Rabb nasıl ferahlı bu alem, nasıl temiz.
Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz. Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime:
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime: "Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür; Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”
YAHYA KEMAL BEYATLI
► Peki Hocam, günümüze gelecek olursak?
•4 Günümüze gelecek olursak; şiir iklimimiz kuşkusuz uzun bir dönemi dini yoğunluktan uzak yaşadı. Bunun yanında din de batı’daki pozitivist gelişmelere paralel olarak kuru mantık silsilesi içinde bir estetik birikimden mahrum olarak sunuldu. Oysa geçmişte din, güzel sanatlar aracılığı ve estetik bir bakış açısı ile topluma takdim ediliyordu. Son yıllarda Batı ülkelerinde de din bu şekilde algılanıyor. Yani çocuk resim yaparken, müzikle uğraşırken, hatta oynarken dolaylı olarak dini bilgileri ediniyor. Biliyoruz ki bu tarz bir bilgilenme daha kalıcı ve daha tepkisiz. Yani kuru bilgiler yerine dini anlayışı, eskiler de güzel sanatların içinde sindirilmiş olarak veriyordu. Biz nasıl meyve yerken onun posasını ve özsuyunu birlikte alıyor ya da çay içinde şekerin tadını hissediyor, ama onu erimiş halde kullanıyorsak,dini bilgi de güzel sanatlar içinde böyle bir şekle dönüştürülerek verilmelidir. Tabii yine eskilerin güzel bir sözü var: Marifet iltifata tabidir, diye. Günümüzde de bazı kurumların, fert olarak içimizde var olan dini duygunun ortaya çıkmasına vesile olacak düzenlemelere gitmesi gerekir. Son yıllarda Türkiye Diyanet Vakfı iki açıdan bu konuyla ilgili çok güzel faaliyetler organize etti. Önce, dini edebiyatın klasik örneklerini antolojiler halinde yayınladı. Hilyeler, Tevhidler, Münacaatlar, Na’tlar, Mevlid ve Ramazan şiirleri bu çerçevede çıktı. Sonra da çağdaş şairlere yönelik münaca- at, na’t, siyer gibi yarışmalar düzenleyerek gerekli motivasyonu sağladı. Hatta Türk dünyasının kazandığı yeni imkanları da düşünerek bunu son yıllarda Türk dünyasına açtı. Kısacası, bir duraklama dönemi geçiren dini hayat ve dini edebiyat, yeniden grafiğini yükseltmeye başladı. Şimdilik az ve çok yeterli gibi görünmeyen örnekler, inanıyorum ki bu teşviklerle gelecekte hepimizi her bakımdan tatmin edecek bir noktaya ulaşacaktır.
RAMAZAN AKŞAMI
İftar topu aksedince Ihsaniye’den Seslendi ezanlarım, Süleymaniye’den Altında ve üstünde yanıp bin kandil Nur indi civara Nuruosmaniye’den
İFTAR
Ey karlı köyüm, beyaz köyüm, hür yayla; Birgün-ki oruçluydu yamaç, dam, tarla. Yoldaydım. Uzaktan okunurken ezanın... Bir dağ tepesinde iftar ettim karla.
ARİF NİHAT ASYA
► Yani edebiyat yine bu anlamda toplumu yansıtma görevini yerine getiriyor mu?
Buna bütünüyle evet demek zor. Çünkü ülkemizde kültür hayatına geniş kitlelerin yaşantısı hala oranıyla mütenasip biçimde yansımıyor. Fakat eskiye oranla ben şahsen çok yol alındığı ve normalleşmeye doğru gidildiği kanaatindeyim. Buna bakarak yarınların daha iyi olacağını niye söylemeyelim?
NİCE RAMAZANLARA
Gün oldu gafletdeydik, çağrıyı duyamadık
Gün oldu ki Allahım, emrine uyamadık
Nice Ramazanlara kavuştur tekrar bizi
Sahura kanamadık, iftara doyamadık.
HÜSEYİN ÇELİKCAN