Makale

Bir Mübarek Sefer OLSA DA GİTSEM

Bir Mübarek Sefer
OLSA DA GİTSEM

Prof. Dr. Mustafa Kara
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak.

Hakk’ı arar isen kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir
Yunus Emre

İnsanı tarif eden herkesin kullandığı tespitlerden biri de şudur: İnsan ruh ve bedenden meydana gelen bir varlıktır. İnsanın bir zâhi-ri/görünen, bir de bâtınî/görünmeyen yönü vardır. Konu ile ilgili şu ifadeler de sık sık kullanılır: Madde-manâ dengesi/zâhir-bâtın dengesi/ ruh-beden dengesi/ dünya-âhiret dengesi...
İnsan beden ve ruhtan meydana geldiği gibi ibadetlerimizin de bir bedeni, bir de ruhu vardır. İbadetlerimizin bir dış görünüşü bir de iç derinliği vardır.
Bilindiği gibi namazda rükûya varmak, sec-deye kapanmak... gibi hareketleri yapmak farzdır, bu hareketleri yaparken duâ okumak farz değildir. Oruç tutarken yemek yememek, cinsel ilişkiden uzak durmak, yani bedenimizin bazı maddî arzularını yerine getirmemek farzdır. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bu ibadetleri yaparken ulaşmamız gereken ruh hali nedir? Namazın farz olan bu dış şekli bize ne kazandırmalı, orucun bu maddî perhizi bizi nereye ulaştırmalıdır?
Kur’ân-ı Kerîm’e göre namaz, insanı bütün kötü ve çirkin şeylerden uzaklaştırır (Ankebût, 45), oruç ise insanı takvâ noktasına yükseltir (Bakara, 183). Aksi halde eğilip kalkmaktan, aç-susuz kalmaktan başka bir kazancımız olamaz ve Allah’ın bunlara ihtiyacı yoktur. Hac da böyledir. Hac baştan sona sembollerle dolu bir ibadettir. Beytullah’ın etrafında dönmek, Safa-Merve arasında koşmak, Minâ’da şeytan taşlamak, Arafat’ta konaklamak gibi bu ibadetin temel esasları, sembollerin bir kısmıdır. Söz konusu hareketlerin dış görünüşüne takılır, ruhumuzla tavaf ve sa’y edemez, gönlümüzle vakfeye duramaz ve şeytanı taşlayamazsak kazancımız "yorucu turistik bir seyahat”tan öteye gidemeyecek demektir. Hac ibadetinin bereketinden nasiplenebilmek için başka "dikkat”lere’" başka "titizlik”lere ihtiyaç vardır. Bu ibadetle birlikte ilâhî aşkın ışığını yakalayabilmek için başka hazırlıklara, başka çabalara muhtacız. Bunlardan şimdilik dört tanesine işaret edilebilir:
1. Hazırlık psikolojisi: Bütün ibadetlerde olduğu gibi hacda da hazırlanma psikolojisi "ısınma hareketleri" çok önemlidir. Bedenimiz birden ısınmadığı/soğumadığı gibi ruhumuz da aniden bir atmosfere girip çıkamaz. Bunun için ibadetlerimizin öncesinde tefekkür ve tezekkürle baş başa kalmamız gerekir. Namazdan önce ezanı huşû içinde dinlemek, ezandan önce huzûr ve duâ ile abdest almak "gerçek na-maz" için olmazsa olmaz bir şart olduğu gibi hac için de böyle bir okuma, düşünme, dinleme dönemi olmalıdır.
Bilindiği üzere hacı adaylarına cârullah= Allah’ın komşusu dendiği gibi bu mukaddes topraklarda ömrünü geçirenlere de "mücâvir hayatı yaşayanlar" denir. Dolayısıyla hazırlık döneminde ruhumuzu bu komşuluğa hazırlamamız, bu komşuluğa gölge düşürebilecek kirve paslardan ’ temizlenmemiz gerekir. O’nun evine doğru gittiğimiz, kıbleye yöneldiğimiz akıldan çıkartılmamalı, O’nun yolunun rehberi Hz. Peygamber’in adımladığı topraklara yöneldiğimiz, onun gördüğü dağları, onun selâmladığı taşları müşahade edeceğimiz unutulmamalıdır. Bu anlamda hac bir "muhabbette yok oluş"tur. Yani fenâ fi’r-resûl ve fenâ fillâhtır. Bir başka ifade ile Hz. Peygamber’in izini sürerek Allah’a ulaşmaktır. Çünkü Allah’ı sevebilmenin ve O’nun tarafından sevilebilmenin yolu Re-sûl’üne tâbi olmaktan geçmektedir (Âl-i imrân, 31). Yûnus bu ayeti şöyle şerhediyor:
Araya araya bulsam izini
İzinin yoluna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canım arzular seni
2. Gurbet psikolojisi: Sosyal hayatta insanlarla kurduğumuz bağlar ve iş ilişkileri bazen öyle bir noktaya ulaşır ki, bunlar bizi denizin dibine doğru çeken demir halkalara dönüşürler. Bu ezici ve yok edici prangalardan kurtulabilmek için gariplik psikolojisine sığınmak gerekir. Bizi ablukaya alan bu demir çemberden kurtulmanın ve hürriyetin tadı -nı tadabilmenin yolu "garib" kalmaktır. Yani sizi tanımayan bir muhit-te kendi kendinizle ve aşkınızla baş başa kalmaktır. Sizi tanımayan, sizi alkışlamayan, size temennâ ile selâm vermeyen insanların arasında gurbet psikolojisini yaşamak insana çok bereketli "an"lar sunabilir. Hac bunun çok güzel örneği olmaya aday bir ibadettir. Beş yıldızlı otellerde yakın çevre ile, iş çevresiyle, eski tanıdıklarla çıkılan bir hac seyahatinin bu "zenginliği" sunması imkânsızdır. Bu çember, insanı mâlâya’niye, çarşı-pazar gezmelerine, yemek menüsüyle ilgili tartışmalara, kafile başkanının ve din görevlilerin hata-sevap cetvelinin tutulmasına kadar götürür. Halbuki yapılması gereken şey kâinatın Efendisi’nin şu sözüne kulak vermektir: "Bu dünyada garip gibi ol! Yolcu gibi ol!"
(Buhârî, Rikâk, 3).
Malatyalı derviş Niyazî-i Mısrî bu hadisi şöyle şerhediyor:
Gurbetliğe düşmedin
Mihnete sataşmadın
Kebap olup pişmedin
Biryanı arzularsın.
Bu hal içinde "Garipler Kitabı"nı okuyan "gâh olur gurbet vatan, gahî vatan gurbetlenir" hikmetini kavrayanlara son Peygamber’in nidası şöyledir: "Gariplere müjdeler olsun!"
(Müslim, iman 232).
3. Tefekkür psikolojisi: Kendini hac ibadetine şuurlu ve plânlı olarak hazırlayan, gurbet psikolojisinin imkânlarıyla Leylâ’sı için çöllere düşen mü’minlere bu ibadetin bereketini sunan en önemli unsurlardan biri de "ibadet yoğun" bir mevsim yaşamalarıdır. Yaklaşık bir ay dünyevî işlerden uzak, ev ile Kâbe arasında, otel ile Mescid-i Nebî arasında geçen bu zaman dilimi birçok "hastalığımızı tedavi etmekte, kaba-saba taraflarımızı eritmekte ve bizi farklı dünyalara taşımaktadır. Bu derûnî yoğunluk bizi dînî hayat ve hissiyatın zirvesi olan gözyaşıyla tanıştırmakta ve bize ilâhî armağanlar sunmaktadır. Bu doyumsuz anlardır ki bizi tekrar o anı yaşamak için fırsat kollamaya sevketmekte ve şu mısralar vird-i zebanımız olmaktadır:
Bir mübârek sefer olsa da gitsem
Kâbe yollarında kumlara batsam.
Niçin? Çünkü normal hayatımızda bir aylık "ibadet yoğun" bir mevsim yaşama imkânı hemen hemen yoktur. Çağdaş yaşama tarzı bize böyle bir fırsat sunamamaktadır. Bu psikolojik vasat olmayınca da dînî vecd ve coşkunluğu yakalamak mümkün olamamakta, ibadetlerin bize kazandırması gereken derinlik ve coşku yakalanamamaktadır. Günümüzde farklı kültürlerin insanımıza sunduğu "meditasyon" işte bu "ibadet yoğun" tefekkürün batı dillerindeki karşılığından başka bir şey değildir.
4. Vecd psikolojisi: Bu üç basamağı geçen mukaddes yolculuğun adayları "doya doya ve duya duya" bir hac mevsimi yaşayabilir, bütün bu sembollerin ardında saklı olan "huzur denizi"ne ulaşarak oradaki "inci"lere uzanabilirler. Bu atmosferi yakalayanlar mikattaki hazırlığa farklı bir gözle bakar, "kara donlu Beytullah"ın etrafında deli divaneler gibi döner, dönerken hacerü’l-esvede el eder, Safâ ile Merve arasını âşık ve mâşuk kanatlarıyla kateder, Arafat’taki vakfeyi marifet ve mahabbet yaygılarıyla gerçekleştirir, Mina’da taşlamayı tevbe ve istiğfar imkânlarıyla ikmal ederler.
Gittiği mekânların kudsiyetinin farkına varanlar, karıncayı incitmeyen, yeşil bir yaprağı koparmayan, saçının sakalının derdine düşmeyen, sadece O’nun aşkıyla yanıp tutuşan bir gönül adamı noktasına yükselir. Bu hali derinleştirenler ödül olarak "gözyaşı" mevhibesiyle karşılaşır. Gözyaşıyla seyredilen dünya ise bambaşka bir dünyadır. Bu noktada kalb ayağıyla "eşyanın hakikati"ne giden yol açılır. İlimden irfana ulaşılır. O zaman şu gerçek ortaya çıkar: "Ağlayanlar anlayanlardır." İlâhî tespit ve tavsiye ise şöyledir: "Az gülsünler, çok ağlasınlar" (Tevbe, 82).
Bu psikolojiyi yakalayanlar Mekke ve Medine’de dost kokusu alabilir, dost yüzü görebilir ve dost sesi işitebilirler. Hazırlık sınıfını geçip gurbet sınıfının esrarlı dünyasına girenler duâ ve niyazlarla canân yurduna gidebilirler:
Alma tenden canımı
Aman Allah’ım aman
Görmeden cananımı
Aman Allah’ım aman
Bir kez yüzün göreyim Pâyine yüz süreyim Anda canım vereyim Aman Allah’ım aman.
Âşıkım Muhammed’e
Ol Resûl-i emcede
Koyma beni firkate
Aman Allah’ım aman.
Hac yolculuğunu aşk yolculuğuna dönüştüren nice âşıklar Allah’ın evine ve Resûl’ünün gül bahçesine gittikten sonra teslim-i ruh etmiş ruhunu Allah’a, bedenini mukaddes toprakların ılık kumlarına tevdi etmiştir. Bu âşıklardan bir tanesi de Türk mûsikisinin zirvesi Dede Efendi’dir. 1846 yılında hac ibadetini tamamladıktan ve son bestesini yaptıktan sonra orada, Minâ’da mâşukuna kavuşmuştur. Beytullah’ın etrafındaki "baş açık yalın ayak" gönüldaşları tasvir eden Yunus’un şu mısralarının bestesi onun son eseridir:
Yörük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül Kâbe’sini tavaf ederler
Muhammed’in kösü çalınır bunda.
Semâda melekler kanat açarlar Önde bir kılavuz Hakk’a uçarlar Mü’minler üstüne rahmet saçarlar Muhammed’in kösü çalınır bunda.
Derviş Yunus der ki gör n’oldu bana Aşkın mahabbeti dokunur cana Aklını başına devşir divane Muhammed’in kösü çalınır bunda.