Makale

BAŞLIK

BAŞLIK

Hüsnü Aktaş

Gökçebağ, Anadolu’nun şirin ve mütevazı bir köyüydü. Bütün insanlar, işiyle meşgul olur, herkes meşru yoldan rızık temin etmek için çalışırdı. Ne var ki; köyü şifasız bir dert sarmıştı, köyün delikanlıları bu derdin ızdırabını yüreklerinde duyuyor ve bu dert yüzünden sanki hayata küsüyorlardı... Başlık, siyah bir bulut gibi köyün âfâkını sarmış halkın arasına fitne ve fesat yağmurları döküyordu. Aslında tek tek sorulsa, köyden hiçbir fert bu hastalığı müdafaa etmez, herkes aleyhinde, diline geleni söylemekten çekinmezdi. Buna rağmen "âdet işte" deyip, vazgeçemezlerdi.
Köy delikanlılarının ruh çatıları alevler içinde yanıyordu. Hele fakir ailelere mensub gençlerin ruhu isyan ediyor, hepsinin yüz hatları lisanen "kahrolsun bu âdet" diye haykırıyordu.
Köy öğretmeni, bunun doğru olmadığını her fırsatta anlatıyordu ama, dinleyen kim... Sanki bu hastalık, kendi aleyhinde konuşulduğunu hissediyormuşcasına, gittikçe şifasız bir ur haline gelmeye çalışıyordu.
Birgün köye genç bir delikanlı geldi... Mütevazı, ha- lim-selim bir görünüşe sahip olan bu genç, Imam-Hatip Okulunu bitirmiş ve Cökcebağ Köyü’ne imam olarak tayin edilmişti. Halkın yaşayışını anlıyabilmek için, köy meydanında bulunan kahveye girdi... İçeride hepsi de delikanlı olan yirmi yirmibeş kişi vardı. Kapının önünde durdu, duvara yazılmış, bir yazı dikkatini çekmişti, heyecanla okudu:
"Başlık; kış soğuğunda erittin bizi,
Başlık; ruhumuzdaki şeytanın ayak izi" diye, düzgün olmayan harflerle yazılmış bir beyitti, ama içinde güzel bir mana taşıdığı belliydi. Köy gençlerinin konuşmalarına kulak misafiri olabilmek için bir köşeye oturdu. Yandaki masada üç genç sohbet ediyorlardı, durumuna bakılırsa yirmbeş yaşını çoktan aşmış, karayağız bir delikanlı, dertli dertli sigarasından bir nefes çekti ve,
- Asabım çok bozuk Ali, dedi...
Karşısında oturan delikanlı niye dercesine başını salladı, halinden dertli olduğu anlaşılan delikanlı devamla;
- Gazi Mehmet’lerin kızını istetmiştim... onbeş bin lira başlık istemişler, gönül diyor ki, kalk git, al kaçır şu kızı... görsünler onbeş bin lira nasıl istenirmiş...
- Genç imam, karşısında bir ızdırap sütununu andıran genci daha fazla dinleme cesaretini gösteremedi, yerin
den kalktı ve orayı terketti... Fakat o birkaç cümlelik söz, ruhunda ızdırap çizgileri meydana getirmişti. Bu ızdırap çizgileri onu düşünmeye şevketmiş, başını iki elinin arasına alıp limon misali sıkmasına sebep olmuştu.
Nihayet günlerden cuma idi. Çiftini, çubuğunu bırakan herkes camiye gelmişti. Genç imam mihraptan, yaşından beklenmeyecek ber olgunlukla konuşmaya başladı.
"Sizleri derin bir eleme sevkeden ve sizi birbirinize düşüren bu başlık hastalığının geçmişi çok karanlıktır. Bundan dört bin yıl evvel, insanlar Allah’ı tanımazken böyle bir âdete sahiptiler. Bu âdeti Sümerler’de, Hititler’de ve Şaman dinine mensup eski Türkler’de görüyoruz. Onlar ki güneşe ve aya taparlardı. Onlar ki kendi elleriyle yaptıkları putları, kendilerine ilâh yaparlardı. Ya siz Allah ve Rasu- lüne inandığını iddia eden insanlar, Resulüllahın "Cahiliye devrine ait bütün âdetleri çiğniyorum" dediğini ne çabuk unuttunuz. Eğer Allah ve Rasulüne bütün kalbinizle inanıyorsanız, bu hastalığı mutlaka ortadan kaldırmanız lâzımdır. İnanan insan itaate mecburdur. Eğer inanmıyorsanız, bu mülk Allah’ındır, onun mülkünde yaşamayınız..."
İmamın konuşmasını korkunç bir ses kesti,
-Allah’tan korkun cemaati...
Bu seda, kubbede yankılar meydana getirdi. Bağıran ise deli Yusuf diye anılan delikanlının babası olan bir köylüydü. Bu ses onun ağzından çıkmıştı ama, cemaatta bulunanların beyninde de aynı düşünce mevcuddu. İmamın bu sözleri gerekli tesiri gösterdi.
Çünkü hepsi inanan insanlardı ama, meselenin iç yüzünü bilmiyorlardı... Onlara kimse bu hakikati anlatmamıştı ki.. Ne yapsınlar. İmam konuşmasını bitirdi ve herkes huşu içinde kendilerine düşen vazifeyi yaptı.
Köy delikanlıları, bu korkunç hastalığın artık tedavi edildiğini görünce çok sevindiler ve imama "seni Allah gönderdi, sen olmasan halimiz perişandı, senden Allah razı olsun" diyerek teşekkürlerini sundular.
içlerinde en çok sevinen ise, idealist bir öğretmen olan Hüseyin bey’di. imamı her gördüğünde, ona saygı gösteriyor ve "Selâmün aleyküm ya ruh doktoru" diyordu.
Artık Göçebağ Köyü’nün bacalarında duman dimdik çıkıyor, herkes imamın lâtif konuşmalarından hissedar oluyordu. Köye yeni bir huzur gelmiş, korkudan sararan, benizlerin yerini, tebessüm eden çehreler almıştı.